Marjinalin Masumiyeti

Aşk Her Şeyi Affeder mi?

Bana ilk kez «marjinal» diye seslenildiğinde yirmi bir yaşındaydım. Kanada’ya okumaya giden sevgilimin peşine düştüğüm bir yaz tatilinin sonunda İstanbul’a, ışığın açısına göre kâh mora, kâh kırmızıya dönen bir saç rengi ile dönmüştüm. Kanada’da tanıştığım yeşil, pembe, mor saçlı punk arkadaşlarımdan esinlenmiş, gümrük görevlilerin alaycı bakışları eşliğinde havaalanından çıkarken ateşten başımla gurur duyuyordum.

Beni karşılamaya gelen annemle babam o zamanlar saçımdan da kızgın olan post-ergen mizacımın hayatıma (saçıma) müdahale cümleleri ile büsbütün kızışacağını bildikleri için belki, ses etmediler. Havaalanından eve döndük. Apartmanın girişinde bir komşu ile asansör bekliyoruz. Yaz sonu ama benim üzerimde ayak bileklerime kadar inen siyah deri palto var. Rugan çizmeler, saçımla aynı mor kırmızı renk tırnaklar…Tam asansöre girecekken komşu döndü, beni tepeden tırnağa süzdü, sonra tırnaktan tekrar tepeye çıkıp bir kez daha emin olmak için saçıma göz attı ve bana değil, anneme dönerek sonraları sıkça duyacağım şu yorumu yaptı:

“İlginç tabii. Marjinal mi oluyorlar böyle?”

Bavulumdaki kutu kutu ekstra boyayı yastıklara, havlulara akıtarak hızla tüketeceğim sonraki sonbahar bu yorumun çeşitlemelerini otobüs şoförlerinden tutun da bizim binanın önünde top oynayan çocuklara kadar çok kimselerden, çok defalar duyacaktım.

“Çok marjinalsin abla.”
“Kızım çılgınsın vallahi. Uçuksun uçuk. ”

Özlem Tekin’in ilk albümü o sonbaharı izleyen kış piyasaya çıktı. Söz ve müziği Barlas’a ait olan “Aşk Her Şeyi Affeder mi” parçası Yerebatan Sarayı’nın bin yıllık dehlizlerinde yankılanırken, Özlem’in sağ kolunu saran döğmesi ve sol kulağından sarkan sayısız zincirli küpeleri herkesin dikkatini çekti, çoğunlukta hafif bir tedirginlik yarattı. Sadece küpesi, dövmesi olsa hadi neyse, kızın söylediği şarkının sözleri de «çoğunluğun» ahlak ve ilişki anlayışına ters düşüyordu.

Çok üzgünüm, istemeden seni dün gece aldattım.
Kim olduğu mühim değil, sana bağlanmaktan kaçtım.

Kız düpedüz marjinaldi.

Gezi’nin fırlama çocukları, başbakanın tükürür gibi ortaya attığı çapulculuk ve marjinallik yaftalarını havada kapıp neşeyle aralarında döndürmeye başladıklarında ben Özlem Tekin’i ve punk saçlarımla İstanbul’da döndüğüm o yaz sonunu düşündüm. O zamanlar bir ihtimal, bu Gezi çocuklarının bir kısmı daha doğmamıştı. Geri kalanı da belki ancak okumayı sökmüş, hadi bilemedin beşlere kadar çarpım tablosunu ezberlemişlerdi.

O aralar marjinallik bizim çocukluğumuzun siyah beyaz televizyonlarının tek kanalından duymaya alıştığımız politik anlamını yitirerek, sanatçıların suretinde orijinalliğe doğru yeniden tanımlanıyordu. Bu yüzden Gezi çocukları gündüzleri de yayın yapan çok kanallı televizyonlarından seyrettikleri Özlem Tekin’in dövmesini de, küpesini de yadırgamadılar. Kimliği mühim olmayan  erkeklerle sevgilinin aldatılması da, Dallas denen uzak bir ülkenin alkolik kadınlarının yaptığı adi bir şey değil, güzel ve üstelik Türk ablaların güpegündüz televizyonlardan söyleyebileceği kadar sıradan bir şey haline gelmişti onlar büyürken.

Marjinallik masum bir şeydi artık onlar için. Çapulcu kelimesini ise ilk defa duyuyordu bir kısmı. Çok eğlendiler. Gocunup karşı taarruza geçecekleri yerde eğlendikleri için de siyasi oyunun kurallarını bozdular. Eski ekol siyaseti ile hükümet hala top beklerken onlar sahada şarkı söylemeye başladılar. Karşı takım paniğe kapılıp, gerildi tabii. Eğlenerek de yaşanabileceği ve hatta eğlenerek de mücadele edilebileceği onlara öğretilmemişti. Oyunun kuralları değiştirilemeyeceğine göre muhakkak bir yerlerde şike vardı.

Sadece eğlenmekle kalsalar yine iyi. Kadınlar vardı bir de. Eğlenen kadınlar… Meydanlarda görünürlük kazanmaktan korkmayan güzel, cesur, genç kadınlar… Ve bir de onların ellerinden tutmaktan, arkalarından yürümekten gocunmayan delikanlılar. Eski işletim sistemleri ile çalışan zihniyetler böyle kadınlı, erkekli, zeki ve sevimli bir grupla nasıl mücadele edilir bilmiyorlardı. Tez zamanda erör verdiler.

Şike vardı evet ve marjinaldi bunların hepsi.

Sadece kadınlar olsa yine iyiydi. Marjinal kadın yine az çok bilinen bir unsurdu. Duruşları ile tek tipleştirmeci dayatmalara meydan okuyan bu kadınlara şimdi bir de utanmadan, sıkılmadan onları ellerinden tutan erkekler eklenmişti. Cins cins marjinal kadın ve erkek sarmıştı meydanları…

Ateşten bir başla İstanbul’a döndüğüm yaz, post-ergen kızgınlığımın en çok hayatıma müdahale edildiği durumlarda körüklendiğini başta söylemiştim. O yaşlar öyledir çünkü. Yirmi yaşında artık varlığımızı bağımsız bireyler olarak kurgulamak isteriz . Kendi kararlarımızdan, kendi bedenlerimizden kendimiz sorumlu olmak isteriz. Yeniyetmelikten yetişkinliğe geçişte bağımsızlık yeni ve çok tatlı bir nimettir, onun kılına zarar gelsin istemeyiz. Müdahaleye tahammül yoktur. Ergenliğin ateşi sönmemiştir daha. Parlamak da kolaydır, bir misyona aşık olup coşmak da…

Masum Marjinallik

Gezi Parkı iyi beslenmiş, çok sevilmiş, erken aşık olup erken sevişmiş kadınlar ve erkeklerle doluydu. Daha sonra, rengârenk çadırları çöp gibi toparlanıp bir stadın arkasına dağ gibi yığıldıktan sonra üzerlerine çamur gibi sıçratılmak istenen “çadırlarda grup seks yapıldı” sözlerine gülerek omuz silkecek kadar sevmiş ve sevilmişlerdi çünkü. Hayır, çadırlarda grup seks yapılmamıştı. Grup seks ayıp, utanılıp sıkılanacak bir şey olduğundan değil, direniş esnasında çadırların dışında olup bitenler avuç içi kadar bir çadırda seks yapmaktan daha heyecanlı olduğu için! “Parkta eşcinsel ilişki yaşanmış” sözleri ise onları şaşırtacak kadar hedeften uzak bir noktaya düşüyordu. Eşcinselliği iftira ya da hakaret olarak kullanmak isteyenler parka “Dönmeyiz” pankartları ile giren travesti ve transseksüellerden, “velev ki ibneyiz” sloganları ile Anti Kapitalist Müslümanlarla yan yana stant açan gey ve lezbiyenlerden, bihaber olabilir miydi? Gezi çocukları büyürken cinsellik gibi eşcinsellik de yıllardır kilitli kaldıkları tabu kalıbından dışarı sızmış, devlet babanın bütün engelleme çalışmalarına rağmen gençlerin gerçekliğinde sıradanlığın sınırlarını zorlamaya başlamıştı.

Onlar büyüyedursunlar, biz de utanmadan seven, sevilen sevişen kadınlardık, taa Özlem Tekin zamanlarından beri. “Kadın”ın lafını bile ağzına alamadığı için arkamızdan “bayan bayan” diye sayıklayan bir toplumda, orgazmı, kürtajı, mastürbasyonu, doğum kontrol haplarını, jinekolog isimlerini sesimizi alçaltmadan konuşabiliyorduk. Nikahsız, yüzüksüz seviştik. Sırf zevk için. Çoğunluk bize aşifte dedi, geri kalanlara göre de işte marjinaldik. Sayılar ülke geneline vurulduğunda bir avuç kişiydik, tamam. Azınlık olmak yaşam alanlarımızın yüksük kadar bir alana sıkışması anlamına gelmiyordu, gelmemeliydi.

Gezi çocukları topu bizden aldı, yüz oldular, bin oldular, kendi eşsiz karışımları ile çok orijinal oldular. On üç yaşındaki kız çocuklarına tecavüz eden bir kasaba dolusu erkek “kızın rızası vardı” diye serbest bırakıldığında duyduğumuz öfke kuşaklar üstüydü artık. Aynısı bütün bir sınıfın saldırısına uğrayan lise öğrencisinin başına geldiğinde öfkemizi sokaklara dökülüp ifade ettik. Ülkemizi gezmeye gelen genç kadınların tecavüz edilmiş ölü bedenleri otoyol kenarlarında, sur kapılarında bulunduklarında hep beraber haykırdık.

Kadın olmaktan utanmayan bir kadın kuşağı vardı artık Türkiye’de. Gezi kadınları çok kanallı renkli televizyonlarından güzellik yarışmaları seyreden çıtır kızlar güzelliğin utanılıp sıkılanacak bir şey olduğunu düşünmeden, caddelere attılar kendilerini. Onlar bedenlerinden utanmıyorlardı. Tazecik bedenlerini aşka teslim etmek önceki kuşaklara kıyasla daha az problematik bir konuydu. Kendi bedenlerinin zevkini kendileri çıkaracaklardı elbet.

Gezi insanları sadece kadınlardan değil, kadına saygı duyan genç heteroseksüel erkeklerden, eşcinsellerden, translardan da oluşuyordu. Yaşam biçimleri kasaba zihniyeti ile sınırlandırılamayacak kadar çok sesli, renkli ve globaldi. Yeni kuşağın başını geçtiği bu kalabalığın muhafazakar hükümetlerin ataerkil politikalarının cenderesine sokulmaları sanıldığı kadar kolay değildi. En önde giden kadınlar el ele tutuşmayı, öpüşmeyi, kırmızı ruj sürmeyi, nikahsız sevişmeyi hayatın sıradan gerçekleri ve düpedüz özgürce yaşayabilecekleri hakları olarak gören bir kuşağa aitti artık. Onlara aşifte deseniz omuz silkerler, marjinal deseniz sahiplenirlerdi.  Ne de olsa marjinallik de artık masumdu.

Kadınlar ve Devlet Babaları

Şimdiki hükümet iktidar yollarını arşınlarken sırtını dayadığı özgürlük söylemini hoyratça geri alırken, elbette ilk olarak kadınları silkeledi. Zaten kadınlar üzerinden ahlak ve özgürlük söylemi kurgulamak bu ülkede en “dış mihraklar” kadar iyi bilinen bir senaryodur. Cumhuriyet tarihi boyunca kadınların şapkalarından, türbanlarına, etek boylarından, kaç yaşında evlenip ne kadar okuyacaklarına kadar bir çok karar devletin modernleşme/İslamileşme politikaları ekseninde bir o yana bir bu yana çekilip durmuştur. Şu parti ne kadar modern olduğunu göstermek için kadınların görünürlüğünü arttırır, bu parti ne kadar muhafazalar olduğunu kanıtlamak için kadınların yaşam alanlarını daraltır. Her durumda kadın bir nesnedir. Ben ben diye konuşup özneleşmesi ne o partinin hoşuna gider, ne de diğerinin. Devlet Baba’nın gözünde kadının yeri evidir.

Bu görüş son yıllarda öyle bir dallanıp budaklandı ki Devlet Baba’nın eli gömleğin yakası, elbisenin boyu, rujun rengi derken eteklerimizden içeri cinsel organlara kadar uzandı. Orada da durmadı, izin mizin almadan daha derine taa üreme organlarımıza kadar daldı. Mahrem diye bir şey vardı. Kamusala bulaşmaması gerektiğini köydeki dedeler bile bilirdi. Devlet babanın demir yumruğunda habersiz büyümüş, gözü kara Gezi kadınları yaşamlarının en mahrem alanlarına böyle pervasızca el atan Başkan Baba’ya pabuç bırakacak değilllerdi. Huzursuzluk «baş belası» sosyal medyada ne zamandır kendini gösteriyordu. Pervasız genç kadınların istedikleri hayatı yaşama haklarını savundukları zeki, komik, bir çırpıda okunan blogları ekrandan ekrana ışık hızıyla yayılıyordu.

Ama devlet ne yapsın, o gücünü halkın yaşam biçimlerine ettiği müdahalelerden alan bir devletti. Demokrasi seçimden ibaretti. Yeni bir şey değil bu ülkemizde. Cumhuriyet tarihi boyunca bu hikaye nice farklı babalar nezdinde tekerrür etti. Nihayetinde Devlet Baba hangi kılıkta sofraya oturursa otursun hep buyurgan, otoriter, tek tipleştirişi zihniyeti güttü. «Babamız değişti galiba, hepimize soluk alacak alan verecek» ümitleri ile başlayan bir yemek bile nihayetinde babanın çocuklara ve kadınlara «bunlar bunlar» diyerek diklenmesi ve en has kabadayıya dönüşmesi ile sonuçlandı.

Ama Özlem Tekin gibi utanmazca sevişen bizim kuşağın kadınları ve grup seks suçlamalarına gülüp geçen Gezi çocuklarından oluşan kadınlar bütününün Devlet Baba’nın her zamanki ahkâmlarını yiyip yutacak, sofradan karın ağrısı ile boynu bükük kalkacak durumları yoktu. Babanın bildiği üç beş yöntem vardı zaten. Ezmek, dövmek, sövmek. Hiç biri sökmedi kadınlara. Kendileri yetmezmiş gibi sevgililerini de peşlerine taktılar. Bariyerlerin arkasına öpüştüler. Yaktıkları ateşin önünde el ele tutuşup, boşta kalan elleri ile zafetr işareti yaptılar.

Fotoğrafları dünyanın dört bir yanına yayıldı. Kadınlar Gezi hareketinin sembolü oldular.

Biber gazını yüzüne yiyen kırmızılı kadın vardı önce. O güzelim kırmızı elbise ile Gezi parkının yerine AVM yapılmasını protesto etmeye gittiğine göre sabah giyinirken günün ilerleyen saatlerinde yüzleşeceği şiddetten haberi yoktu. Bir diğeri göğsünü TOMA’dan fışkıran suya açtı. Çadırından ailesine yazdığı mektupta, «sizi korkutmalarına izin vermeyin, bize güvenin, on numara çocuklarız, arada manita yaparsak şaşırmayın» diyen genç kadın, sosyal medyada hareketin öncü seslerinden biri haline geldi. Öteki kısacık şortu ile elinde karanfili ile TOMA’nın yanında sükunet içinde durdu.

Tüketici yığınlar topluma, kadın nesneden özneye dönüşürken, dayatmacı, buyurgan, savunma tekniği «döv, söv, ez» söyleminden öteye giden babaların işi bu ülkede artık çok zor. Ok yaydan çıktı. Dizlerini dövebilirler.

Ya da daha önce denemedikleri bir yola girebilir, daracık yaşam alanlarına mahkum edemeyecekleri evlatlarına küsecekleri yerde, onları saygıya değer bireyler olarak görüp, dinleyebilirler. Gezi çocukları ve onların etrafında kenetlenen kitlenin Devlet Baba’dan öncelikli beklentisi de bu zaten: Seslerini duyurmak.

Nihayet Buluştuk

Punk saçlarımla İstanbul’a döndüğüm sonbahar defalarca kez duyduğum, “böyle egzantrik şeyler yaparak özel olduğunu mu sanıyorsun” sorusuna cevap veremeyecek kadar gençtim o zamanlar. Özenti olmadığımı biliyordum yalnızca. Ne benim saçlarım, ne de Özlem Tekin’in dövmesi ile küpeleri basit bir gençlik hevesinden ibaretti. Kadınlı erkekli, insan bedeniyle, hazla, neşeyle, rengârenk, çok sesli bir yaşamı hak ettiğimize inanıyor, sosyal medyadan mahrum  yaşadığımız o yıllarda, kendi bedenimiz üzerinden verdiğimiz mesajlarla kafa dengi insanlarla bir araya gelmeye çalışıyorduk.

 

Zaman yarım kuşak atmışken, Gezi kadınlarının özgürlük feryadından güç alıp da sokaklara fırlayan bizler nihayet meydanlarda buluştuk. Mor-kırmızı saçlarımız, küpemiz, dövmemiz olmasa da birbirimizi hemen tanıdık. Sesimizi duyurma vakti şimdi gelmişti. Bağırdık.  Devletçe «marjinal» bulunan düşünce, kültür ve yaşam biçimlerimizi savunmak için meydanları, parkları doldurduk ve seslerimiz duyuluncaya kadar haykırdık. Varlığımız tanınıp olduğu gibi kabul görene kadar sokakları doldurmaya, kendimizi görünür kılmaya karar verdik. Daracık arkadaş çevrelerine sınırladığımız “marjinal” hayatlarımızın ne çok genç kadın ve erkek tarafından paylaşıldığını gördük. Komşunun dudak bükmesi, bakkalın cıkcıklaması, mahelle çocuklarının arsız bakışları  karşısında yıllardır bir başımıza savunmaya çabaladığımız yaşam biçimlerimiz, meğerse hepimizin ortak mücadelesi imiş.

O halde dedik ki, Başını eğme, Omurganı dik tut,Komşu marjinalin masumiyetine ikna olana kadar bütün sokaklar bizimdir.

(Görsel: Oleg Nazarenko)