Et | Yeliz Koray…

Önce ufak ufak başlamıştı.

“Evden aceleyle çıktım, bir şey unuttum ama ne?” İşe gelene kadar düşünüp birkaç saat sonra evden çıkınca ne düşündüğümü düşünüp onu bile unutmaya başlamıştım.
Zamanla çalan telefonda yazan ismin kim olduğunu düşünürken telefon kapanmaya başladı.

“Gül Türkseven mi, o da kim?”

Allah’ın cezası geçen hafta sinemaya gitmek için sözleştiğin arkadaşın Gül! Başka bir gün santral aradı “Mustafa Bey geldi, gönderiyorum…” “Gönderme! Hangi Mustafa, soyadı ne?”
Mustafaaaa, Mustafaaaa, sanki hayatımda Mustafa Kemal’den başka hiç Mustafa tanımamışım.

Kapı açılınca “Aaa Mustafa abi hoş geldin”
-Ya sen bana o gün kızdın ama o konu bildiğin gibi olmadı!
“Hangi konu, Allah’ım ben bu adama niye küsmüştüm…?”
Baktım böyle olmayacak.

Sadece işime gelmeyenleri değil, işime gelenleri de unutmaya başladım ki bir kadın için bu bir faciadır!

Elime ip bağlayacak değildim ya, araştırdım. Uzman bilmem ne doktoru açıklamış.
-Yorgunluk ve strese bağlı unutkanlar kodlama yapsın!

Çok iyi ya benim niye aklıma gelmedi ki demedim tabii mutlaka onu da unuturdum!
İlk denemeyi yeni evine taşınan arkadaşımın adresinde yaptım.
-Yeliz otobüsten inince servise bineceksin. Şoföre çifte havuzlarda indir de, ben seni orada karşılayacağım.

Çifte havuzlar… Doktor ne demişti; kodlayın.
Çifti ikiz, çeşmeyi de sudan aklıma gelsin diye çeşme olarak kodladım. Servise bindim “İkiz Çeşme’de ineceğim” dedim.

Şoför yüzüme baktı “tamam buluruz” der gibi kafasını salladı.
Bir durak, iki durak, üç durak… Herkes indi. “Kaptan benim durağa daha çok var mı dedim?”

-Sizin durağın neresi olduğunu düşünüyorum dedi.
İstanbul kazan biz kepçe başladık ikiz çeşmeyi aramaya…
Şoför servis merkezini aradı bilen yok, durdu taksicilere sordu bilen yok. Kendimden o kadar eminim ki zerre şüphe yok kodladım ya ikiz çeşme!

Neyse baktık Erenköy’ü üçüncü kez dolanıyoruz arkadaşımı aradım. “Sen nasıl bir yere taşındın ki kimse bilmiyor o durağı?”
-Çifte havuzları mı bilmiyor?
“Ne çifte havuzlar mı, ikiz çeşme değil miydi o?”

Hafızam fena oyun oynamıştı bana. Haldun Taner Kültür Merkezi’ni Haldur Dormen Kültür Merkezi olarak kodlayıp fellik fellik dolandığımda baktım ki aslı değil kodladığımı unutmuyorum kodlama yönteminden vazgeçtim.
Ufak ufak acaba sülalede Alzheimer var mı diye çaktırmadan aileyi yoklamaya başladım sonra.
Gerçi ailenin erkekleri 70’li 80’li yılları dün gibi anlatıyor, kadınları da “Sen otuz sene önce şunu yaptın, bunu söyledin” gibi müthiş hafızalarıyla beylerin başının etini yiyor ama ya ben de varsa?
“Anne bizim ailede genetik bir hastalık var mı?”
-O nereden çıktı şimdi?
“Hiç öylesine merak ettim. Şeker, hemofili, Alzheimer gibi…”
Dedeler, nineler, teyzeler, amcalar, dayılar…
Ölen kalpten ölmüş, kalanlar Maşallah turp gibi!
Neredeyse ailenin gen haritasını da çıkarttıktan sonra aylardır hiç aralıksız çalıştığım için beynimin yorulduğu kanısına vardım. “Bana birkaç gün müsaade” diyerek kendimi dinlenmeye aldım.
Geç kalktım, film izledim, kitap okudum, yürüdüm…

Bir kadın önümü kesip “Canımmm nerelerdesin aylardır görüşemiyoruz” diyene kadar her şey yolundaydı.

Yanaklarım şapur şupur, eli hala elimde olduğuna göre gayet samimi bir ilişkimiz vardı.
Çaktırmadım, ben de sarıldım, “İyiyim abla sen nasılsın?” diyerek ismini söylemek zorunda kalmadım ama bir yandan da beynimi yiyorum “Allah’ım bu kadın kim, yoksa beni biriyle mi karıştırdı?”

O konuşuyor tabi, “Sen benim balkonumu çok sevmiştin gelsene sana yine kısır yaparım!”
En azından doğru kişiye sarıldığını anladım; hala kısır sevdiğimi hatırlıyordum ama evine bile gittiğim bu kadını ben neden hatırlamıyorum? “Eyvahh ben kesim Alzheimer’ım” diyerek sonunda doktorun kapısını çaldım.

Dedim “Unutkanlığım korkutucu boyutta doktor bey.”
-Yemek yediğini unutuyor musun?
-Yoo asla
-Peki gittiğin adresi?
-(İkiz çeşme hadisesini saymazsak) hayır!

“Endişelenme birkaç test yapalım” dedi. Kağıttaki soruları cevapladım önce. Alkol yok, uyku yok, düzenli beslenme yok, sigara, kahve, stres gırla… Kanlar da alındıktan sonra beklenen gün geldi. Doktor sonuçları aldı, uzun uzun bakıp kalemle bazılarını işaretledi.

Elini çenesine koyup “Kızım sen çok mu fakirsin hiç mi et yemiyorsun?” dedi.
-Fakir değilim ama et ve balık yemiyorum hamurcuyum ben dedim.
Börek, mantı, baklava, ekmek…
“Demir, çinko, B12 neredeyse yok. Tabii ki unutursun” dedi.
“Hem de öyle gıdayla hapla telafi edilecek gibi değil, iğne veriyorum. Bol bol balık, kırmızı et ve ciğer ye” diyerek de nasihatlerde bulundu.

Vejetaryenler bu sorunu nasıl çözüyor bilmem ama o günden sonra biraz da annemin zorlamasıyla et yemeye başladım. Et = Hafıza!

Velhasıl, gündemimiz çok şükür avr’et yerlerimizden ‘ete’ gelince “Bizim fakir fukaramız da et yiyecek” diyen sayın bakanımıza hatırlatmak istedim tecrübemi.

Kendi ayağınıza sıkmayın efendim. Maazallah milletin hafıza kuvv’ete gelirse size kelime-i şahad’et düşer. Benden söylemesi…

kaynak: http://www.kocaelikoz.com/yazar/yeliz-koray/et/559.html