Fahişeydi Ama Şiirden, Çocuklardan ve İnceliklerden Bahsediyordu

Birazdan akşam yemeği yiyeceğim sizinle ve sonra da beş yıldızlı bir otel odasında sevişeceğiz.

Üzerinizdeki gerginliği atarak başlayacaksınız yeni bir haftaya ve pazartesi sendromunu hafif düzeyde geçireceksiniz hiç olmazsa. Sizin gibi beyefendi, kültürlü, farkındalığı yüksek arkadaşlarınıza beni nasıl becerdiğinizi anlatacaksınız haz duyarak.

Arkadaşlarınız benim telefon numaramı isteyecek sizden ve numaramı vermeyeceksiniz hemen. “Öyle herkesle sevişen biri değil” falan diyeceksiniz onlara sırıtarak. Memelerimin ve kalçamın üzerinden kuracağınız cümlelerle arkadaşlarınız imrenecek size.

Şimdi beni iyi dinle sayın sığlık! Seninle akşam yemeği yemeyeceğim ve sevişmeyeceğim! Bunları yapmayacağım gibi, “en azından sohbet ederiz, bir yerlerde bir şeyler içeriz” diye geçireceksin aklından; hayır bayım, seninle sohbet etmeyeceğim ve zıkkım iç ayrıca! Yalnızca ben anlatacağım, sen dinleyeceksin. Telefon numaramı da unut; bak ne numaralar var bende!

Gitmen gerekirken, mesela, az ileride tek başına oturan ve yollu olduğunu düşündüğün kadına doğru yönelmen gerekirken, ah sevgili hödük, nasıl da abandone oldun hemen, kıyamam…

Tam da şu anda, “kafa mı buluyor benimle, bence bu fahişe bana verecek bu akşam” dedin içinden. Sana versem versem bir Edip Cansever ya da Cemal Süreya kitabı veririm, ama “senin gibi p*nisten ibaret olanlar şiirden ne anlar?” diye de düşünmüyor değilim!

Yine içinden bir küfür ettin bayım; oysa ben sana küfrediyor muyum hiç, “sığlık, hödük, p*nis” dedim yalnızca. Ama bunlar da senin kabullenmen gereken acı gerçekler… Kendi gerçekliğini küfür olarak algılıyorsan o senin sorunun bayım; sana inanıyorum ben, aşabilirsin bu sorunları…

Pişt, p*nisin nasıl yumuşadıysa, içinde uyanan şiddet dürtüsü de yumuşasın lütfen. Ortam müsait olsa, tekme tokat dalacaksın bana; ama ortam benim konuşup senin dinlemene müsait, üzgünüm…

Neyse ki, senin gibi olmayan erkekler de var.

Birini dün akşam eve dönerken tanıdım. Engelli bir adamdı, koltuk değneği kullanıyordu. Yayalara yeşil ışık yanıyorken, karşıdan karşıya geçiyordu ve senden daha puşt olduğu belli olan biri, selektör yaka yaka onun üzerine sürdü otomobilini.

Engelli adam, son anda kurtuldu ezilmekten ve ne oldu biliyor musun? Otomobilini kendi üzerine süren adama baktı an içinde ve yürümeye başladı kaldırımda. O puşt ise, otomobilini tam da onun yolu üzerine park etti ve inip otomobilinden küfretmeye başladı.

Engelli adam yürüdü yalnızca; ritmini hiç bozmadan yaptı bunu. O puşt onun arkasından yürüyordu ve küfrediyordu hâlâ. Hatta ona iyice yaklaşıp, sırtına bir yumruk attı. Sendeledi ama düşmedi engelli adam ve aynı ritimde yürümeye devam etti.

Ben karşı kaldırımdaydım ve çantamdaki spreyi çıkartıp, olduğu gibi o puştun gözlerine boşaltmak için hızla gelip geçen araçları kontrol ediyordum. Sonra o puşt, geri dönüp otomobiline doğru yürüdü. Ben karşıya geçip engelli adamı takip ettim. Bir bakkala girdi, peşinden ben de girdim bakkala.

Beş litrelik su, birkaç yumurta ve yoğurt aldı. Bakkalla konuşması çok naifti; rica eden, teşekkür eden, iyi akşamlar dileyen… Göz göze geldik; “iyi misiniz, az önce yaşadığınız olaya şahit oldum” dedim.

Gülümsedi, “olur öyle şeyler” dedi. “İzin verirseniz size yardım edeyim, suyu ben taşıyayım” dedim. “Teşekkür ederim içtenliğinize, ben kendim taşırım” dedi.

Bana da iyi akşamlar diledi gülümseyerek, yürüdü gitti kendi ritmince… Ben bakakaldım ardı sıra; konuşması, tavrı, duruşu öyle inceydi ki… Kendisine küfreden, vuran, puştluk yapan o puşta karşı ritmini bozmadan yürümesine hayran kaldım. Yaşadığı zalimliği yorumlayışına da hayran kaldım, “olur öyle şeyler…” Otuz yaşındayım ve ilk kez bir erkek benim içtenliğime teşekkür etti…

Şu an öyle acınacak bir haldesin ki; kalamıyorsun da, gidemiyorsun da! Neyse ki şiddet dürtün de geçti ve yatağına uzandığında gece, “o yaşadığım neydi ya, ağzıma sıçtı o fahişe” diyeceksin!

Biliyor musun, beni can bilenler de var. O engelli adama göre ben can’ım, sana göre ise fahişe! O puşt otomobil sürücüsüne göre ben karıyım; ama oturduğum gecekondu mahallesindeki mülteci çocuklara göre can yoldaşı.

Beraber kuklalar yapıp oynatıyoruz bazen. Kuklalar senin kadar kaslı değil, ama sende olmayan can hali onlarda fazlasıyla var! Sana bir sır vereyim mi; benim gibi fahişeler, senin gibilerin kaslarından iğreniyor bayım. Kimseye söylemek yok ama, söz mü…

Çok büyük bir evim olsun istiyorum; nasıl anlatayım, böyle koskocaman bir evim olsun. O engelli adamı davet edeceğim, mülteci çocukları ve ailelerini davet edeceğim, içten olan, naif olan can’ları davet edeceğim. “Gelin” diyeceğim, “hep beraber oturalım” diyeceğim, “burada bizi kimse incitemeyecek” diyeceğim, “burası hepimizin evi, bizim can evimiz” diyeceğim…

Evet, ağlıyorum pislik herif; sana ne bundan!

Ne bakıyorsun mal gibi! Aklıma estikçe erkeklere sendromlar yaşatmak hoşuma gidiyor doğrusu. Sendrom koleksiyonumun en nadide parçalarından biri oldun bayım, mutlu musun bari? Sohbetim için ne kadar teşekkür etsen azdır; seninle konuşmak iyi geldi bana.

İçimi dökmüş oldum hem. Sana anlattığım hiçbir şeyi anlamadın; çünkü vicdanımın dili sana yabancı dil gibi geliyor! Hemcinsin mesai arkadaşlarına, kankalarına, o saygıdeğer kazmalıklara selam söyle benden taraf.

“Fahişeydi ama şiirden, çocuklardan ve inceliklerden bahsediyordu” dersin onlara; “sevişmediği gibi, bir de bana kahve ısmarladı!” dersin. Ben gidiyorum şimdi, sen kal biraz daha. Bir kahve söyleyeceğim sana ve garsona kahvenin fiyatının iki misli bahşiş bırakacağım; bendensin bayım!

Ergür Altan

kaynak: https://www.facebook.com/ergur.altan/posts/10211851343430740