Türkiye nereye mi gidiyor? İran’dan gelen bir mektubu okuyup, bir video izleyelim o zaman…. Bakalım nereye gidiyor! – biliyomuydun.com

Türkiye nereye mi gidiyor? İran’dan gelen bir mektubu okuyup, bir video izleyelim o zaman…. Bakalım nereye gidiyor!

Dünya 2 Mart, 10:52'de eklendi

Türkiye nereye mi gidiyor? 

Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden, bizim 30 sene kadar önce yaşadığımız o talihsiz ve karanlık günün Türkiye için de yaklaşıyor olduğunu görmem ve bundan daha derin olarak kalbimde hissetmem oldu.

Türban yasasının mecliste onaylandığı tarihin; İran İslam devriminin olduğu güne denk gelmesi, kalbimde bunun ilahi bir güçten gelen uyarı fişeği olduğu hislerini uyandırdı ve bu mektubu kaleme almaya karar verdim.

Biliyorum, hepiniz kalbinizde karanlığın otoritesini hissettiniz. Karanlık otorite, gelmeden hissettirdi yaklaştığını.

İran İslam devriminden 1 hafta kadar önce Türkiye’ye geçen, uzun bir süre burada yaşayan ve daha sonra Kanada’ya iltica eden, halen bu ülkede felsefe öğretmenliği yapan bir İranlıyım.

Atatürk’ün aydınlık Türkiye’sini çok seviyorum ve yüreğim kan ağlayarak, İran’da ‘O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum.

Yobaz karanlığında hunharca katledilen kız kardeşim anısına sizlere yalvarıyorum ki, sakın olmaz demeyin! Sakın Türk Ordusu olduğu sürece olamaz demeyin, çünkü aşağıda anlatacağım gibi o gün geldiğinde tüm orduların eli kolu bağlanabilir.

Bizim ailemiz; İran’da laik, sol görüşlü ve aydın bir aile idi. Devrimden 1 ay önce, bize bile söyleselerdi; 1 ay sonra durum bu olacak diye, biz bile güler geçerdik, ‘delimisin?’ diye sorardık belki de.

Belki de derdik ki; ‘Şah’ın bu güçlü ordusunu nasıl yenecekler de Şeriat karanlığını getirecekler?’

Sizlere önce İran İslam Devrimi’nin nasıl geliştiğini kısaca anlatmak istiyorum, çünkü Türkiye’deki gelişmelerle çok büyük benzerlikler mevcut.

İRAN İSLAM DEVRİMİ’Nİ BAŞARIYA GÖTÜREN AYAKLAR

1- Büyük kesimi fakirleşen halk dincilerin pençesine düştü. Bu halk; yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla onların safına çekildi. Beyinleri yıkandı ve fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim olduğu benliklerine yazıldı.

Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. (ÇOK FAKİRLEŞEN TÜRK HALKINA DA AYNI ŞEYLER YAPILIYOR)

2- Hep demokrasi ve özgürlük dendi. Humeyni devrimi yapana kadar, hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde, birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti.

Bu insanlar, devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. (TÜRKİYE’DE, HEP DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK DİYORLAR)

3- Emir komuta zincirinde yapılanmış olan din adamları, halkı kontrol altına aldı.

(BAŞI; ABD’DE YAŞAYAN MALUM TARİKAT’IN YAPILANMA BİÇİMI OLAN ‘ABİ’ YAPILANMASI, BU EMİR KOMUTA ŞEKLİDİR VE DEVRİMİN EN ÖNEMLİ AYAKLARINDAN BİRİSİ; BU EMİR KOMUTA YAPILANMASIDIR. BU EMİR KOMUTA YAPILANMASI, DEVRİMİN HALK ORDUSUDUR VE DEVRİM SIRASINDA BU EMİR KOMUTA ÇOK KISA ZAMANDA ÇOK BÜYÜK KİTLELERE EGEMEN OLUR.)

4-Kargaşa ve kaos ortamında, askeri kışlalar basıldı. Ellerinde Kur’an ile kışlalar ele geçirildi.

(BU AYAĞA ÇOK DİKKAT EDELİM, ÇÜNKİ DEVRİM SIRASINDA TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’Nİ ELE GEÇİRMENİN EN ANAHTAR AYAĞI BUDUR.)

Türk Silahlı Kuvvetleri, bildiğim kadarıyla 600-800 bin kişiden oluşan bir kuvvettir. Yalnız unutulmaması gereken gerçek, bu ordunun ancak binde bir’lik bir bölümü rejimin muhafızıdır.

Yani; Harp Okulları’nda eğitim görmüş Subaylar, ancak bu kadardır. Geri kalan yüzde 99.99 er, rejim muhafızı değildir. Onlar emirlere göre hareket eden, vücut parçalarıdır. Beyin olan ise, az sayıdaki subaylardır.

İran Devrimi’nde; kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazların, ellerinde Kur’an’la, erleri geçerek direnen subay ve komutanları katlettiler. Burada kilit nokta; ellerinde Kur’an ile harekete geçen büyük halk kitlelerine karşı, erlerin silah kullanmakta zorlanacağı gerçeğidir.

Zaten kullansalar bile; cahil ve beyni yıkanmış halk, öyle bir kudretle kışlalara saldırmıştır ki sonunda kışlalar teslim alınmıştır. O askerin açtığı ateş sonucu, halktan çok ölen olmuştur ama sonuçta bir noktada erler silah bırakmak durumunda kalmışlardır.

Erin kendi başına alacağı savaş inisiyatifi, düşmana karşıdır. Ama büyük kitleler halinde ve ellerinde Kur’an’larla üzerine gelen kendi halkına karşı bu kararlılığı göstermesi mümkün olamaz. Yani; er buna bir noktadan sonra direnmez, ya da direnemez.

Çünkü, o er karşısındakinin karanlık bir devrim yapacak olan insanlar olduğunu bilecek bilinçte de değildir, kaybedeceği aydınlığın ne olduğunu da.

Bunu bilecek olan, sadece Subaylar’dır. Ve kanlarının son damlasına kadar savaşacak olanlar da bu konuda aydınlanmış Türk Subayları’dır. Ama yukarda bahsettiğim üzere, onlar ordunun sadece ve sadece en fazla binde birini teşkil ederler. Yani; Devrim’in asil savunucusu Türk Ordusu’nun tümü değildir, sadece Subay kademesidir ve erlerin durduğu ve etkisizleştirildiği noktada, o Subay kademesinin yok edilmesi kolay olacaktır.

İran’da, Ordu bu şekilde etkisiz hale getirilmiştir. ‘Er; düşman işgali durumunda durmaz ve etkisizleştirilemez, sonuna kadar da savaşır, ama büyük bir kudretle gelen kendi halkı karşısında durabilir.Şu aşamada; aldıkları bu büyük ivme ve arkalarındaki çok büyük güçlerle, onları normal yollardan durdurmak çok zor olacaktır. Ve bunların durdurulmadan hareket edeceği her gün, ivme ve güçlerini artıracak ve işi zorlaştıracaktır.

Silahlı kuvvetler, ne kadar erken hareket ederse o kadar iyi olur. Sonra geç olabilir. Silahlı Kuvvetler’in; şu veya bu nedenle eli kolu bağlı ise ki öyle görünüyor, bu durumda; Silahlı Kuvvetler ‘O GÜN’ geldiğinde, kışlarını nasıl muhafaza edeceğinin planını çok iyi yapmalıdır. Çünkü, kilit bu noktadır. Silahlı Kuvvetler etkisiz hale getirilemediği müddetçe, devrim başarıya ulaşamaz.

Bu nedenle; her askeri kışlaya normal erlerin haricinde, kışlaları kanının son damlasına kadar savunacak ‘ÖZEL CUMHURİYET DEVRİM MUHAFIZLARI BİRLİKLERİ oluşturulmalı ve bunların böyle büyük bir halk hareketine karşı; erlerden önce devreye girip, erler şaşkınlıklarını üzerlerinden atana kadar çatışmaya girmeleri sağlanmalı ve burada kazanılacak vakitle gerideki Subaylar, erlerin dağılmasının önüne geçmelidir.

Yani ordunun esas gücü ve gövdesi olan erlerin kontrolü, kesinlikle kaybedilmemelidir.
İran Ordusu’nun böyle bir hazırlığı olmadığı için gafil avlandı.

Oluşturulacak olan ‘ÖZEL CUMHURİYET DEVRİM MUHAFIZLARI BİRLİKLERİ’ çatışırken, erler de üzerlerindeki şaşkınlığı atacaklar ve subayların organizasyonu ile çatışmalara destek vereceklerdir. Oluşturulacak ‘ÖZEL CUMHURİYET DEVRİM MUHAFIZLARI BİRLİKLERİ’; çok özel eğitilmeli ve de Atatürk’ü ve Devrimleri’ni canı pahasına savunacak şekilde inanmış olmalıdırlar.

Aksi halde, başarısızlık kaçınılmazdır. Çünkü; en son Lübnan’da gördüğümüz üzere davasına inanmış bir kaç yüz Hizbullah Militanı, dünyanın en iyi ordularından birisi olan İsrail ordusunu, ağır zayiatlarla yenilgiye uğrattı..

Sevgili dostlar ve kardeşler;

Elimden geldiğince sizleri bilgilendirmeye çalıştım, çünkü aydınlığı savunmak durumunda olan sizler, İran’ın geçtiği bu karanlık tüneli anlamak durumundasınız.
İran’ın bu acı tecrübesi, sizlerin uyanık olması için bir şans olur umarım.

Acı, ama sanki tarih tekerrür ediyor.Benim çok sevgili kız kardeşim Mehtab anısına yapabileceğim bu kadar. Elimden geldiğince sizleri bilgilendirmeye çalıştım.
Ama sizin geride kalan, aydınlık yarınlar bekleyen kızlarınız, kardeşleriniz, çocuklarınız ve Mehtab’larınız için yapabileceğiniz çok şeyler var; karanlık ‘O Gün’ çökmeden önce Atatürk Türkiye’sine…

Yapabileceğiniz ilk şey; bu mektubu bildiğiniz, tanıdığınız insanlara ulaştırarak daha fazla insanı uyandırmak olabilir.
O acı; çok büyük acı sevgili kardeşler, anlatmak istemiyorum içinizi karartmamak için, ama sevgili kardeşim Mehtab keşke bu dünyaya gelmemiş olsa idi de ‘O gün’ o acı sonu yaşamamış olsa idi; o karanlık ve pis yobaz şehvetinin pençesinde.

Allah; sizleri ve Atatürk Türkiyesi’ni korusun, o yobaz karanlığının sevgili kardeşim Mehtab’a gösterdiği acı sondan. Anlatamıyorum; onu yobazların nasıl katlettiğini, elim varmıyor yazmaya, dilim gitmiyor anlatmaya…

Mohsen Yazdı

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardan ve mollaların, demokrasi getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçilerden biriyim.

Evet, bize Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti…

Demokrasi gelecek, kimse fikri ve siyasal görüşü yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

14 Ocak 1979 tarihinde Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde dikkatimi çekti; kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyorsa mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık, “hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler” dedik.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; “üç beş meczup” dedik…

Bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde durmadık. “Ufak tefek şeyler” dedik…

Toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesin istiyorduk.
Biz bunları söylerken, “kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları” gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. “Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur” denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi.

Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! “Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir” diyorduk.
Kadın sorunu bir yan çelişkiydi.

Kadının giyim sorunu, ana çelişkiye ve emperyalizme karşı verilen mücadeleye zarar veriyordu. Peçesiz sokağa çıkan kadınlar, gözümüzün önünde dövülüyordu. Yüzlerine kezzap atılıyordu.

Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak, Eylem Birliği” gibi terimlerin peşinden koşuyorduk.

“GEÇİŞ SANCILARI” DEDİK…
Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitapevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu.
Alkol içenler, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Toplum hızla dincileştiriliyordu.

Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama devamı geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı.

Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok kadının üye olduğu dernekler vardı.
Onlar da kendi çevrelerinde “hamilelik tatilinin uzatılması, eşit işe eşit ücret” gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dâhil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık.
Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi bildiği şey siyaset stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler.
Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” Halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkemde; “İslam Cumhuriyeti istiyor musunuz” diye soruyorlardı; sonuç beliydi gerçi…

“İSLAM’A EVET Mİ, HAYIR MI DİYORSUNUZ?”
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?”

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta; “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti.

Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişiydi… Oysa 20 milyon içinde biz (yetmez ama evetçilerin de) oyu vardı. Ama artık sesimizin çıkmasına izin yoktu…

Güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi’ni kapattılar. Sonra “Keyhan” Gazetesi’ne sıra geldi; baskıyla muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti; insanlar yılmış, korkmuştu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Tam tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Solcu, demokrat ve milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu, dört bin kişi idam edildi, milyonlarca insan yurtdışına kaçtı.

Ben de kaçtım!
Umarım bizim hatalarımızdan ders çıkaranlar olur…”
Not; bu metin, Bahman Nirumand’ın “İran” kitabından derlendi.
Murtaza Demir

kaynak: https://gazeteinsan.com/insan/irandan-gelen-bir-mektup-bir-video/

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.