Hz. Ömer yaşasaydı kendi cebinden iki mumu birden yakardı. Sizin ampul patladı.

Necati Doğru: Hani Hz. Ömerler arıyordunuz!

İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 6 büyük kentin belediye başkanlarını “emirle” istifaya zorlamıştınız. Unutmadık. İstifa edenlerin yerine yeni Hz. Ömerler arıyordunuz.

Ağızdan kulağa anlatılır.

Hz. Ömer halife iken, bir gece makamına biri gelir. Selam verir, oturur. Ömer selamı almaz.
İşiyle meşguldür. İşini bitirir.  Mumu söndürür. Bir başka mumu yakar ve işte o zaman selamı alır, konuşmaya başlar.

Kişi sorar:

– Ya Ömer, niçin yanan mumu söndürüp, diğerini yaktıktan sonra selamımı aldın?

Hz. Ömer cevap verir:

Evvelki mum devletin hazinesindeki parayla alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum.

Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi cebimden parayla almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle konuşmaya başladım.

Enişte, dünür, kardeş ve oğlunuzun 5 lira 30 kuruş sermaye (iki maydanoz parası) ile kurulmuş bir “vergi cenneti naylon şirketine” (Papers Company) 15 milyon dolar gönderip göndermediklerini “ispat edebilecek” fırsat önünüze çıkıp geldi.

Bu fırsat sayesinde; “dünürünüzü, eniştenizi, kardeşinizi ve oğlunuzu devlet mumu ile aydınlanmaya tenezzül etmeyeceğinizi” spatlayabilecektiniz.

Hemen o gün.
24 saat geçirmeden.
Kamu Başdenetçisi.
(Siz atadınız.)
MASAK Başkanı.
(Onu da siz atadınız.)
Rekabet Kurumu Başkanı.
(Onu da siz atadınız)

Bu üç başkanı da yanınıza alıp Kemal Kılıçdaroğlu’ na gidecektiniz. Adalet o kadar yıprandı ki, halk adalete, savcıya güvenmiyor.

Meclis o kadar hırpalandı ve “tek adam düzeni” sonucunda milletvekilleri lider ağzına daha çok bakar oldular ki, halk Meclis’e de güvenmiyor.

“Gel Kılıçdaroğlu” diyecektiniz.

Elindeki belgeleri halkın adalete ve Meclis’e güvenini yeniden tazeleyebilme fırsatına çevirelim. Şu Kamu Başdenetçisi (Ombudsman) ve şu MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurumu) Başkanı, şu Rekabet Kurulu Başkanı ile birlikte elindeki belgeleri İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, nerede varsa orada bir “yeminli mali müşavirlik ve denetleme kurumuna” birlikte götürüp teslim edelim.

Ülkemizin dışında.
Yeminli bir kurum.
Seni de kayırmaz.
Beni de kollamaz.

Bu şirkete ücreti kaç dolarsa sen ve ben cebimizden eşit payla verelim. Şu Ombudsman’ın ve şu MASAK Başkanı’nın, şu Rekabet Kurulu Başkanı’nın yol paralarını da, devlete yüklemeyelim, sen ve ben ikimiz cebimizden ödeyelim.

Belgelerin gerçek mi, sahte mi olduğunu, paranın yurtdışına mı gönderildiğini yoksa yurda mı getirildiğini bu yeminli denetleme kurumu bize söylesin.

Sonucu halka açıklayalım. Belgeler sahte çıkarsa sen gereğini yap, gerçek çıkarsa ben gereğini yapayım. Halkın adalete ve Meclis’e güvenini tazeleyelim.

Hz. Ömer yaşasaydı.
Bunu yapar mıydı?
Yapardı.

Hani siz Hz. Ömer arıyordunuz? Hz. Ömer davranışı sergileyecek altın fırsat önünüze geldiğinde hemen; “belgelerin alayı sahte…” dediniz. Bir gün sonra dünürden, enişteden, kardeşten, oğuldan “dışarı yollanan para yok, aksine bunlar şirket satmışlar dışarıdan gelen para var” demeye başladınız. Bir gün sonra da yine ağız değiştirip; “bu işlemler Türkiye’de bankadan bankaya yapıldı” dediniz.

Ne yani!
Giden para haram.
Gelen para helal.
Giden para hüzün.
Gelen para sevinç.
Lafı, dön baba döndürmektesiniz.

Gelen para!
Giden para!
Bankadan bankaya para!
Hepsinin kökü ne?
Nereden, nasıl buldular?
Onu ispatlayacaktınız.

Hz. Ömer yaşasaydı.
Kendi cebinden.
İki mumu birden yakardı.
Sizin ampul patladı.

Adalete güven kalmadı. Kalkınma ise dünür, enişte, kardeş, oğulun kökü aynı adadan “giden para-gelen para” trafiğinde eridi.

sozcu.com.tr