Bir Öğretmen, Bir Velisinin İnce Bir Davranışının Meslek Hayatını Kurtardığını Anlatıyor

Öğle yemeği zili çaldıktan sonra boş sınıfımda masama çöktüm.

Bakışlarımı boş sıralarda gezdirdim, sonra, az önce öğrencilerimden topladığım ve masanın üzerinde duran, okunmayı bekleyen 30 makaleye baktım. Gözlerimi kapadım, öne eğildim, kollarımı masaya koydum, başımı kollarımın üstüne bıraktım.

Bitmiştim, çok yorulmuştum, gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı. Üç gün içinde 90 sınav kâğıdı okumam gerekiyordu. Her birinde otuz öğrenci bulunan beş matematik sınıfına giriyordum, her dönem iki sınavdan, her yıl 2.400 kâğıdı okuyup değerlendirmem gerekiyordu. Beynim uyuştu.

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda, boş sınıflar beni motive ederdi, boş sıralara bakınca öğrencilerimde öğrenme tutkusunu nasıl canlandıracağımı, onları derse nasıl katıp nasıl eğiteceğimi hayal ederdim. Öğretmenlikte yapılabileceklerin sınırı yoktu.

Şimdi, aradan beş yıl geçtikten sonra, kendimi bomboş ve kurumuş hissediyorum. Sınırlarımın sonuna geldim. O kadar yorgunum ki kemiklerimi tek tek hissedebiliyorum. Bu hafta üçüncü kez öğretmenliği bırakmayı aklımdan geçiriyorum ve daha günlerden salı!

Bu şekilde yarım saat kadar kendi kendime ağladıktan sonra kâğıtlarımı topladım, benim gibi gergin ve kaygılı meslektaşlarımın bulunduğu öğretmenler odasına yöneldim.

Elimde laptop bilgisayarım ve okumam gereken doksan kâğıtla koridorda yürürken, üst sınıflardan dört öğrenci peşime takılıp, ödevleri hakkında ne düşündüğümü soruyordu. (Beni her yerde bulmayı nasıl başarıyorlar?!) Tam o sırada telefonum çaldı.

İdareden, bana bir paket geldiğini haber vermek için arıyorlardı. Kaşlarımı çattım, okula bir şey sipariş edip etmediğimi hatırlamaya çalıştım. Öyle bir şey hatırlamıyordum, telefonu kapattım, danışmaya gittim.

Danışmadaki görevli kadın bana koca bir buket çiçek uzattı. Kafam daha da karışmıştı, yoksa bir yıldönümünü falan mı kaçırmıştım? Çiçekler muhteşem görünüyordu. Üzerlerindeki kartı okudum:

Kızımızı ışığınızla aydınlattığınız için teşekkür ederiz Bayan Hyde. Sayenizde İngilizce dersine bayılıyor. Teşekkür ederiz.

Tekrar boş sınıfıma döndüğümde yine gözyaşlarına boğulmuştum. Yüzümü pembe çiçeklere gömüp hıçkırdım. Çiçekleri yedinci sınıf öğrencilerimden birisinin annesi göndermişti.

Bir velimin, yaptığım şeyin ne olduğu ve her gün ne kadar çok çalıştığımı anlaması, mesleğimi neden sevdiğimi doğruluyordu. Öğretmenlik gibi, toplumumuzda çok ender olarak takdir edilen ve değeri bilinen bir meslekte, bir velinin zaman ayırıp beni böyle mutlu etmesi inanılmazdı.

Beni bu bir demet çiçeğin kurtardığını rahatlıkla itiraf edebilirim. Çok sevdiğim mesleğimi bırakmanın eşiğine gelmiştim çünkü çok yorgundum. Bu çiçekler beni motive etti, bana ilham verdi ve canıma can kattı. Tekrar işimin başına, çocuklarıma dönmemi sağladı.

Bu muhteşem mesleği neden seçtiğimi yeniden hatırlamış oldum. Devletin, okul idaresinin ve velilerin beklentileri öğretmenlerin omuzlarına ağır bir yük bindiriyor. Öğretmenlerin ‘nitelikli bebek bakıcıları’ olduğuna dair genel toplumsal yargıyı saymıyorum bile.

Ama o çiçeklerin kokusunu içime çekerken oyun parkındaki nöbetim, idari toplantılar, öğrenci toplantıları, okunacak ödevler ve not verilecek sınav kâğıtları aklımdan silinip gitti.

Öğretmenler üzerindeki baskıyı hissetmemek olanaksız ama işimi sevmenin asıl sebebi çocuklar.

Bunu unutmuştum işte. Bitmiştim, her şeyimi %100 çocuklara veremiyordum ve bu beni öldürüyordu. Çiçekler oksijen yerine geçti ve o gün benim için çok şey değişti.

Kaynak: http://www.mamamia.com.au/