İstanbul’da meyhane kalmadı – biliyomuydun.com

İstanbul’da meyhane kalmadı

Yaşam 9 Temmuz, 01:48'de eklendi

Bayram dedik seyran dedik…

4.000.000 kişi Bodrum’ da ağırlandı, Edremit Körfezi’ ne 1.000.000 gitti, Yunan sınırında 7-8 saat trafikde beklenildi vesaire vesaire; 4 gün sonrasında bir dönüş telaşı, bu arada 3 gün izin alıp tatilini uzatanlar ve böylece bir Şeker Bayramı daha yaşandı bitti…

Ne yalan söyliyeyim,  “ Şeker Bayramı” ifadesinin, günümüze Osmanlı’ dan kaldığını şu yaşıma geldim daha geçen gün İlber Ortaylı Hoca’ nın katıldığı bir oturumdaki açıklamaları sayesinde öğrenmiş oldum, sonrasında google’ da yaptığım bir kaç araştırma da bilgiyi doğrular nitelikteydi; hem google İlber Hoca’ dan daha mı? iyi bilecekti…

Derler ki, önceleri Ramazan’ ın 15’ inden itibaren askerlere tatlılar yollanılırmış sonrasında halk da tatlılar yapmaya başlamış, çocuklar bayram harçlıkları ile şeker almaya başlamışlar, artık çocuklara şeker dağıtılır olmuş ve böylece bu gelenek zaman ile Ramazan Bayramı’ na dahi ismini vermiş…

Hazırlıkları, alışverişi, bayram öncesi gecesinde çocukların heyecanı, namazı, bayramlaşmalar, el öpmeler, harçlıklar, bayram kahvaltısı ve sonrasında yaşananlar artık çoğumuz için yerini bir tatil koşuşturmasına bırakmıştır…   Şehrin boşaldığını doğrulayan taksicilerin klasik “ Abi keşke her gün trafik böle olsa ” sohbetleri neden ise bende bir hüzüne sebep verir, bayramın bayram gibi yaşanamamasından kaynaklı…

İstanbul’ da zaman içinde kaybolan diğer bir gelenek de meyhanecilerin müdavimlerine yolladığı “ unutma beni dolması” dır. Reşad Ekrem Koçu “ Eski İstanbul’ da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri’ kitabının 47. sayfasında  unutma beni dolması için şu anlatım da bulunmuştur;

“Meyhaneler yılda bir ay, ramazanda kapatılırdı. Barba, çok hatırlı müşterilerinin evlerine bayramın ilk günü birer büyük kayık tabak içinde midye dolması gönderirdi, adı ‘unutma bizi dolması’ ydı; “Meyhanemiz açıldı, bekleriz efendim” der gibi, bir nevi davetname…

Ama bir midye dolması ki, ağızlara layık. Tarif de etsek, rica da etsek zamanımızın içkili lokantalarına o dolmayı yaptıramazsınız. Lokanta sahibi küçük masrafından kaçar, aşçı azıcık emekten. Ama aslında masraf da, emek de hiç.

Mesela 100 adet midye dolması yapılacaksa, 100 adet dolmalık iri midyenin yanında 200 adet de küçük iç midye alınır, o iç midyeler kıyılıp dolmanın üzümlü fıstıklı iç harcına katılır, dolmayı yiyen, kapaktaki iki midye diliminin yanında harç içinde midyeyi tadar, kapakta midye, harcında pilav yemez….

…. Dolmaları bir palikar getirirdi, paskalyalık esvaplarını giymiş, kulak sayvanı ardına konmuş bir çiçek şakak üstünde ve ayaklarında beyaz tire çoraplar, ardı basık Galata yemenilerinin nalçalı ökçelerini köçek adımıyla tıkır tıkır vurarak…”

Şeker Bayramı’ ndan bahsederken bir anda konuyu İstanbul Meyhaneleri’ ne bağlamamın sebebine gelince  bendeniz, kȃh meyhaneci çoğu zaman müdavim, iyi bir alaylı, elimden geldiğince mektepli, bir meyhane gönüldaşı olarak bu köşede İstanbul Meyhaneleri ile ilgili bildiğim meyhane hikȃyelerini, yaşananları, yaşadıklarımı aktarmaya çalışacağım… Bir kusurumuz olur ise şimdiden af ola…

Söz Reşad Ekrem Koçu’ dan açılmışken, yukarıda bahsi geçen Eski İstanbul’ da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri haricinde üstadın 10 kitabı daha olduğunun bilgisini de ekleyelim ;

Kösem Sultan I/II, Patrona Halil, Kabakçı Mustafa, bunlardan bazıları….  ‘Yazar, esas olarak bir anlatıcıdır, okurun karşısına zaman zaman bir medah edasıyla çıkar… Olağanüstü ayrıntıları yakalayan dikkat ve titizliği ile büyük bir “hikȃye etme” başarısı elde etti…

En büyük, fakat maalesef tamamlanmamış eseri İstanbul Ansiklopedisi olan Koçu, tarihçi Cemal Kafadar’ ın deyimiyle “İstanbul tarihçiliğinin yüz akıdır.”…’ gibisine kısa özetten sonra meyhane konusunda üstad taaaa 1940’ lar da başlamış “ İstanbul’ da meyhane kalmadı” diye isyan etmeye ;

“ Yakın geçmişe kadar meyhanelerinin şöhreti bütün Akdeniz memleketlerine yayılmış olan koca İstanbul’ da meyhane kalmadı. İçkili lokantalar var ve içkili aşçı dükkȃnları var.

Meyhaneye rakı ve şarap içilmeye gidilir ve meze yenilir, yemek değil.

Meze doyumluk değil, tadımlık olur ve çeşitli olur; siyah havyarından zeytinine, istavrit balığından levreğe, ıstakozdan yengece, pavuryaya ve bir lokmacık şiş kebabından bıldırcın buduna .

Rint akşamcıların önüne tabaklar dizilir, o, iki üç yudum rakısı, şarabı için düşünmez ne yiyeceğini.

Meyhane kalmadı ama, bilhassa rakı içmesini bilenler de kalmadı. O canım rakımız, kuş gözünden şişhaneye, kadehle içilir efendim. Yudum yudum, süze süze, koklaya koklaya…

Hangi semte giderseniz gidiniz, yüz lokanta eşiği atlayınız, giriniz, kadeh bulamazsınız, bardak ile getirirler rakınızı.

Rakımızı içmek isteyen turistler çarpılıveriyorlar. Elbette çarpılırlar, o diyar garibine rakının nasıl içilceğini gösteren yok ki…

Nasıl yerlerdi kaybettiğimiz İstanbul meyhaneleri? En büyük şairlerimizin gazeller ile övdüğü yerler…” diye devam ediyor…

Bir yanda sonu “meyhane” kelimesi ile biten mekȃn enflasyonu almış başını giderken diğer yandan gelen gideni aratır hȃlet-i ruhiyesindeki müdavimler… “ Bakalım bu işin sonu nereye varacak ?”

Efendim geldik bugün ki yazımızın sonuna, keyifli sohbetlerin gerçekleştiği meyhanelerde buluşmak dileği ile esen kalınız…

ilia – kaynak: http://www.aktifgazete.com/2017/07/08/istanbulda-meyhane-kalmadi/


Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.