17’den 50’ye Kadar Yaşların İnsana Hissettirdikleri

17 yaşından 50 yaşına kadar içinde olduğumuz yaşlar bize neler hissettiriyor? Bizzat yaşayanlardan dinliyoruz.

Hayaller Hayaller: 17 Yaşında Olmak

hiç gelmemesi geldiğinde de hiç bitmemesi istenen yaş. insanı garip bir ikilemde bırakıyor.

çok tuhaf aslında. bazen her şeyi yapabilecekmişsin gibi hissettirir bu yaş, sen dünyayı değiştireceksin deseler yüzünde aptal bir gülümsemeyle kalkık omuzlarınla herhalde yani bakışı atarsın. bazen de umutsuz anlarında gelecek korkularınla, kaygılarınla yüzleşirsin. düşüncelerin ve hayallerin tıpkı ruh halin gibi değişkendir. devamlı bir gelgit içerisindesindir, bir taraftan omuzlarına yüklenen sorumluluklar seni sıkar diğer yandan bir daha şimdi düşündüğün gibi, hissettiğin gibi yaşayamayacağın için kaygılanırsın.

17 yaşında bir genç en çok hayal kurar. bu dünyadaki gerçeklikten, kendisine sunulandan hoşlanmaz çünkü. küçümsediğinden değil belki ama başka hayatların da olduğunun ve daha iyisinin olabileceğinin farkındadır. charles aznavour’un da dediği gibi gençken hayatın tadı insanın dilinin üstündeki yağmur damlası gibidir* yaptığın ve yapacağın her şeyde yağmuru sağanağa çevirmeye çalışırsın.

kendi kendini önemsemeye başladığın zamana da denk düşer bu yaş. kendi fikirlerin, hayallerin ve değerlerin olur. ama ruhunu asıl en çok besleyen şey değerlerindir ve yaptığın hemen her şeyde en azından kendin için dürüst olmaya çalışırsın. bunlar önemli biriymişsin gibi hissettirir ve şu ana kadar örnek aldığın şey her ne ise o şeye yaptıklarınla daha yakın olduğunu hissetmeni sağlar.

tek başına uzun uzun yürüyüşler yapmaktan zevk alırsın, bir köşeye çekilip kitap okursun, ergenlikteki yaratıcılığının ekmeğini yemek için tuttuğun saçma sapan yazılarından oluşan bir defterin vardır ve neredeyse her gün kendin için bir şeyler yazarsın. çok fazla örnek aldığın ve sevdiğin kişi olur. zaman zaman onları okurken ya da onları tanıdıkça kendi yeteneğinden şüpheye düşersin ama yine de bilirsin ki bir gün senin de doyasıya yazabileceğin tecrübelerin ve onurlu bir şekilde daima savunabileceğin fikirlerin, ideolojilerin olacaktır, yavaş yavaş geleceğin için yatırımlar yapmaya başlarsın.

fakat sanırım on yedi yaşında olmanın en zor yanı, kaygılarla dolu bir iç dünyanın olmasıdır. geceleri uyuyamazsın ve beynini meşgul eden tek şey az önce izlediğin film olur. vay be, adam ne güzel yapmış diye düşüne düşüne ideallerinden vazgeçme eşiğine kadar gelirsin. zira kaygılanırsın. bir gün gerçekten bir film çekemezsem, istediğim noktaya ulaşabilecek düzeyde bir yazar olamazsam, yaptıklarım ve düşündüklerim basit kaçarsa, kendimi asla yaptıklarımla tatmin edemezsem, düşündüğüm hiçbir şeyi gerçekleştiremezsem, başarısız olursam, beceriksiz olursam,… diye diye kendi kendini kemirir durursun. bir müddet böyle umutsuz umutsuz oturup geleceğin için alternatif planlar yaparsın. ama yine de hiçbir şey kaygılarını azaltmaz. kaygılandığın başka şeyler de vardır. onları kendi kendine ifade etmeye bile çekinirsin. geçenlerde gördüğün bir rüya, rüyanın ardından yatağında tek başına doğrulduğunda hissettiklerin o kadar gerçektir ki bilinçaltına işleyen kaygılarının gerçekleşme ihtimalini bir anlığına da olsa hissettiğin için sonsuzluk bir dakikadan çok daha önemsiz gelir sana.

yalnızlığı ve başına buyrukluğu seversin tabii. bir de dikkatini en çok çeken şey kaçıp gitmek olur rimbaud gibi. paris’e kaçma saplantısıyla büyüyen ve dizelerini afyonla süsleyen o şairi hatırlarsın. çok değil, senin yaşlarında fransız şiirinin kurallarını yıkan o delikanlıyı, en iyi sen anlarsın sanki dünya üzerinde. yıldızların belli belirsiz parladığı, soğuk gecelerde ay ışığının aydınlattığı krallığında sessizce otururken rimbaud’nun dizelerine sığınırsın. ruhunda bıraktığı dinginlik ve tazelenmişlik hissi eşliğinde onun gençliğini hayal etmeye koyulursun, kendini en çok özdeşleştirdiğin kişilerden biri de odur. ama onun her zaman senden çok daha farklı bir gerçekliğe ait olduğunu ve sonsuz yaratma gücüyle beslediği bu gerçekliğin onu senden daha sıradışı biri haline getirdiğini bildiğinden kendini onunla kıyaslama hatasına düşmezsin hatta on altı yaşındayken tanıştığın şair çocuk ve rimbaud’dan sonra şiir yazmayı bırakmaya karar verirsin. söylenebilecek her dize zaten en başından beri onlara aittir.

bu kaçıp gitme hisleri hiçbir zaman yakanı bırakmayacak senin. sıkıldıkça, baş edemeyeceğini düşündükçe bu yolu daha fazla düşüneceksin. sadece sıkıldığın için ya da güçsüz olduğun için değil aslında hiçbir yere ait olamayacağını düşündüğün için böyle yapman gerektiğini hissedeceksin. kieslowski’nin przypadek’inde olduğu gibi sen de hayatının tüm olası seçimleri üzerinden senaryolar yazacaksın tabii ki ama sana en iyi gelecek olan izlanda’da ya da moğolistan’da inzivaya çekilip basitçe yaşamak olacak. bunu gerçekleştiremeyecek olsan da hiçbir zaman aklından çıkarmak istemeyeceksin.

yalnız olmayı çok seviyorsun bir de on yedi yaşındayken. insanlardan köşe bucak kaçıp kendi kendine yaşamak, kendi kendine yetebilmek o kadar güzel geliyor ki sana…hayatına kimsenin girmesini istemiyorsun, var olanları da bir gün, reşit olduğunda hayatından çıkarmayı planladığını bilmediğimi sanma.

bir de kargalar kanatlarının altında mutsuzluk taşımıyor artık -gerçi böyle çocukça şeylere inanmayı çoktan bıraktığını düşünüyorum.-

Ben Bir Bireyim: 18 Yaşında Olmak

organizdama gereksiz bir endorfin patlamasına sebep olan, anlamsız sevinçlerle, “olmmm 18 olduk laaaan” nidalarıyla artık büyümüş olma sanrısını iliklerinizde hissedeceğiniz dönem. artık devlet bile sizi birey olarak görmeye başlamıştır, istediğiniz bara rahatça girebileceksinizdir, falan feşmekan. ve evet siz teoman’ın 17 şarkısını hiç dinlememişsinizdir.

Başlıyoruz: 20 Yaşında Olmak

ne 17 yaşındaki gibi dudaklarını ısırarak, gözünü 20’lerin sonuna dikersin, ne de 18. yaşın gibi liseye veda etmenin buruk-üniversiteye başlamanın heycanlı adımları vardır. üstelik 19 yaşındaki gibi yeni taşındığın şehirde tüm uçları görmek isteyecek ya da yanlış insanlara güvenip, onlar için yaşayacak kadar gözün kara da değildir. 20 yaşında olmak, tam olarak kendine yetmeyi öğrenebilmektir.

geçmez sanıyordum. geçiyormuş. insan, kendini tamamen yıkıp yenisini yapabiliyormuş. ve çok doğru konuşan bir arkadaşımın dediği gibi, bu dirilişin tek nedeni yalnızlıkmış. bazen o kadar yalnız hissederdim ki bu yalnızlığın beni öldüreceğini düşünürdüm. bazen insanların ortasındayken, birden arkamdaki kameraya dönerek “and they seemed bored as hell” demek isterdim. tüm kapıları kapattıktan ve çevremi daha az takip etmeye başladıktan sonra şunu fark ettim: ben kazanıyordum. kendime vakit ayırdıkça, kendimi şımarttıkça, kendimi dinledikçe.. güzel şeyler oluyordu. işlerim yolunda gidiyordu. hayatında yeni insanlara şans verdikçe, her şeyden elini eteğini çektikçe, kulağını eskilere tıkadıkça, iyi bir insan oldukça, iyi şeyler oluyormuş hayatında da. her şey açık ve kolay. ve için artık daha ferahmış. adımların, bundan önceki yaşlarının aksine, ilk defa yere tamamen basıyormuş.

birkaç ay önce kadıköy’de bir zirvedeydim. etrafa bakarken birden şunu fark ettim: aralarında en genç bendim. herkes 20’lerini ortalamış, 30’lara dayanmış. ben ise onların yıllar önce kaybettikleri 20’li yaşların ilk basamağında duruyordum. bu, şans değil de ne? yıllarımı, kendimi kendimden büyük insanlarla karşılaştırmakla harcadım. ve bu noktada en çok kendime haksızlık yapmış oldum. sorun, yaşının büyük olmasında değil. sorun arkadaşlarının sana “ufaklık, minik, çıtır” diye hitap edecek kadar senin küçük olman değil. sorun aslında kendini görmemen. 20 yaşındasın tanrı aşkına, bir daha geri gelmeyecek o öğrencilik yıllarındasın. arkadaşlarınla tatillere çıkıyorsun. görmedik istediğin ülkelere birer birer gidiyorsun. saçını maviye boyayabiliyorsun. bir erkek için atlayıp otobüse, şehirler aşabiliyorsun. lakin her şeyi bilmiyorsun tabi ki. hala öğreniyorsun. hala şaşırabiliyorsun -belki daha az. ama anlıyorsun. anladın. hayatı, geldiği biçimde kabul ediyorsun. briefly, dog days are over. can you hear the horses? because here they come.

Sorumluluklar Hala Az: 21 Yaşında Olmak

öyle çok abartılacak bişey değildir bu durum sevgili 21likler. 18 ile 21 arasında çok fark yoktur yani. hala hava güneşliyken parkta sokaklarda oturabilir, tepeden facebook fotoğrafı çekebilir, sokakta atlaya zıplaya yürüyebilir, görgüsüzce bağırarak kahkahalar atabilirsiniz, sevgilinizden ayrıldığınız için sokakta ağlayabilir, yeniden barıştığınızda hemen ilişki durumunuz güncelleyebilirsiniz..saatlerce internette sörf yapabilirsiniz. gece uyumayıp okula gittiğinizde “gece hiç uyumadım yaae” diyebilirsiniz. “sabah iki bira çaktım da geldim kanka kokuyo muyum baksana bi” triplerine girebilirsiniz.ve buna benzer bi çok şey daha işte..

kimse size “21 yaşında kocaman kız/erkek napıyo bu allah aşkına” diye bakmaz.bilirler ki 21 yaşındasınız.. sorumluluk yükünüz az.
kafanıza göre takılabilirsiniz yani.

22 Yaşında Olmak

kafa karışıklıklarını çözmek için seni zorlayan, en istenmeyen yaş. artık çocuksu şımarıklıkların yeri değil der gibi.

eğer ne yapacağınıza dair, hangi işte çalışmak istediğinize dair, hatta hangi şehirde yaşamak istediğinize dair bile en ufak bir fikriniz yoksa 1 ay sonra 22 olmak istemezsiniz.

çünkü hayallerinizdeki 22 bundan çok daha farklıdır. 17-18 yaşlarında, hayatının en havai zamanlarında bile ne yapmak istediğini çok iyi bilip, bu yaşa girerek gerçekleştirme zamanı geldiğinde sudan çıkmış balık gibi sağa sola bakınmak da sanıyorum hayatın bana yapmayı çok sevdiği o şirin şakalarından biri.

ve ben gerçekten artık ne istediğimi hiç ama hiç ama hiç ama hiç bilmiyorum. yıllar da geriye gitmeyeceğine göre sanırım hep olmaktan çok korktuğum, bulabildiği bir işe girip hayatını sürdürmeye çalışan ve birden 38 yaşında ne yapıyorum ben diye uyanan bir kadın olucam.

benim hikayem böyle olmamalıydı.

23 Yaşında Olmak: Napıcam Lan Ben?

özel sektör mü? azıcık daha kpss mi kassam? peki ya yüksek lisansa ne dersin piremses? çalışırken yüksek lisans mı? yoksa direkt öyp ile olaya mı dalsam? sahada mı geliştirsem kendimi? klinik deneyim mi? daha yeni mezun oldum cv’ye ne yazayım lan? anca stajları yazarım. yer mi ki? denicez. ha? efendim anne söyle? ne evliliği anne bir dur. yurtdışına kapak mı atsam? şöyle çok çirkin olmayan mayışlı biriyle evlenip oturumu alıp vınn. efendim anne? çükünü kestiriveririz anne nolcak. neyse ne diyodum hah yurtdışı. anaa yurtiçi kargodan mezuniyet elbisem gelecekti. dur ariyim onu bi. hangi şehre gitsem? tamam her yerde para var da şöyle gezip eğlenebileyim de. yaşım 23 lan. akşam eve gelip kucağımda meyve tabağıyla dizi mi izlicem sanki. şehir önemli şehir. a-a! bu ne lan. kulağımdan bişey geliyo. bu sızıntı ne? aha. beynim aktı…

işte bu sikko bunalımların alevlendiği dönemlerin yaş adıdır 23.

Derin Bir Hass*ktir: 24 Yaşında Olmak

derin bir hassiktir çekilen yaş. ‘hassiktir be’. ’19’un üzerinden 5 yıl geçti mi gerçekten ya’ diyorsan. yaşın sorulunca 21 diyorsan hala. ya da en kötü 23.

klube hoşgeldin.

herkesin birbirinden kopmaya başladığı. duygunun ve şehvetin, mantığın arkasında ezildiği. erkeklerin ‘helal süt emmiş’ bir kız, kadınların ‘kariyerli, iyi kazanan, düzgün bir tip’ aradığı, bulduğu anda vakit geçirmeden evlendiği. herkesin deli gibi geçim derdine düştüğü. metalci arkadaşınızın kpss’ye hazırlandığı, partilerden ayrılmayan sarışın afetin sıradan bir tiple nişanlandığı, hoşlandığınız kızın ‘yalnız ben artık ciddi bir şeyler arıyorum’ dediği, birayı azalttığın, artık hamburger yemediğin, hatta belki spora başladığın, hatta yer yer viski tattığın, stresten dişlerini sıkarak uyandığın, insanlara sarılmak yerine tokalaştığın, tatsız ve ruhsuz sevişmeler yaşadığın, öpüşürken gözlerini açtığın, görevini yapıp kenara çekildiğin bir yaş 24.

şimdi otur düşün, tasarla bakalım. yapacağın her hareket önümüzdeki 50 yıla damgasını vuracak. iş mi değiştirdin, o kariyerde kaldın, tek kurşunun var. gittin birinden mi hoşlandın, evliliğe gidebilir, gitti mi? sıçtın. değiştirme imkanın yok, ya da zor. götün yiyorsa tasarla, uygula. yiyorsa hareket et bakalım.

yahu insan 3-4 sene öncesini bu kadar özler mi? ne saçma *mk.

26 Yaşında Olmak

yeni bir yaşa giren birinin yazabileceği bir başlığı bulamadığım için girdiğim yaş olan 26’nın altına bir şeyler karalamanın uygun olabileceğini düşündüm. izninizle:

çeyrek asrı geride bıraktım, 27 yaşında ölen starlara 1 senecik daha yaklaştım. bu bir seneye 2 single, 1 uzun metrajlı film, 3 anadolu turnesi sıkıştırmayı düşünüyorum. hehhh, güldürme çocuk. 1 senelik ömrün kaldı, gez dolaş eğlen, seni bekliyorum öptüğüm yerde dese azrail; ”önümüzdeki 1 sene o kadar yoğunuz ki başımı kaşıyacak vaktim yok, çok çalışmam lazım, bilgilerinize” deyip cc’ye allah’ı, bcc’ye de müdürü eklersin.

sigaram, kokom, otum yok. alkol desen, kim yataklara düşmüş şuncacıktan. kumar hiç bilmem, ki iddaa hiç oynamadım, hatta elime geçen tek kupon babamın oynadığı sayısal lotolar, onu da teleteks’ten sonuçlara bakarken elime alıyorum. yemekleri tuzlu yemem. sadece sabahın ilk çayını ağzım tatlansın diye şekerli içerim, diğer sıcak içeceklerime şeker atmam. bununla beraber biraz böbrek taşım, mütemadiyen burun akıntım ve tatlı bi baş ağrım var. gözlüksüz göremediğim, gözlüğümü bulamadığımda da emekleyerek gözlük aradığım bir gerçek.

bana çok konuşmuyorsun, çok sessizsin, dinlemiyorsun diyorlar. 26. yaşımda da demagoji, küçüksemecilik ve samimiyetsizliğin olduğu her ortamda suskunluğumun ve somurtkanlığımın devam edeceğini cânı gönülden umuyorum. prosedür gereği ve bir iki güzel hatıranın hatırına bunlara katlanıyorum.

26. yaşımda da sokaktaki her kedi ve köpek benim kedim, köpeğim; her bebek benim bebeğim. onları siz de sevin. başlarını okşayın, gülümseyin. kedilere pisi pisi, köpeklere moh moh, bebeklere de abiiiiiiim ablaaaaaam diye seslenin. karıncaları ezmeyin, lamalara tükürmeyin, horozları dövüştürmeyin, ayıları oynatmayın. gül dikin ellerinizin değdiği yere, atlara su verin, daha bir sevin dağları.

seviyorsanız konuşun, hiç ayrı kalamıyorsanız evlenin. hediye olarak saksı çiçekler alın, onları birlikte besleyin, büyütün. çocuk yapın çocuk. güzel isimler verin bebeklerinize. benim oğlum olsa bir adına da münir korum mesela. kızım olursa da nihal ya da yonca, belki zarife. annesi ne der bilmem ki, vardır aklında onun da isimler. konuşuruz.

barbunya, biber dolması, karnabahar, mantar, kapuska, bezelye, taze fasulye, yumurtalı ıspanak, havuçlu sulu patates gibi yemekleri çok seviyorum. umarım bunları son nefesime kadar yiyebilirim. etsiz yapın şunları lütfen. sebze yemekleri etsiz güzel. dışarıda yediğim hiçbir yemek annemin yaptığı yemek kadar güzel olamadı. ben razıyım dışarılarda doymamaya; annem çok yaşasın, çok eli ayağı tutsun, yapsın yine en güzel yemekleri.

26 senede konuşacak bir şeyler birikti, anlatmak isterdim. araya bi vtr girip yaşamımdan kesitler izletmek isterdim. çay koyup sizleri de dinlemek isterdim. ama ocakta yemeğim var, gitmem lazım.

benim adıma son sözü orhan veli yazacak, ezginin günlüğü söyleyecek. ben zaten en çok orhan veli gibi yazar, ezginin günlüğü gibi söylerim:

”bakakalırım giden geminin ardından;
atamam kendimi denize, dünya güzel;
serde erkeklik var, ağlayamam.”

20’li Yaşların Aralık Ayı: 29 Yaşında Olmak

önce kelam vardı, sonraysa mirkelem. mirkelam buyüzden ben gece ben diyerekten sokakta siyah takım elbise ile tabakhaneye birşeyler yetiştirirmiş koştururdu ki söyle bir geriye baktığın vakit 15 sene geçmiş. 15 sene bu çocuk oyuncağı değil.

peki 29 sene, çocuk oyuncağı mı? hayır o da değil. peki nedemektir 29 sene? birileri için mikroskopik bir zaman ama bu yaşta olan biri için bir değil bir kaç ömür.

gelişen teknolojiler sayesinde yaşama alışkanlıklarının çok hızlı değiştiğinden dem vuracak değilim. hele ki bu çağda en kabadayı bir olgunun 5 sene ömrü olduğunu falan filan hiç söylemeyeceğim gerek yok.

29 yaş 20’li yaşların aralık ayıdır. kişinin üçüncü milenyumundan önce ki yılbaşı hazırlıklarıdır. artık işlerinin yoluna koyması gerektiğini ve ihtiyarlık çanlarının çalındığı bir yaştır.

nesnelere ve olgulara kafa tutmaktansa boş ver abi dalgana bak denilip bir gözü kapalı yaşamaktır. aptallara kendi haline bırakıp yoluna devam etmekdir.

deneme yanılmaların son kıvılcımlarının çakıldığı insanın artık sınırlarını ve yeteneklerini iyi bildiği ve bunları esnetmektense sadece korumaya başladığı yaştır 29 yaş.

hayatın bir yaz tatilinden daha kısa olduğunu ne ihtiyar ne de çok yaşlı olunmayan bu yaşta lükslerdense sadece ihtiyaçları gidermek için yaşar insan oysa.

bütün kapılardan geçildi gidebilecek heryere gidildi, bütün meyler içildi kazanıldı kaybedildi kaybedilenler geri alındı tekrardan gönül rızasıyla kaybedildi vesaire vesaire.

denilebilecek daha birşey yok e.e. cummings’in kelamından gayrı; seni diğerlerinden farksız yapmaya tüm gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir.bu savaş başladı mı, artık hiç bitmez..

30 Yaşında Olmak

20’li yaşlar en heyecanlı olduğunuz zamanlar.

her şeyi muhtemelen ilk defa tattığınız ve ilklerin hep heyecanlı olmasından kaynaklı bir güzelliktir 20li yaşlar.

çoğu kişi, ilk ciddi ilişkisini yaşar, ilk buhranını, ilk seks deneyimlerini, ilk cilveleşmelerini, ilk yalnız kalışlarını, ilk defa ayaklarının üzerinde duruyor oluşunuz, ilk kendi eviniz, ilk kazandığınız para, ilk iş deneyiminiz.

kısacası 20li yaşlar ilklerin yaşıdır ve onların heyecanı, hevesi vardır. hayallerin yaşıdır 20li yaşlar o yüzden asla unutulmazlar ve hem çok güzel hem de çok özeldir.

30lu yaşlar ise, çoğu ilki yaşadığınız için keyif yaşıdır, aynı zamanda deneyim. bir çok şeyi deneyimleme fırsatınız olmuştur ve planlarsınız. ilginçtir planlardan da keyif almaya başlarsınız belli bir zaman sonra.. keyif almaya bakarsınız, çünkü deneyimlemişsinizdir artık. seksi skor amaçlı yapmazsınız mesela, muhtemelen birlikte zaman geçirmekten keyif aldığınız kişiyle evlenirsiz, paranızı ihtiyacınıza ve keyfinize göre harcarsınız.
müzikten keyif alırsınız, okuduğunuz kitaplardan,seyahatlerinizden çünkü artık çok farklı tarzları deneyimlemişsinizdir, seçim yapabilirsiniz. içkiyi sarhoş olmak için değil keyif için içersiniz.çünkü bilirsiniz ki hayat akıp gidiyor, o yüzden zevk alınmalıdır hayattan.

30 biraz da endişeli bir yaştır. 20’den farkı da buradadır. 30’unuzda biraz endişelenirsiniz, hayatınız için.zamanın çabuk geçtiğini fark ettiğinizden biraz da 40’ı düşünürsünüz. 20’lerde elinizde olan her şeyi o anda tükettiğinizden, 30’da birazda tutmayı öğrenirsiniz.

30 sorumluluk demektir. çoğumuz bu yaşta anne-baba oluruz. en büyük sorumluluk omuzlarımızdadır artık. onun da keyfine bakarsınız. çünkü hayatta sevgiye dair ne varsa zirve noktasıdır çocuk. sonsuz bir sevgiyi, hoşgörüyü deneyimlersiniz 30’unuzda, zevklidir. bir gülüşe bir ömrü ciddi ciddi adayabileceğinizi fark edersiniz.

30 artık bir çok şeyi ertelememeniz gerektiğinin farkına varıldığı bir yaştır. zaman hızla akıp gidiyor ve siz onu tutamıyorsunuzdur. o yüzden daha bir farklı süzersiniz yaşadıklarınızı. bu yüzden etrafınızdaki insanlar azalır belki de, sadece sizin olan anları birlikte yaşamak istediğiniz insanlarla yaşarsınız. istediğiniz ne varsa gerçekleştirmek gerektiğinin farkına varırsınız, yaparsınız da artık.

çocukluğunuzu özlemektir 30. çünkü artık sizden uzaktadır. 20li yaşlarda dün gibi gelen ve burun kıvırdığınız çocukluğunuza uzaktan el sallarsınız. eski fotoğraflar daha bir önem arz eder sizin için.

yorulmaktır biraz da 30. çünkü daha çok özverili olmak zorundasınızdır artık. belki bir eş ve çocuk, hiç olmazsa yaşlılık, beyninizin bir köşesinden “hey buradayım” der. biraz daha çok çalışırsınız, yorulursunuz… hayatı kaçırmamaya çalışmak önemlidir bu noktada…

karar vermek ve uygulamaktır 30. ciddi kararların alındığı ve uygulandığı. hayatınızın geri kalanını etkileyecektir muhtemelen.
belki sonraları da alabilirsiniz bu kararları ama çoğunluk 30’larda verilir bu kararlar.

ahkâm kesmektir 30. şimdi benim yaptığım gibi. büyüdüğünüzün farkına varırsınız. geçmişinize bir şeyler öğütlersiniz. bazı şeylerden ders çıkarmışsınızdır ama bazı şeyleri daha yaşamamışsınızdır. muhtemelen 40’ındaki siz de 30’undaki size ahkâm kesecektir. olsundur neyle karşılaşcağınızı bilmediğiniz, akıp giden bir ırmak gibidir hayat.

korkmamaktır 30. 20li yaşlarda uzak gelen, hep korktuğunuz o eşiktir. fark edersiniz ki korkacak bir şey yokmuş. o yüzden daha az korkarsınız hayattan. öldürmeyen şeyin güçlendirdiğinin farkına varırsınız.

kısacası dostlar her yaşın ayrı güzelliği, hayatın farklı bir tadı var.
30’da böyle bir şey işte. dilinize vursa da çoğu zaman 40’lara en azından selam ederek biri şeyler daha iyi anlamak, anlamaya çalışmak, dünyaya, hayata kulak kabartmak onu dinlemek, dinlemeyi öğrenmek belki de 30.

30larımı seviyorum ve 30larımı seveceğim. 40larımı 50lerimi ve sonralarını da.
ve güneşli bir günde, artık ihtiyarlamış kemiklerimi ısıtmak için güneşe çıktığımda gökyüzüne bakacağım, torunlarımı, çocuklarımı seveceğim,
sevdiğim insanlara teşekkür edip, kötü de olsa yaşattığı güzel şeyler için teşekkür edeceğim hayata. son bir yudum daha alıp içkimden, tekrar bakacağım gökyüzüne, teşekkür edip ayrılacağım hayattan, son kez sevdiceğimin yeşil gözlerine bakarak.

bunu istiyorum hayattan, çok fazla görmez umarım.

kim bilir belki de, en sonunda ne istediğini öğrenmektir 30.

Yolun Yarısı: 35 Yaşında Olmak

insan 10’lu yaşlarda o günlere gelebileceğini hiç düşünmüyor. “yok artık, ben de mi?” diyor. tıpkı kendini ölümsüz sandığı gibi. 30’a yaklaştıkça ciddileşiyor. sanki 30 olunca hayat birden değişecek. sen evde otururken bir anda kendini başka bir yerde, başka bir hayat yaşarken bulacaksın, gibi geliyor. o kadar saçma 30 yaştan beklentiler. ne olacak 29’da neysen 30’da da osun. hatta aynı çizgide devam edersen 35 de 40 da hepsinde aynısın.

değişen şeyler de var tabi. insana, hayata bakış değişiyor ilk başta. önceliği kendine verir oluyorsun. bekarsan eğer, kendi isteklerin diğerlerininkinden önce gelmeye başlıyor. bencilleşiyorsun. evliysen eğer, sorgulamaya başlıyorsun yaşadığın hayatı. “mutlu muyum? ” diye sormaya başlıyorsun. kendinle daha çok bir şeyler yapmak istiyorsun. kendine zaman ayırmak, kendinle vakit geçirmek. gördüğün ölümler, hastalıklar seni daha çok istediğin gibi yaşamaya teşvik ediyor. cesaret edemediğin şeylere cesaret ediyorsun, ertelediğin şeyleri yapıyorsun. anlıyorsun çünkü, fırsatının bir daha olamayabileceğini. gerçeklerle yüzleşiyorsun en çok da.

en güzel hediyesi ise senelerdir biriktirdiğin insanlar oluyor. anne babana eskisi gibi kızamıyorsun. daha ne kadar seninle olacaklarını kestiremiyorsun. hayatın gerçekleri kayıplarla daha da yüzleştiriyor insanı. kimsenin ölümsüz olmadığını iyice fark ediyorsun. eskiden boş kalsın diye uğraştığın evinde ses arar oluyorsun.

36 oldum bu sene. ne zaman ölürüm, ne kadar daha yaşarım bilmiyorum. ama bildiğim, bir gün güneş yine doğacak ama ben o gün göremeyeceğim. her an, her dakika keyifle yaşamayı seçmek için bir sebebim var. yaşamak güzel, sırf güneşin doğduğunu görebilmek için bile.

Bilinen Dünyanın Yok Oluşu: 40 Yaşında Olmak

ağustos ayında olmaktır.

bildiğiniz dünyanın yok olmaya başladığını görmektir.

etraftaki acayip tavırlı insanların nereden çıktığını anlamaya çalışmak, söylemesenizde, “bizim zamanımızda böyle tipler yoktu” diye düşünmektir.

bilinçaltınızda ölümsüz sandığınız insanların tek tek öldüğünü görmektir.

amca / teyze diye hitapların çoğalmaya başladığı yaştır.

çocukluğunuzdan beri duyduğunuz, okuduğunuz, “x e çare bulundu, insanlar 150 yaşına kadar yaşayacak, 2015 te uçan arabalar” vs. nin bullshit olduğunu anlamak istemesenizde iyice anlamaktır.

en kötüsü, insanların hatta akrabalarınızın sandığınız gibi olmadığını anlamak olacaktır. göründüğü gibi olmayan sevgililer, içten pazarlıklı dostlar ı fark ettiğiniz ya da daha erken uyandıysanız, o anıların sızısının arttığı yaştır.

bir zamanlar “ölümden korkmuyorum” dediğinizi hatırlayarak acı acı tebessüm ettiğiniz yaştır aynı zamanda.

en olumlu yönü şudur; artık iyi-kötü insan farkını daha iyi anlayabilirsiniz. bu özelliğiniz gittikçe gelişecektir. az sayıdaki iyi insanlarla, uzun bir ömür sürmeye çalışma zamanıdır.

50 Yaşında Olmak

sevginin tüm yaşamın anlamı olduğunu, insanı üzmenin günahla eşdeğer olduğunu, yaşamın çok değerli olduğunu anlaşıldığı yaş.

ilk yirmi yılı hiç bir şey anlamadan aileye topluma kendini kanıtlamakla,
ikinci yirmi yılı iş güç çoluk çocuk aile içi çatışmalarını idare etmekle,
on yılı ise artık olgunlaşmak ve sevginin salt sevginin değerli olduğunu anlamakla geçer.
elli yaşındaki insan artık önünde tüm gücüyle yararlı olabileceği en çok on ya da yirmi yılı olduğunu çok iyi bilir.

ve arkasını dönüp baktığında geçen elli yılın hızından ödü kopar. önünde kalan yirmi yılında bu hızla geçeceğini çok iyi bildiğinden sevginin önemini anlar.
mutlu olmanın, mutluluk vermenin yaşamın gerçek yüzü olduğunu gerisinin hikaye olduğunun farkına varır. ve yaşamında sevgiden başkasına yer vermez.
kısacası elli yaşında olmak mutluluğa açılan kapının keşfedilmesidir.

kaynak: ekşisözlük