ABD-FETÖ bağlantısı 1.5 yıl önce hangi iddianamede “kapı” gibi anlatıldı

Askerimizin başına çuval geçirildiğinde, böyle tepki gösterilmedi…

Gözümüzün içine baka baka PKK’nın Suriye koluna silah yağdırıldığında da… Ama işte vize kriziyle çanak çömlek patladı.

ABD’nin bu kararının sebebine ilişkin yorumlar muhtelif; En revaçta olan, bir kez daha Erdoğan’ın hedef alındığı iddiası… Kimileri ise Rusya’yla yakınlaşmadan duyulan rahatsızlığa, kimileri de İdlib operasyonuna bağlıyor…

Sebeple ilgili tek somut açıklama Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi, dünkü grup toplantısında şöyle konuştu:

“Kafalarının arkasındaki gerçek nedenin ne olduğunu da söylemekte, ifşa etmekte gecikmediler, onu da söyleyiverdiler. Neymiş efendim FETÖ soruşturması kapsamında Amerikan misyonlarında çalışan bazı kişiler hakkında hukuki süreç başlatmışız. E ne olmuş? Türkiye bir hukuk devleti. Suç işleyen veya suç isnadı yapılanın Amerika’nın misyonunda olması ona bir ayrıcalık mı getirecek? Yani beyefendilerden izin mi alacağız, onların icazetini mi alacağız?”

Anlaşılan o ki, ABD, “FETÖ” operasyonlarının kendi kapısına dayanmasına tepki için vizeleri durdurmuş.

Tansiyonun yükselmesinin görünürdeki gerekçesi de ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz‘un tutuklanması.

Odatv üç gün önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Metin Topuz’un tutuklanmasına sevk yazısındaki bir ifadeye dikkat çekti.

Yazıda, “Metin Topuz’un, Fetullahçı Terör Örgütü’nün taşeron olarak kullanıldığı 17-25 Aralık girişiminde emniyet ve yargı ayağını yürütülen şüphelilerle, eylemin asıl faili konumundaki dış istihbarat ve ülkeler arasında ‘aracılık görevini’yürüttüğü” belirtiliyordu.

Odatv de “FETÖ’nün taşeron”luğunun çok kritik bir resmi yazıda, “yargı görüşü” olarak yer aldığını vurgulayarak, “FETÖ’yü taşeron olarak kullananlar kim? Hangi dış istihbarat teşkilatları ve ülkeler?” sorularını yöneltti.

O YAZI NE Kİ?.. KAPI GİBİ İDDİANAME VAR

Bu soruların cevabını bir başka “resmi belgeden” aktarmadan önce Erdoğan’ın henüz 15 Temmuz darbesi yaşanmadan, 20 Mayıs 2016’da Rize’de yaptığı şu açıklamayı hatırlatalım:

“Bir yurt dışı seyahatten geliyoruz işte 3-4 yıl önce, medya mensuplarına uçakta onu söyledim, dedim ki, bir üst akıl bunları yönetiyor. Ve gazeteci arkadaşlar, köşe yazarları filan bana dediler ki, ‘Sayın Cumhurbaşkanım, bu üst akıl kim?’. ‘Onu artık gazeteci olarak siz bulacaksınız’ dedim. Kim olduğunu gayet iyi biliyorum, kimler olduğunu gayet iyi biliyorum, ama sen medya olarak bunu artık tespit edemezsen, çıkartamazsan, o zaman bu mesleği bırak.”

Gazeteciler değil, ama bu açıklamadan sadece 1 ay sonra bir savcı o “üst aklı” buldu. Üst aklı bulmakla kalmadı, “FETÖ’nün TSK’da darbe yapacak güce ulaştığını” bildirdi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Haziran’da hazırlanan ve 15 Temmuz darbesinden hemen sonra kabul edilen, 1 yıldır da Ankara’da davası görülen “FETÖ çatı iddianamesi”nden söz ediyoruz.

İddianamede, “FETÖ ile Uluslararası Teşkilat, Yabancı Devlet ve İstihbarat Servisi İlişkisi” başlıklı bölümün girişinde şunlar anlatıldı:

“Türkiye’deki her darbenin veya sosyal siyasi operasyonun mutlaka bir dış desteği vardır. Dış destek tarihi, psikolojik nedenlere dayanır. Türkiye’nin zenginleşmesi, güçleşmesi, söz sahibi olması hep bazı ülkeleri ürkütmüştür. Onlara göre Türkiye, daima kontrol edilebilir, istikrarsız, iç sorunları ile boğuşan bir ülke olmalı, korku, endişe ve ürperme kaynağı olmamalıdır.

Türkiye’deki siyasi ortam, birkaç yüzyıldan beri şartların olağan sonucu ve konjektörün gelişimine göre seyir almayıp doğal bir evrim ile değil, doğrudan el atılarak radikal bir şekilde düzenlenmektedir. Türkiye’deki siyasi sonuç doğuran dış destekli operasyonlarda bazen ordu, bazen sermaye grupları, bazen medya, bazen de cemaat ve etnik gruplar alet olarak kullanılmıştır.

Ekonomisi kontrol edilen ve krizlerle tüketilen Türkiye, önemli devlet adamlarını dış destekli bu operasyonlara acı şekilde feda etmiştir. Bazı ülkelerin Türkiye üzerindeki bu tarihi psikolojik kinini tatmin etme imkanı yoktur. Bu nedenle yabancı ülkelerin istihbarat servisleri, dünya çapında örgütlenen aşırı ihtiraslı FETÖ’nü keşfetmiş ve kontrol ederek Türkiye’ye karşı kullanmıştır.”

Devamında, “Bir ya da birkaç devletin istihbarat şemsiyesi altındaki örgütün arkasında küresel ölçekte politik çıkarları ve stratejik oyunları bulunan başka devasa yapılanmaların olduğu” belirtilerek, sadece 17/25 Aralık operasyonu değil, “Mavi Marmara baskını, Adana’da durdurulan tırlar, hava sahasını ihlal eden Rus uçağının düşürülmesi ve Uludere olayında” da “FETÖ”nün taşeron olarak kullanıldığı bildirildi.

Ardından CIA’nın Türkiye eski İstasyon Şefi ve ABD’nin en büyük düşünce kuruluşu Rand Corporation’da danışman olarak görev yapan Graham Fuller’in adından bahisle açıkça CIA-FETÖ bağlantısı kuruldu.

Dahası şu tespitlere yer verildi:

“Fetullah Gülen’in, AB, ABD ve İsrail adına ve istihbarat örgütlerine çalıştığı, CIA ajanı olduğu, onlara istihbarat sağladığı iddiasını doğrulayan birçok delil bulunmaktadır. Fetullah Gülen’i, ABD’de CIA’i korumaktadır. Onu ziyarete gelenlerin vize problemi çözülmektedir. Fetullah Gülen ve örgütünün ABD’nin emrinde olduğu ve CIA tarafından kullanıldığı çok açıktır.

Mesela CIA ajanları öğretmen gibi değişik ülkelerdeki F. Gülen okulları üzerinden devletlere sızmakta ve istihbarı bilgi toplamaktadır. ABD himayesi olmadan Fetullah Gülen Pensilvanya’da kalamaz ve bu işten çıkarı olmayan ABD onu ülkesinden barındırmaz… Her yeşil-kart sahibi gibi o da Amerikan çıkarlarına uygun hareket edeceğine ve onların istediklerini yapacağına söz vermiştir.

Onların işine gelecek şekilde hareket etmeyi kabul ederek bilfiil uygulamıştır… Yine FBI resmi sitesinde işbirliği içinde oldukları gruplar arasında Fetullah Gülen örgütü de sayılmaktadır. Din ve Allah ile aldatılarak Türkiye’nin saf insanından toplanan himmet paraları, örgüt tarafından ABD’deki kiliselere bağışlanmakta, senatör ve başkan seçimlerine bol bağış yapılarak maddi destek verilmektedir.

ABD’nin senatör ve devlet adamlarının gezi masrafları karşılanmaktadır. Bunlar karşılığında örgütün üst düzey sorumluları ve örgüt üyelerine ABD tarafından vize kolaylığı sağlanmaktadır…

ABD, Ortadoğu’da ve Türkiye’deki stratejisine uygun olarak Fetullah Gülen’i ülkesinde barındırmış, ikametine ses çıkarmamış, onu himaye etmiş, onu ve örgütünü bu stratejik hedefleri için kullanmıştır.

ABD (İsrail)’nin bölgede mihver stratejik devlet olarak gördüğü Türkiye’ye karşı devleti çökertmek üzere geliştirdiği ve kontrol ettiği yapı Fetullah Gülen ve ona bağlı ‘Paralel yapı’ olmuştur… Örgütün CIA’daki konumu, walk-in yani ‘kendi isteği ile işbirliği ve ajanlık yapan’ hareket konumundadır.”

FETÖ’NÜN ARKASINDA ABD VAR İDİYSE

Güncel vize krizi meselesine dönersek;

ABD’nin tepkisinin sebebi, “FETÖ-ABD bağlantısının” üzerine gidilmesi ise 1.5 yıl önce yazılmış bu iddianameye tepki göstermesi gerekmez miydi?

Bilmiyor olamaz, zira Fetullah Gülen’in iade yazışmaları için ABD’ye gönderilen evraklar arasındaki en güçlü delil bu iddianame.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül geçenlerde uluslararası sözleşmeler kapsamında tüm prosedürlerin tamamlandığını belirtip, “İadesiyle ilgili hiçbir engel kalmamıştır” dese de ABD’nin resmen suçlandığı bu iddianamenin gönderilmesiyle Fetullah Gülen’in iadesinin adeta imkansız hale getirildiği ve iadeden umudumuzu çoktan kesmiş olmamız gerektiği gerçeği bir yana…

Hadi Erdoğan’ın itiraf ettiği gibi, “Obama aldattı” da ondan sonra gelen Trump farklı mı davrandı? Hâl böyle iken ve “FETÖ”nün arkasında ABD-İsrail’in olduğu 1.5 yıl önce tespit edilmişken, ABD ve Trump’ı neden “dost ve müttefik” saymaya, her istediğini yapmaya devam ettik?

Demek ki, iki tarafın da gerçek “derdi” FETÖ değil!..

Evet, ABD’nin Türkiye’den yine bir şeyler istediği kesin, ama acaba ne?

Bir de Başbakan Binali Yıldırım dün ABD ile “arka kapı diplomasisinin” sürdüğünü açıklarken, Erdoğan, “Eğer durum böyleyse, o zaman zaten Amerika’daki üst düzey yönetimlerle bizim konuşacak hiçbir şeyimiz yok” dedi.

Hangisine inanalım?

Müyesser Yıldız

Odatv.com