Uyumsuz Kadınları İncitmeyiniz …

Uyumsuz Kadınları İncitmeyiniz …

Kahve pişirirken kendime ya da şampuanlarken saçımı, hıçkıra hıçkıra ağladığım oluyor ve sen bana diyorsun ki bayım, “siz kadınları anlamak mümkün değil!” Oysa sen çiçeklerimi de anlamadın, kedimi ve kuşları da…

Sardunyamla konuşmam saçma bir durum senin için, fesleğenimi usulca okşamam ve avuç içime serpilen fesleğen kokusuyla mutlu olmam da öyle. Niye kokuları beraber duyumsayamıyoruz seninle bayım, hiç düşündün mü?

Bir tutam kekik koklasak seninle yan yana, bir bebek kokusuyla sevinsek ve yağmur sonraları toprağa siniveren o büyülü kokuyu içimize çeksek attığımız her adımda; niye kokulardan bu kadar uzaksın ki…

Bir kadın niye saklanır odalar içinde bayım; bir kadın, yıkadığı çamaşırları ipe asarken, sütyenlerini niye saklar bir erkek gömleğinin ardında? Memelerimden niye tahrik olmuyor hiçbir kedi ve kırlangıçların göçlerini seyrederken niye doluyor gözlerim…

Radyo tiyatrosu dinleyebilirdik beraber, sana cazip gelmedi bu. Şiir yazdığımı biliyorsun ve demedin bir kez olsun, “bana bir şiir oku” diye. Ben atları seviyorum, at yarışlarını değil. Rengarenk, plastik, can yakmayan topları seviyorum sonra; küfürlerle, sevgisizliklerle, kibirlerle kutsanan futbol maçlarını değil…

Babam beni çok döverdi. Pişirdiğim pilavın dibinin tutması dövme gerekçesiydi beni, bir aşk şarkısı mırıldanmam da öyle. Annem beni hiç dövmezdi. “Senin cezanı Allah verecek” derdi.

Beni dans ederken görmesi ve evrim teorisi üzerine okuduğum kitapları incelemesi, “iyi ki babanın haberi yok bunlardan, seni doğurmaz olaydım” demesi için yeterli bir sebepti…

Evet, beni dövmüyorsun bayım, küfür de etmiyorsun bana; sana nasıl teşekkür etsem bilmem ki! Benim bir yanım hep eksik kaldı, ruhum hep yaralı.

Gökyüzünü saatlerce seyredebiliyor olmam, beni psikiyatriste yönlendirmeni gerektiriyor sana göre. Ya da bir odanın içinde şiirlere vermem kendimi ve öpüp bağrıma basmam kedimi, “kendine çekidüzen ver artık, bu böyle gitmez” diye uyarılmamı gerektiriyor senin tarafından.

Kağıt kayık yapmayı birkaç gün önce öğrendim ben ve yaşım yirmi sekiz; “kağıt kayık yapmayı öğrenemeden ölebilirdim, çok şanslıyım” dediğimde sana ve gösterdiğimde kayığımı, “bu mu marifet?” diye çekip gittin. Niye bir kağıt kayığı yüzdüremiyoruz seninle bir su birikintisinde ve düşler kuramıyoruz; bu mu senin marifetin bayım…

Gündelikçi de oldum, tezgahtar, kasiyer, sekreter de. Gücüme giden ne biliyor musun bayım; en küçük bir dalgınlığımda ve hoşnutsuzluklarında, hemcinslerimin de beni kınaması ve kendi çaplarında bana haddimi bildirmesi…

Ben kimseyi kınayamam oysa; kin tutacağıma çiçeklerimle ilgilenirim, yaftalayacağıma kedimle dertleşirim ve trip atacağıma içinden kuşların geçtiği hayallere tutunurum…

Uyumsuzum ben bayım; uyamadım size, dünya işlerine, dinlere, ahlaklara, törelere. Uyumsuz bir kadınım ve ölüme yakınım nicedir; bir günlüğüne de olsa, uyumsuz kadınları incitmeyiniz.

İntihar etmemi engelleyemez hiçbir psikiyatrist; gel gör ki, çiçeklerim dedi, “kal”, kedim dedi, “gitme” ve kuşlar dedi, ” bakma göç ettiğimize, gelip konacağız yine pencerene…”

“Ah, bize benziyor kederin; ama çok güzel gülümsüyorsun” dedi bana bugün bir Çingene…

Ergür Altan

Kaynak: https://www.facebook.com/ergur.altan/posts/