Amsterdam’ın Özgürlükler Şehri Olmasının Sebebi, Sandığınızdan Çok Başka

Dünyanın en mutlu insanlarının ikamet ettiği harikalar diyarı, uyuşturucu ve s*ksin alıştığımızın dışında konumlandığı özgürlükler şehri Amsterdam.

Peki Amsterdam’ın “Özgürlükler Şehri” olmasının sebebi yalnızca bunlar mı gerçekten? Hayır, çok daha fazlası var. Bu bir Amsterdam’a övgü yazısı evet, ama bildiğiniz türden değil.

Gezgin Dünyası ajansının, KLM ve Turna Travel’ın işbirliği ile organize ettiği Amsterdam etkinliğine Mynet Seyahat adına katıldım ve bildiğimden çok farklı bir Amsterdam’la tanıştım.

Avrupa’nın en orijinal turistik şehirlerinden biri olan Amsterdam, içine girdiğiniz an onlarca kez duyduğunuz klişeyi doğruluyor ve bir masal şehrinde olduğunuzu hissettiriyor. Kendine özgü mimarisi, köprü ve kanallarıyla alıştığınız gerçekliğin dışında, ütopik bir yerde olduğunuza iyiden iyiye inanmaya başlıyorsunuz.

Kendinizi şehrin ritmine kaptırmakta zorlanıyorsunuz önce. Bir an önce içine girip keşfetmek, hepsi birbirine benzeyen sokaklarda kaybolma isteğiyle yanıp tutuşuyorsunuz. Sokaklarında kaybolurken hissetmeye başladığınız aitlik duygusu sizi şaşırtırken, kendinizi mükemmel bir tablonun içine yerleştirilmiş ayrı bir obje gibi görmekten alamıyorsunuz.

Şehrin merkezinden biraz uzaklaşıp kanalların etrafında dolaşmaya başladığınızda yeni edindiğiniz arkadaşınızın odasına ilk kez girişiniz gibi, daha derin bir tanışma yaşıyorsunuz Amsterdam’la. Sistematik bir sessizliğin içine düşüyorsunuz.

Araba değil, pedal sesleri var yalnızca. Şık giyimli insanların kolunun altında laptopla sürdüğü bisikletin, topuklu ayakkabıların çevirdiği pedalların sesi. İşin garibi gün içinde sokaklar kalabalıklaştığında da aynı sessizlik hakim şehre.

Kanallar arasında yürürken kenardaki perdesiz evlerin içine bakıyor ve huzura bir kez daha şahit oluyorsunuz. Mutlu ve huzurlu ve özgür insanlar yaşıyor bu şehirde. İnsan olma, insanca yaşama hak ve özgürlüğüne sahip insanlar.

şe giderken hayatlarından nefret etmiyor, keyifle çeviriyorlar pedallarını. Gün erken başlıyor ama kalabalığın arasında sıkışarak değil, geniş sokaklarda sistemli bir şekilde bisiklet süren sessiz bir kalabalığın arasında.

İnsanların birbirine saygısını ve tramvaya binerken, marketten bir şey alırken, selam verirken söze girdiği mutlu merhabalarını hayranlıkla izliyorsunuz. Siz de saygıyla ayak uydurmaya çalışıyorsunuz bu düzene. Bisikletlinin de bir yola hakkı olduğunu düşünen sosyal devletin bisikletliler için yaptığı yolda bir yaya olarak var olmamanız gerektiğini öğreniyorsunuz mesela. Amsterdammerların gerçek özgürlüklerine şahit oluyorsunuz aslında.

Şehirlerin hengamesini yaratan şey kalabalıktan çok arabalarmış aslında.

Merkezde yer alan Central Station’ın etrafındaki büyük kanallar, şehre küçük bir labirent havası veriyor. Birbirine benzeyen sokaklar içinde kaybolacağınızı sanıyorsunuz her an, ancak şehrin yapısını anlamanız, merkez çevresinde bir iki tur atmanıza bakıyor.

Üç buçuk milyon insanın yaşadığı bu kozmopolit şehirde her milletten insanla karşılaşıyorsunuz. Tüm bu insanlar, çok sevdikleri şehirlerine özen göstererek yaşıyorlar. Şehri kullanırken herkes düzenli.

Arabalar hayatlarında olmadığından etraf daha sakin ve sessiz. Meğerse şehirlerin hengamesini yaratan şey kalabalıktan çok arabalarmış diye düşünüyor insan. Arabaların olduğu yerde gezmek, dinozorların olduğu bir yere gitmek gibi. Sana zarar verebilecek saldırgan yaratıklar var dışarıda. Yaya olarak korkmanızı gerekentiren şeyler.

Buna yaşadıkça alışıyor, korkmuyoruz ama ortada alışmanız gereken bir şey olması, özgürlüğünüzün kısıtlandığının en büyük göstergesi değil mi zaten? İnsanca yaşanabilecek bir şehir böyle olmalıymış demek ki. Binaların ve araçların değil, insanın egemen olduğu bir alan.

Burada kimse kimseye hizmet etmiyor, herkes her şeyden önce kendine, sonra topluma hizmet ediyor.

İnsanların özgürlüğü en çok özgüvenlerinden anlaşılıyor aslında. Snob bir özgüven değil bu. Gelecek korkusuna sahip olmamanın, insana değer verilen özgür bir toplumda yaşamanın verdiği özgüven. Günlük hayatında bu problemlere yer olmayan bir toplumda yaşayan bireyler de mutlu ve uyum içinde haliyle.

İnsanlar sevecen ve anlayışlı olduğu kadar birbirinin alanına, hayatına karşı saygılı. Tramvaya binmek için sıra beklerken, şehrin en kalabalık yerinde bile itişme olmuyor, sıra kendiliğinden oluşuyor. Karşılaştırma yapmadan duramıyorsunuz elbette. Kalabalığın kaosla bir ilgisi var bizde, oysa öyle olmak zorunda değilmiş.

Bir pub’a ya da coffee shop’a gittiğinizde garson size hizmetçilik yapmıyor, sadece mutlu olduğu işini yapıyor.

Burada kimse kimseye hizmet etmiyor, herkes her şeyden önce kendine, sonra topluma hizmet ediyor. Ama buradaki topluma hizmet sisteme para kazandırmaya yönelik değil, birlikte sorunsuz ve özgürce yaşamaya hizmet.

Bu sorunsuz hayatın kenevirden geldiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. (Kabul ediyoruz, kenevirin insan üzerinde böyle bir etkisi var ama konumuz bu değil.) Belki şaşıracaksınız ama Amsterdam’da yaşayanların sadece %40’ı kenevir tüketiyor.

Kenevir dışında, “uyuşturucu” dediğimiz şeylerin sokaklarda satışına sıkça rastalasanız dahi bunlar illegal. Ancak devlet yine de bunlar yüzünden zor duruma düşmüş, yardıma ihtiyacı olan bireyler için sokaklara acil yardım butonu koymuş. Her ne kadar illegal bir şey yapmış olsanız da, burada insan hayatı değerli.

Burada politika cezalandırmak değil, iyileştirmek. Hollanda’nın hapishanelerinin boş olması da bunu açıklamıyor mu zaten? Aynı boş hapishaneler yine bir iyileştirme için kullanılıyor ve mültecilere ev olarak servis ediliyor. Mülteciler yeni evlerinde Hollandaca konuşmayı ve bisiklete binmeyi öğreniyor, sağlık hizmetleri ve insani ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor. Ve pek tabii çadırkentlerde, prefabrik kamplarda yaşamak yerine, temiz ve sıcak binaları evleri belliyor mülteciler.

Hollanda, boş cezaevlerini mültecilere ev olarak servis ediyor

Bu şehirde aile olmak ve sosyalleşmek bir burjuva alışkanlığı değil.

Bir turist olarak Amsterdam’a gider gitmez bisiklet kiralayıp şehir merkezinde ilginç yerler keşfetmek, şehri tanımanın en iyi yolu.

Mutlu ve huzurlu insanlara şaşırırken küçük sokaklarda gizlenmiş çok sayıda irili ufaklı ilginç dükkan ve cafe keşfedeceksiniz. Bisiklet kiralamışken pedal çevirmeye devam edip dünya üzerinde görebileceğiniz en huzurlu yerlerden biri olan Vondel Park‘a gitmezseniz ayıp olur.

Sokaklar arasında dolaşırken, Vondel Park’ın yemyeşil çimenlerinin üzerinde kollarınızı açmış uzanırken şehirde akan hayatı kendi hayatınızla karşılaştırmamak neredeyse imkansız.

İşsizlik ve suç oranının düşük olmasını bir kenara koyalım, bu şehirde parası olmayan bir aile bile mutlu yaşayabilir. Çocuğuna iyi eğitim verebilir, güvenli sokaklarda, güvendiği insanlar arasında gönül rahatlığıyla büyütebilir.

Bir şehirde aile olarak sosyalleşmek Türkiye’de yeterince şey ifade etmiyorken burada iş çıkışı ailece bir yerlerde yemek yemek, haftasonu parka gidip piknik yapmak, kaliteli vakit geçirmek çok da zor değil. İşinden çıkan insan trafik ve kalabalık yüzünden yorgun düşüp mutsuz olmadan arkadaşıyla bir cafe ya da pub’da bir şeyler içip sosyalleşebiliyor çünkü bunları yapmak ne enerji tüketiyor ne de cep yakıyor.

3.5 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın kültür zengini.

Bilinen Rijks Museum, Van Gogh Museum ve Anne Frank House’a gidip gitmemek size kalmış ancak Amsterdam kültür sanat açısından Avrupa’nın en zengin şehirlerinden biri, buna tanıklık etmek isterseniz buralar aklınızda olsun.

Ayrıca büyüleyici opera binasında, dünya tarihinin en ünlü eserlerini ustaca sahneye alınırken izleyebilir, tiyatroya ve her sokağa serpiştirilmiş sayısız galeriye gidebilirsiniz. Sokaklarda gezerken burada büyüyen bir çocuğun estetik algısındaki gelişimi düşündükçe Avrupa’nın kültür sanatta dünyaya nasıl fark attığını daha iyi anlayacaksınız.

Amsterdam son yılların en çok göç alan şehirlerinden biri olunca, mutfak kültürü de bu yönde gelişiyor. Sabah mis gibi Hollanda waffle’ının ve Fransız kruvasanlarının kokusu sokakları kaplıyor önce.

Öğlene doğru bol baharatlı Thai yemeklerinin kokusu burnunuzdayken elinize alıp gezmeye devam edebileceğiniz Çin yemekleri göz kırpıyor, çiğ yenen taze ringa balığı sizi çağırıyor. Akşama doğru inanılmaz bifteklerin satıldığı Arjantin restoranları tıka basa dolarken, gece yarısı acıkan insanların ellerinde külah içinde soslu patatesleri görmeye başlıyorsunuz.

Hollanda’da gelişmek demek refah demek, insanın özgürlüğü demek.

Amsterdam’ın özgürlüğü coffe shop’lardan ve Red Light District’ten ibaret değil dediysek, bu bir coffee shop’a gidip keyfinize bakmayacağınız anlamına gelmiyor. Şehir küçük, Red Light District’ten defalarca geçeceksiniz ama gece de bir görün.

Her ikisini de gezdiğinizde, bugüne kadar sahip olduğunuz, kenevir ve s*ksin zararlı olduğu düşüncesini bir kez daha sorguluyorsunuz bu şehirde. Çünkü burada insana verilen değer hem s*ks işçilerini, hem uyuşturucu kullananları, hem de devletin denetimi altındaki satıcıları aynı anda koruyabiliyor ve sonuç ahlaki çöküntü ya da kaos olmuyor!

İçinde olduğumuz koşullar zamanla özgürlük algımızı değiştiriyor evet. Ama bu şehre gittiğinizde özgürlüğün insana verilen değer olduğunu hatırlıyorsunuz yeniden. Bizim için gelişme ve ekonomik büyüme sanayileşmeyle bağlantılıyken Hollanda’da gelişmek demek refah demek, insanın özgürlüğü demek.

Amsterdam s*ks, uyuşturucu ve gece hayatından ibaret bir yer değil. Bence bu, bu güzel şehre yapılabilecek en büyük haksızlık olurdu.

kaynak: mynet.com