Dindarların “Tanrı” dediği şey karanlık enerji mi? – biliyomuydun.com

Dindarların “Tanrı” dediği şey karanlık enerji mi?

Yaşam 1 Mayıs, 23:06'de eklendi

Bir de Karanlık Enerji vardır ki, enteresan şekilde dindarlar bu iki ”karanlık şeyi” Tanrı olarak adlandırmaya çalışırlar, karanlık enerji, gözle göremediğimiz bir başka fenomendir ve evrendeki her şeyin itici gücünü oluşturur,

CERN’de sürdürülmekte olan Hadron Çarpıştırıcısı deneylerinin günümüze kadar gerçekleşen çalışmalarında elde edilen sonuçların tüm dünya ile internet üzerinden paylaşıldığı şu günlerde istedik ki Odatv okuru için biz de evreni oluşturan fenomenleri ve yasaları anlatalım. Evren nasıl oluştu, nasıl işlemektedir, en merak edilen göksel fenomenler nelerdir ? Soruların yanıtlarını yazımızda bulacaksınız.

İçerisinde bulunduğumuz evren sonsuz büyüklüktedir, sonsuz olması iki sebeple açıklanabilir; O denli büyüktür ki insan aklının alabilmesinin mümkünatı olmayan bu devasa yapı bizler için sonsuz olarak tanımlanabilecek niteliktedir. Aynı zamanda sürekli büyümekte olan ve hatta büyümesi an be an hızlanan bir yapının sonu olduğunu söylemek mümkün değildir.

Evrenimizin neden ve nasıl ortaya çıktığı hakkında henüz kesin bilgilere sahip değiliz, bununla birlikte nedenlerini anlayamasak da nasıl sorusunun yanıtına ulaşmak günden güne daha fazla netleşen bir konudur. ‘Nasıl?’ sorusunun şimdilik en güçlü yanıtı ”Big Bang”, yani Büyük Patlama olgusu ile yapılan açıklamadır. Büyük Patlama güçlü bir olasılıktır, zira evrende bulunan her şey hızla birbirlerinden uzaklaşmaktadır, bu durum bize bir noktadan dışarıya doğru saçıldıklarını düşünmek için yeterli bir sebep olarak görünmektedir. Evrende bulunan her şeyin birbirlerinden uzaklaştıklarını ilk defa keşfeden kişi, Edwin Hubble’dır. Kendisi aynı zamanda o güne kadar sanıldığının aksine, evrenin Samanyolu Galaksisi’nden ibaret olmadığını keşfeden kişidir. Hubble, bizden uzaklaşan galaksilerin ışıklarının kırmızıya, bize yaklaşan pek azının ışık renginin ise maviye kaydığını keşfeden kişidir.

Evreni yaratan şey nedir? Bu belki de asla yanıtlanamayacak bir soru olabilir, fakat bu konuda bazı fikirler bulunmaktadır, evren muhtemelen kendisi gibi başka evrenlerin varoldukları bir başka yapının içerisinde bulunmaktadır. Bu evrenlerin birbirleri ile çarpışmaları sonucunda ortaya çıkan enerji, normalde içeriği boş olan bir ”kesenin” enerji ile dolmasına ve hızla genleşerek mevcut evren formunu almasına sebep olabilir, ya da yuttuğu cisimlerin enerjilerini nihayet geri püskürten bir karadelik sayesinde evren ortaya çıkmış olabilir, bu soru yanıtsız kalabilecekse de bu durumun bizim için bir zararı olmayacaktır.

Evrende gördüğümüz kadarıyla bir şey bir kez oluyorsa mutlaka ikinci kez de olabilmektedir. O halde evrenin tek olduğunu düşünmek de anlamsızlaşır, eğer bir evren oluşabilmiş ise, o halde başka evrenlerin de oluşması kuvvetle muhtemeldir. Peki, o halde neden öteki evrenleri göremiyoruz? Çünkü, bizim evrenimize o denli uzak olabilirler ki, ışıkları henüz bize ulaşmamıştır, bu durum ışıklarının asla bize ulaşmayacağı manasına gelmese de, o gün geldiğinde biz hayatta olur muyuz, insanlık devam ediyor olur mu söylemek zor.

Evrenin yaşı hakkında farklı görüşler bulunmaktaysa da bunlar yapılan gözlemler sonucunda 13.5 – 14 milyar yıl arasında değişen tahminlerdir, daha fazlasını ya da eksiğini söyleyen bilim insanı pek çıkmaz. Her ne kadar insanlığın en eski ataları 7-8 milyon yıl öncesine kadar görülebilse de, bizim türümüz olan Homo Sapiens son 250 bin yıldır varlığını sürdürmektedir. Evrenin tarihi ile karşılaştırıldığı zaman ne kadar küçük bir zaman diliminde var olduğumuz daha kolay anlaşılabilir. Bilim insanları bu durumu açıklamak için, ”evrenin şimdiye kadar var olan tarihini 24 saate sığdırsaydık insan gece 23:59:59’da ortaya çıkmıştır, yani bir saniyedir burada bulunmaktadır” açıklamasını yaparlar.

Evrende mesafeler kilometre ya da mil hesabı ile açıklanamaz, bu sebeple bildiğimiz en hızlı şey olan ışığın bir yılda aldığı mesafe ile açıklanan bir ölçü birimi üretilmiştir. Işığı oluşturan fotonların bir kütleleri olmadığından evrende en hızlı hareket edebilen parçacık olma özelliğini korurlar ve boşluktaki hızları saniyede 299.792.458 metre’dir. Sayının bu şekilde yazılması sizi yanıltmasın, asıl rakam yuvarlak hesapla saniyede 300.000 km’dir.

Işık dahi evrenin içerisinde hareket ederken bütünüyle düz bir doğrultuda ilerleyemez, Einstein’ın söylediği gibi evren, ”tümseklerden ve çukurlardan” oluşur. Evren bütünüyle boşluk olarak görülmemelidir, evrenin kendisi bir cisim olarak algılanmalıdır. Bu şeffaf ve hafif cismin içerisine başka cisimler bıraktığımızda (yıldızlar, gezegenler ve diğerleri), bu cisimler evrende çukurlar oluştururlar, ışık fotonu kadar hızlı parçacıklar dahi bu çukurların içerisinden geçerken yönünü değiştirmekte, çukurdan çıktığında eski doğrultusuna geri dönmektedir.

Işığın hızı dahi evrenin büyüklüğü karşısında aciz kaldığından, kafanızı gökyüzüne çevirdiğinizde yanıp sönmekte olduğunu gördüğünüz yıldızların yüzbinlerce ve hatta milyonlarca yıl önceki hallerini görmektesinizdir. Kısacası, gökyüzünde ne denli uzağa bakacak olursanız, zamanda o denli eskiye gidersiniz. Yeni geliştirilen uzay teleskopları sayesinde bilim insanları evrenin oluşumundan çok kısa bir süre sonra ortaya çıkan ilkel galaksileri gözlemlemeyi başarmışlardır.

SANİYENİN MİLYONDA BİRİ KADAR BİR ZAMANDA…

Evren ilk ortaya çıktığında ufak bir noktadan başlayarak yayılan bir patlama ile oluştu diye biliriz, fakat bu sizi yanıltmasın, patlama o denli hızlı bir şekilde gerçekleşmiş ve nano saniyeler içerisinde yayılmıştır ki, eğer o an’ı izleme şansınız olsaydı bir anda her yeri kaplayan güçlü ve kör edici, yok edici bir ışık selinin her yeri kapladığını görürdünüz. Bu sebeple Büyük Patlama’nın merkezi şurasıdır diyebileceğimiz bir durum bulunmamaktadır, o aynı anda her yerde gerçekleşmiştir. Büyük patlama yaklaşık olarak saniyenin milyonda biri kadar bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.

Büyük Patlama gerçekleştiğinde evrenin ısısı çok yüksektir, bu durum parçacıkların ortaya çıkarak bir form kazanmasının önünde engeldir, hiç bir şey o ısıya karşı koyarak bir form oluşturamaz, tüm evren saf bir enerji ile çalkalanmaktadır. Bu durumu gözünüzde içeriğinde hiç bir leke olmayan saf bir beyazlık olarak canlandırabilirsiniz. Aslında buna patlama demek de yanlıştır, zira patlama infilak etme eyleminin neticesinde ortaya çıkan ses ile alakalı bir tanımdır, halbuki tüm evreni oluşturan bu hareket uzayın yapısı gereği en ufak bir çıtırtı dahi duyulamamasına sebep verir. Yani Büyük Patlama bütünüyle sessizlik içerisinde gerçekleşmiştir.

Büyük Patlama’nın hızlı yayılışı zaman içerisinde ortaya çıkan ısının düşmesine sebep olmuş, ısı düştükçe az sayıda elementin oluşabileceği ortam mümkün olmuştur, buna rağmen patlama sonrasında daha ziyade yıldızların oluşmasını sağlayan Hidrojen, Helyum gibi elementler oluşabilmiştir, bilindiği üzere bunlar en hafif elementlerdir, daha ağır elementlerin ortaya çıkabilmesi için milyarlarca yıl geçmesi ve çok özel bazı şartların gerçekleşmesi gerekecektir. Altın gibi ağır elementlerin ortaya çıkması çok daha geç bir dönemde, günümüzden 4.5 milyar yıl önce mümkün olmuştur, zira güneşimiz dahi altın elementi üretemez, bu tip ağır elementlerin oluşmaları için güneşin çekirdeğinden daha sıcak, daha ağır basınç oluşturabilecek yapılar gerekmektedir.

Evren ortaya çıktıktan sonra, ısı düştüğünde ortada görebileceğimiz yegane şey gazlardan oluşan bulutsu galaksi formlarıdır. Ne yıldızlar, ne gezegenler ne de karadelikler yoktur. Hidrojen atomları birleşerek helyum elementini oluşturmaya başladığı zaman bunlar bir araya kümelenerek devasa yıldızlar oluşturmaya başlarlar. Bu yıldızlar akıl almaz büyüklüktedirler fakat her dev yıldız gibi ömürleri kısadır, çünkü kütle arttıkça tüketeceği yakıt miktarı da artmaktadır. Bu yıldızlar bir kaç bin ile bir kaç milyon yıl arasında ömüre sahiptirler ve ömürlerinin sonuna geldiklerinde ya içe çökerek karadelik oluştururlar, ya da süpernova’ya dönüşerek yeni ve daha küçük yıldızların oluşmasına vesile olurlar. Dev bir yıldız ömrünün sonuna gelip de süpernova’ya dönüştüğünde yüzlerce hatta binlerce yeni yıldızın oluşmasını sağlayabilecekleri şekilde ihtiva ettikleri materyali dışarı püskürtürler. Ortaya çıkan toz ve gazın içerisinde yeni yıldızlar ve o yıldızların çevrelerinde gezegenler oluşacaktır.

Yıldızlar ortaya çıkmaktadırlar ve kümelenerek gökadalar ve hatta galaksiler oluşturabilmekteyseler de, milyarlarca yıl boyunca bu yıldızların çevrelerinde oluşabilen gezegenler ancak Jüpiter gibi gaz devleri olabilmiştir. Bizimki gibi kayalık gezegenlerin ortaya çıkmasına sebep olan daha ağır elementler, -demir, silisyum, altın gibi elementler- evrenin geç bir döneminde, son 4.5 – 5 milyar yıllık sürecinde oluşmuş ve yaygınlaşmışlardır. Bu ağır elementler ancak Nötron Yıldızı adı verilen bir çeşit fenomen ya da istisnasi durumlarda görülebilen bazı süpernova’lar sayesinde oluşabilmektedirler.

Nötron Yıldızı, dev bir yıldızın patlaması ve ardından içe çökmesi sonucu oluşurlar, devasa bir yıldızı 10km çapına kadar sıkıştığı düşünülürse, yoğunluğun ne boyutta olacağı tahmin edilebilir. Bir çay kaşığı ölçüsünde nötron yıldızı parçası 1 milyar ton ağırlığa denk gelecektir. Nadir şekilde görülen bir olay iki nötron yıldızının çarpışmasıdır ki, işte bu tip bir çarpışma altın, demir vb gibi ağır elementlerin oluşmasına neden olacaktır. Bu ağır elementler oluşmadığı sürece de kayalık gezegenler oluşamazlar. Dünyada bulunan demir ve altının çoğu çekirdeğinde bulunmaktadır.

CANLILAR NE ZAMAN ORTAYA ÇIKTI

Şimdi bu noktada şöyle düşünebiliriz, gezegenimiz 4.5 milyar yaşındaysa ve kayalık gezegenlerin oluşmasına neden olan elementler de son 4.5 milyar yıldır evrende bulunuyorlarsa, o halde bizler, yani tüm dünyaya gelmiş geçmiş canlılar bu evrenin ilk jenerasyonları olabiliriz. Evren 13.7 milyar yaşında olabilir fakat bu sürenin tamamı canlı yaşamı için uygun şartları sağlamıyordu, elbette çok farklı formlarda farklı canlılar olabilir diye düşünebilirsiniz, ancak bir canlının kemik sistemine sahip olabilmesini sağlayacak, karbon bazlı fiziksel yapılara bürünmelerini mümkün hale getirecek nitelikler bizim gezegenimizin ortaya çıkış tarihi ile benzer dönemlerde olduysa, o halde evrenin herhangi bir köşesindeki canlı formlar ile bizler, yani dünya canlıları ortalama aynı kozmik yaşlara sahip olmalıyız.

Yıldızların ve gezegenlerin ortaya çıkmalarına neden olan kuvvet ne idi? İşte bu evrenin en mühim yasasıdır, Gravity. Yerçekimi yerine gravity sözcüğünü bilinçli şekilde tercih ediyorum, zira yerçekimi olarak dilimizde bulunan sözcük hiç bir şekilde bu kozmik yasayı ifade edememektedir. Gravity sözcüğü Latince gravis, yani ”ağırlık” sözcüğünden türetilmiştir, dilimizde kütleçekim ifadesi daha uygun olsa da, bu tanım da gravity’i tam manası ile ifade edemez. Nedir peki bu gravity?

Bir cisim kütlesi oranında uzayda üç boyutlu bir çukur oluşturmaktadır, bu çukurun içerisine giren öteki tüm cisimler çukuru oluşturan merkezdeki kütleye doğru oluşan eğimin içerisinde düşme haline girmek zorunda kalırlar, eğer bu çukura giren cismin hızı yeterli ise çukurdan çıkmayı başarır, misal bir asteroid dünyanın yörüngesine, yani uzayda açtığı çukura girecek olursa dünyaya doğru düşmeye başlar, ancak hızı yeterli ise dünya ile çarpışmadan yoluna devam ederek çukurdan geri çıkabilir, bazen hızı ortada bir dengede kalır ve çukurdan kaçamaz, ancak dünyaya da çarpmaz, böylelikle dünya yörüngesine girmiş şekilde o çukurun içerisinde dönüp durur. Ay, dünyanın uzayda oluşturduğu çukurda dönmektedir, dünya ise öteki gezegenler ile birlikte Güneş tarafından uzayda oluşturulan çukurda hapsolmuşlardır. Gezegenleri güneşe çarpmaktan koruyan şey yine yörünge hızlarıdır, bu hızı koruyamasalar başlarına gelecek şey güneşe düşmekten başka bir şey değildir.

Eğer bu çukurlar yeterince derin ise, ışık dahi içerisine girdiğinde yönünde sapma gözlenecektir, ancak ışığın hızı o kadar yüksektir ki nihayetinde mutlaka çukurdan çıkacaktır, elbette bu kaideyi bozan bir unsur bulunur, karadelikler.

Güneşimizden yüzlerce, hatta binlerce kat büyük yıldızlar ömürlerinin sonuna geldiklerinde dışa patlamak yerine kendi kütleçekim kuvvetleri altında ezilerek içe çökerler, yani Gravity’si o denli yüksektir ki, yıldızın gücü dışarı patlamaya yeterli gelmez, içe çöken yıldız sıkışır, küçülür, büzülür ve çok küçük bir noktaya aşırı yüksek bir basınç uygulamaya başlar, bu durum uzayın normalin üzerinde bir şekilde bükülmesine ve çukurlaşmasına sebep olur. Bu çukur o denli derin ve dik olur ki, içerisine ışık dahi girse kaçıp kurtulamaz ve çukurun merkezine doğru düşmek zorunda kalır. Karadeliklerin merkezinde kendi ışığını dışarı yayamayan kendi içine çökmüş bir cüce yıldız bulunur. Işığını dışarı yayamaz çünkü uzayda oluşturduğu çukur fazla derin ve diktir, işte bu sebeple biz karadeliğin merkezindeki yıldızı göremeyiz.

Karadelikler üzerinde yapılan çalışmalar zaman içerisinde bu fenomen hakkındaki bilgilerimizi değişime uğratmıştır, Einstein teorik olarak karadeliklerin mümkün olabileceğini söylese de, olmamalarını dilemişti, zira olmaları durumunda fizik kuralları alt üst oluyordu, nasıl olur da bir şey ışığı içerisine hapsedebilecek denli derin bir çukur oluşturabilir? Bu sorunun üstesinden gelmek istemiyordu fakat ilerleyen zaman diliminde karadeliklerin varlıkları inkar edilemeyecek şekilde ispat olundu. Karadelikleri göremiyorduk fakat çevrelerinde dönmekte olan yıldızları tespit ettiğimizde yıldızların anormal hareketlerinden gözle görünemeyen bir şeyin çevresinde dönmekte olduklarını anlıyorduk.

HAWKİNG VE KARADELİKLER

Karadeliklere giren hiç bir şey geri çıkamaz sanılıyordu, Stephen Hawking önce bunun imkansız olduğunu söylemiş, ancak zamanla fikrini değiştirmiş ve karadelikten kaçabilecek bir şeyler olabileceği fikrini ortaya atmıştı ki bu fikir sonradan ispat edildi, literatüre Hawking Işıması olarak geçen bir fenomen gözlendi, karadelikler radyasyon yayıyorlardı. Bu durumu şu şekilde özetleyebiliriz, ufak bir kap alıyoruz ve bir yangın hortumu ile bu kap’a su doldurmaya çalışıyoruz, elbette suyun büyük bir kesimi kabın dışına sıçrayacaktır, karadelikler bazen o kadar fazla madde yutarlar ki, zamanla bir kısmını dışarı püskürtmek zorunda kalırlar, elbette karadeliğe giren her ne olursa olsun saf enerjiye dönüşmek zorunda kalacağı bir basınca maruz kalarak dışarı püskürse de eski formundan eser kalmamıştır.

Hawking önceleri karadeliklerin evrenin dışına açılabilen kapılar olabileceğini söylese de zamanla bu fikirden uzaklaşmış ve bunun mümkün olamayacağını söylemiştir, lakin yakın zamanda bu fikrine geri dönmüş ve karadeliklerin yuttukları enerjiyi evrenin dışına ve hatta başka bir evrenin içerisinde püskürten kapılar olabileceklerini söylemeye geri dönmüştür.

Karadelikler evrenin en önemli fenomenlerinden birisidir ve hatta galaksilerin merkezlerinde devasa karadelikler olduğu tespit edilmiştir. Samanyolu galaksimizin merkezinde de bunlardan bir tane bulunmaktadır ve hızla bize doğru yaklaşmakta olan Andromeda Galaksisi ile ”çarpıştığımızda” her iki galaksinin merkezlerinde bulunan karadelikler birleşerek daha büyük bir karadelik oluşturacaklardır. Burada çarpışma sözcüğünü bilerek tırnak içerisine aldım, zira galaksiler çarpıştıklarında aslında içlerindeki hiç bir cisim birbirleri ile çarpışmamaktadır. Sadece iki galaksi çılgın bir dans ile birbirlerine girer ve ortam dinginleşene kadar her ikisi de ihtiva ettikleri yıldızların bir kısmını bu çılgın hareketleri sayesinde dış uzaya fırlatmaktadırlar. Bizim yıldızımız Samanyolu’nun dış kollarından birinde önemsiz bir konumda olduğu için, muhtemelen o gün geldiğinde (milyarlarca yıl sonra) yıldızımız ve gezegenimiz halen hayattalarsa sistemin dışına doğru fırlamak zorunda kalacaklardır. Samanyolu’nun görece hızı saniyede 522 km’dir, ancak evren gibi devasa bir yapı içerisinde bu hız dahi lafı edilemez bir yavaşlık olarak tanımlanabilir.

Galaksimiz Samanyolu, evren oluştuktan kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştır, sistem içerisinde gözlenen en yaşlı yıldız 13.2 milyar yaşındadır. O denli büyüktür ki, güneşimiz Samanyolu’nun çevresinde bir turunu 220 milyon yılda tamamlamaktadır. Biz buna Samanyolu demişiz ancak İngilizcede Milky Way, yani Süt Yolu derler, sebebi Yunanlıların gökyüzüne baktıklarında her iki yanına süt dökülmüş karanlık bir yol görmelerinden dolayı ”sütlü, süt gibi” manasına gelen galaxias, ya da süt dairesi manasına gelen kyklos galaktikos terimlerini kullanmalarından gelmektedir. Gerçekten de ışıksız bir ortamda gece kafamızı gökyüzüne çevirip baktığımızda Samanyolu’nun ortasında karanlık ışıksız, yıldızsız bir kısım görürüz. Bu karanlık şeridin sebebi, galaksinin merkezini kaplayan gaz ve tozun ardında bulunan yıldızların ışıklarını engelliyor olmasıdır. Yakın zamana kadar tüm evreni Samanyolu’ndan ibaret sandığımız gibi merkezini de göremiyorduk, ta ki birisi çıkıp da teleskoplara kızılötesi filtre takmayı akıl edene kadar.

Galaksinin merkezine yakın olan yıldızların çevrelerinde gezegenler varsa da bunlarda yaşam olma olasılığı yoktur, en azından o bölgede radyasyon o denli yüksek boyuttadır ki, bildiğimiz anlamda canlı yaşamına izin vermez.

Samanyolu Galaksisi, sayı tam olarak belli olmasa da en az 200 milyar, en fazla 400 milyar yıldız barındırmaktadır. Kaldı ki bu sayı her an değişebilmektedir, büyük bir yıldız süpernova haline gelince yeni yıldızların doğmasına sebep olduğu için sayı asla sabit olamaz. Evrende bizimki gibi en az 250 milyar galaksi bulunduğu düşünülmektedir ve onlar da benzer oranda yıldız barındırmaktadırlar. İzlediğim bir belgeselde bilim insanları diyorlardı ki, evrendeki toplam yıldız sayısı, dünya üzerindeki tüm kumsallardaki kum tanelerinin toplamından çok daha fazladır. Bizim yıldızımızın çevresinde 8 -ya da isteğe göre 9 da diyebiliriz- gezegen bulunduğu düşünülürse ve bu sayı bir ortalama değer olarak alınacak olursa, evrendeki galaksilerde bulunan yıldızların çevrelerindeki gezegen sayısının inanılmaz oranı tahmin edilebilir. Bazı gezegenlerimizin çevrelerinde onlarca uydu gezegencikler bulunduğu düşünülecek olursa -ki bunların bir kısmında yaşam olma olasılığı da bulunmaktadır, evrende bizimki gibi yaşam bulunan trilyonlarca gezegen olma olasılığı vardır.

Yakın zamana kadar bilim insanları bir konuyu anlamakta zorlanıyorlardı, Gravity, yani kütleçekim kuvveti öyle zayıftır ki, bir galaksiyi bir arada bütün halinde tutması imkansızdır, yani düşünün, dünyada bir kaç bin kilometre yukarı çıktığınızda zayıflayan bir güç nasıl olur da koca bir galaksi dolusu yıldızı bir arada tutabilir? İşte güzel bir soru, yapılan tüm bilgisayar simülasyonlarında oluşturulan galaksi formları hızla dağılıyor, bir arada kalamıyorlardı, o halde galaksiyi bir arada tutan bizim göremediğimiz bir güç olmalı. Bu güç yakın zamanda keşfedildi ve gözle görünmeyen Karanlık Madde adlı bir maddenin milyarlarca yıldızı bir arada tuttuğu sonucuna varıldı. Yakın zamanda ise karanlık maddenin yapısı hakkında inkar edilemeyecek ispatlar keşfedilmiştir.

 KARANLIK ENERJİ Mİ, TANRI MI

Bunun dışında bir de Karanlık Enerji vardır ki, enteresan şekilde dindarlar bu iki ”karanlık şeyi” Tanrı olarak adlandırmaya çalışırlar, karanlık enerji, gözle göremediğimiz bir başka fenomendir ve evrendeki her şeyin itici gücünü oluşturur, evrenin sürekli genişlemesinin ardında yatan etkendir. Kütleçekimi de gözle göremeyiz ancak etkisini gözlemlemek sayesinde varlığından inkar edilemeyecek şekilde emin oluruz, Kara Enerji de benzer bir fenomendir.

Evrenin en kafa bulandırıcı fenomeni nedir diye sorulacak olursa ”zaman” yanıtını vermek mümkündür. Zaman gerçekten anlaşılması güç ve göreceli bir kavramdır. Büyük Patlama’dan önce zaman yoktur, evrenin ortaya çıkışı ile zamanın ortaya çıkışı birlikte olmuştur, zaman evren boyunca uzay boşluğunda akmaktadır, evrenin genişlediği ölçüde her yeri kaplar, peki ama zaman neden görecelidir? İşte bu harika bir konudur ve zamanın düşündüğümüz gibi soyut bir kavram olmadığını anlamamızı sağlar.

Uzayın Kütleçekim nedeni ile çukurlardan ve tümseklerden oluştuğunu söylemiştik, işte bu çukurlar ışığın yönünü değiştirebildikleri gibi zamanı da bükebilirler, çukur eğer çok derin ise zaman içerisine girdiğinde daha yavaş akmaya başlayabilir. Bu demek oluyor ki, Jüpiter eğer kütlesi ile doğru orantılı şekilde dünyamızdan daha ağır ise ve dünyamızın uzayda yarattığı çukurdan daha derin bir çukur oluşturuyorsa, o halde bu çukur nedeni ile Jüpüterin çevresinde akan zaman ile dünyanın çevresinde akan zaman arasında bir fark oluşmak zorundadır, hatta cismin kendi çevresinde dönüş hızı ne denli yüksek ise zaman o denli bükülecektir.

IŞIK HIZINA ÇIKINCA ZAMAN DURUR

Evrende zaman ile yarışabilecek bir tek ışık bulunmaktadır, bir cisim, imkansız olsa da ışık hızına çıktığı takdirde zaman da duracaktır ve akmıyor gibi görünecektir, yani şöyle düşünelim; ışık hızına çıkabilen bir uzay aracına binen kişi için zaman durma noktasına gelir, ancak gerisinde bıraktığı dünyada zaman halen akmaktadır, o halde ışık hızına çıktıktan sonra tekrar yavaşlayıp dünyaya geri dönecek olursa, dünyada onlarca hatta yüzlerce ve binlerce yılın geçtiğine tanık olacaktır. Gerisinde bıraktığı bebeği büyümüş ve hatta yaşlanmış olabilir, aradan çağlar geçmiş olabilir, fakat ışık hızına çıkan kişi için aradan sadece bir kaç saat ya da dakika geçmiş gibidir, yaşlanma belirtileri göstermemiştir.

Einstein, ışık hızından daha hızlı ilerleyecek herhangi bir şey için zamanın geriye doğru akacağını söylemiştir, bu daha da kafa karıştırıcı bir meseledir. Bu kavramlar çerçevesinde İnterstellar adlı filmde karadeliğe giren şahıs zamanda ileri geri hareket edebilmeye başlamıştır, çünkü artık hareket hızı ışığın hızından da fazladır.

Anlaşılacağı üzere evren kendi başına bir cisim olarak tanımlanabilir, bu cisim yine kendi içerisinde eğilir, bükülür ve hatta katlanır, işte bu katlanma meselesi bilhassa önemlidir. Çok sayıda bilim insanı katlanma halini özetlemek için basit bir yöntem önermektedirler, bir kağıt alıp her iki ucuna birer nokta koyunuz ve kağıdı katlayarak noktaları birleştiriniz, gördünüz mü kağıttaki iki nokta arasında seyahat etmek için aradaki tüm yolu kat etmemiz gerekmedi, kendi üstüne katlanan evren sayesinde noktalar arasındaki mesafeyi yok denecek kadar kısaltmayı başardık. İşte bu şansı bize tanıyan şey solucan delikleri olarak adlandırılan teorik bir olgudur.

Solucan deliklerinin her an her yerde oluşup yok oldukları düşünülmektedir, fakat gözle görünemeyecek ya da hayatımızı etkileyemeyecek boyutta küçüklerdir, hayatta kalma süreleri ise çok kısadır, saniye dahi sürmez, bu sebeple etkilerinden faydalanamayız. Ancak bir iddiaya göre, eğer güneş büyüklüğünde bir yıldızın çevresini yansıtıcılar ile donatabilseydik ve güneşin enerjisini çekerek bu yansıtıcılar sayesinde uzayın belli bir noktasına odaklayabilseydik, ortaya çıkacak olan şey bir solucan deliği olacaktı ve biz bu solucan deliğini kullanarak evrende çok uzak mesafeleri bir anlık sürelerde, saniyeler içerisinde aşabilecektik. Bu mümkün ya da değil yargısında bulunmak doğru olmaz, ancak bir yıldızın tüm enerjisini bu iş kullanmak gerektiği düşünülecek olursa eğer, masraflı bir iş olduğunu söylemek mümkün.

Yakın geçmişte Einstein ve günümüzde Hawking bize evren ile ilgili daha önce aklımıza dahi gelmeyen bilgiler vermeyi başarmış büyük dahilerdir. Ancak her ikisi de kabul etmektedir ki, bilhassa özel ve genel görelilik teorilerinin arasında bazı boşluklar bulunmaktadır ve bu boşluklar henüz tam manası ile doldurulamamış olsa da Sicim Teorisi adı verilen yeni bir teori, ispatlanması durumunda bu boşlukları kapatmak konusunda iddialıdır. Hawking bilhasa sicim teorisini benimsemiş ve desteklemiştir, bu teoriyi benim burada bütünüyle anlatmama imkan yok, ancak evrenin ufacık birbirine tutunmuş sicimlerden ve 11 ayrı boyuttan oluştuğunu söylemektedir. Kütleçekim konusundaki oluşan kafa karışıklıklarını graviton teorisi ile açıklamaya çalışmaktadır, aslında graviton fikri biraz geriye dönüp baktığımızda Newton’un kütleçekim teorisini andırmaktadır, şöyle ki;

İddiaya göre uzayda oluşan çukurların yanısıra graviton adı verilen özel ve küçük bir takım parçacıklar bulunur ve aslında son derece zayıf olan kütleçekimi bu parçacıklar kuvvetlendirir ve etkili olmasını sağlarlar. Newton da vaktinde kütleçekimi açıklarken kendisine yöneltilen ”cisimler birbirlerini nasıl çekiyorlar?” sorusuna çelişkili yanıtlar vermekteydi, öncelikle cisimlerin görünmez bir ip ile birbirlerine bağlı olduğunu söylese de, bazen ”tanrı öyle istediği için” yanıtını verdiği de bilinir. Graviton fikri ne yazık ki asla ispat edilemeyebilir. Ancak 11 boyutlu evren fikri oldukça parlak bir fikirdir. Biz şimdilik üç boyut artı zamanı da katınca dört boyutlu bir evrenden söz ederken, her boyutta fizik kurallarının değiştiği 11 boyut fikri kuantum fiziğinde oluşan boşlukları da doldurmak için ideal görünmüştür, bu boyutların her birinde fizik kuralları değişkenlik gösterebilir ve evreni oluşturan mekanizmalar farklı işleyecektir görüşü hakimdir.

Evrenin sonu nasıl gelecek? Bu sorunun kesin bir yanıtı olmamakla birlikte bazı öngörüler de yok değildir. Yakın zamana kadar bir zar içerisinde bulunduğu düşünülen evrenin an gelcek genişleme hızına ve boyutuna dayanamarayak adeta bir kabarcık gibi ortadan ikiye yarılacağı (kabarcığın patlamasını ağır çekimde izleyecek olursanız ortadan ikiye yarıldığına tanık olursunuz) düşünülmekteydi, fakat zaman içerisinde bu görüş etkisini yitirdi. Şimdilerde daha baskın olan görüş, evrenin genişlemesinin asla durmayacağı yönünde, fakat bu genişleme devam ettiği sürece önce galaksiler, ardından bu galaksileri oluşturan yıldızlar birbirlerinden o denli uzaklaşacaklar ki, ”soğuma etkisi” adı verilen bir noktaya varılacağı düşünülmektedir. Eğer 20 milyar yıl sonra yaşamayı başaran canlılar olacaksa, bulundukları gezegenden gökyüzüne baktıklarında tek bir yıldız dahi göremeyecekler ve hatta teleskoplar dahi bu konuda işe yaramayacaktır deniyor. Dolayısı ile evrende yalnız olduklarını ve kendilerinden başka hiç bir unsurun bulunmadığını düşünmekten başka şansları kalmayacaktır. Bu tip bir süreçte halen yaşayan canlılar var ise eğer, cüceleşmiş bir yıldızın çevresinde, sanki soğuk bir kış gecesinde ısınmak için -ateşe mümkün olduğunca yakın oturan kişiler gibi- yaşamlarını sürdürecek ve yıldızları sönene kadar enerjisinden faydalanarak hayatta kalmaya çalışacaklardır. Sonunda evren bütünüyle hiçliğe karışacaktır.

Bir diğer görüş ise, evrende bulunan her şeyin er ya da geç dev karadeliklere düşecekleri ve bu enerjilerin yeni patlamalar ile yeniden bir evren oluşturabilecekleri ve hatta belki de karadelik sayesinde başka evrenlere püskürtülebilecekleri yönünde.

Bu konuda kesin bir şey söylemek zor, tek bildiğimiz evrenin neredeyse yarı ömrüne ulaştığı yönünde ancak bizim kadar kısa ömürlü canlılar için olası sonunun asla görülemeyecek ve dert edilmesi gerekmeyen uzak bir gelecekte yaşanacağıdır.

Mustafa Kemal, istikbali göklerde aramamız gerektiğini söylerken neyi kastetti bu tartışılır, gücü artan havacılık sektörünü mü? Yoksa yakın bir gelecekte yaşanacak uzay seyahatlerini mi öngördü? Bilemeyiz fakat, şu bir gerçek, yeni bir keşifler çağının yaşandığı şu dönemde insan kendisini yok etmez ise eğer, yakın bir gelecekte başka gezegenleri terraforme ederek oralarda yaşam kurması, bu esnada daha uzun uzay yolculuklarının üstesinden gelebileceği teknolojiler geliştirmesi kuvvetle muhtemel. Elbette bu mümkün olursa, bu işi başaramayacak olan toplumların kozmik bir geleceklerinin olmadığını tahmin etmek güç olmayacaktır.

Şıvan Okçuoğlu
Odatv.com

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.