Kadınların fısıltılarını yazan adam; “Akrep Kadını-Gün Doğmadan Şantiye” – biliyomuydun.com

Kadınların fısıltılarını yazan adam; “Akrep Kadını-Gün Doğmadan Şantiye”

Kadın 21 Ocak, 22:40'de eklendi

Bir akrep kadını olarak hem sert ve güçlü görünmeyi hem de aynı zamanda gerektiğinde onun altındaki dişiliğimi sezdirmeyi hep başarmıştım.

Mimar olarak, erkek ağırlıklı bir sektörde ve ortamlarda çalıştığım için, o sert görünüşüm iş yaptırırken avantaj olurken, gizliden giyimimle, tavırlarımla sezilen dişiliğim ise üstlerimden bir şey isterken avantaj oluyordu. Patrondan veya genel müdür yardımcısından sağladım imkanlar ilede ekibi kolay motive ediyordum Bu sayede sürekli benle çalışmak isteyen sadık bir çekirdek ekibim bile oluşmuştu.

Daha önce pek çalışmadığımız bir bölgede,  yeni bir projeye başlamıştık. Yeni çalışmaya başladığımız taşeronlar ya bir şeyden şikâyet etmeye, yada daha vadesi gelmemiş paralarını şu ya da bu neden erken almak için şantiyedeki ofise gelip duruyordu. Her ne kadar benim çalıştığım bölüm bu konulara bakmasada gelenler rastgele dolu gördükleri odaya dalıyordu.

Tam çalışmaya başladığım sırada çalıştığım bölüme o girdi. Yanlış gelenleri kovalamaya alıştığım için yüzüne bakmadan;

“-Muhasebe bölümü, diğer tarafta ama bugün ödeme günü değil” diye çıkıştım”. Bir kabulleniş cevabı veya ters bir cevap beklerken etkileyici bir ses tonundan çıkan

“-Ben muhasebeye gelmedim, bu aşamadan sonra beraber çalışacağınız teknik yüklenici firmalardan biriyim” kelimeler ile adeta biri kolumdan tutuyormuş gibi çekildim. Başımı kaldırıp ilk baktığımda içeri giren adam fiziksel özelliklerinden önce karşısındakinin içine sıcacık bakıp, zırhını eriten yeşil gözleri vardı.  Çok yapılı olmasa fiziği fena değildi ve yakışıklı sayılırdı. Bir yandan kırdığım potu temizlemek istiyordum öte yandan ben bir çift göze ve bakışla yumuşayacak kadın değilim mesajını vermek istiyordum.

“-Bana geleceğinizin bilgisini kimse vermedi, sanırım bir kaç hafta önce geldiniz” dedim

“-Gelecek hafta başlayacağız ama ben hep daha önce gelip keşif yaparım. Şantiye de olsa ofis ortamım için belli standartları kurmaya çalışırım. Ama burada durum fena değil. Neyse ben ekiplerin yerlerine ve işlere bakmak için şantiye şefinin yanına geçiyorum. ” diye arkasına dönüp çıkacakken dönüp tekrar o bakışlarından attı.

“Bu arada ben Mert, tanıştığıma memnun oldum “ diyerek yoluna devam etti.

Şantiyelerdeki az sayıda kadından biri olunca, biraz kendine güvenen mühendisin veya müteahhittin hemen muhabbette girme, samimiyet kurma çabalarına alışıktım ama işine odaklanıp, adını bile son anda söyleyen bir adamla pek karşılaşmamıştım. Akşama kadar kim olduğuna ve şirketinin hangi işleri yaptığına baktım.

Şantiye şehir dışında olduğu için, her gün şehre gitmek yerine çoğu zaman yakındaki bir misafirhane de kalıyordum. Biraz bakımlı bir kamu misafirhanesiydi, çift kişilik parasını verip tek kalıyordum ve kalmadığım zamanlarda ise bavulumu emanete alıyorlardı. Yollar kötü olduğu için o gece de kalmaya karar verdim. Esas sürpriz ise Mert’i orada bizim şantiyeden birkaç kişi ile yemek yerken görmem oldu.

Onlardan uzakta bir masaya oturup ben de yemek sipariş verdim. Tam yemeğe başlayacaktım ki, şantiye şefi on mühendis arkadaşım, katılmam için davet etmek üzere yanıma geldi. Erkek Fatma olarak yanlarına mı otursam yoksa  “ben iyiyim” deyip ret mi etsem bilemedim.  Ama Mert’i biraz yakından incelemek fena olmayacaktı.

“-Siz yemeğe başlamışsınız, erkek erkeğe biraz muhabbet edin, ben çay zamanı size katılırım” gibi ara bir çözüm buldum. Bir yandan yemeği yerken diğer yandan göz ucuyla onu izliyordum. Rahat ve kendinden emin tavrı dikkat çekiciydi. Öte yandan, bizim şirkettekiler bu kadar hızlı samimi olmasına, içten içe sinir olmuştum. Klasik, işleri doğru güzgün yapmak yerine, ilişkileri ile götüren bir tip diye düşünmeye başladım.

Çaylar masaya gelince ben de yanlarına geçtim. İşler hakkında giden sohbete idareten “ hı, hı” veya “tabi, tabi” gibi düşünülmeden çıkartılan kafa sesleri ile eşlik ediyordum. İşler konusu eşlere geldi. Şantiyede çalışmanın, evden uzak olmanın zorluğu veya keyfi ile konuşmalar dönüyordu.

Biraz önce anlattığı hikâyelerle masayı esir alan, espriler yapan adam sessizliğe gömülmüştü. Bir kadın olarak benim yorumumu sorduklarında

“-Ben bekârım, yorumum ne kadar sayılır bilmem ama her gece dizimin dibinde olan bir koca istemezdim sanırım. Ara sıra ayrı kalmak, kendinle kalmak özlemi arttırıp uzun ilişkilerde faydalı olabilir” diye bir yorum yaptım. Diğerleri gülerek

“-Keşke, bizim hanımlarda böyle düşünse, şimdi aramaya başlar, biz yavaştan kalkalım “ diyerek hareketlendiler. Mert ise hiç yapacak bir işi yokmuş gibi yerinde oturuyordu.

“-Sizinki pek aramıyor galiba” diye takıldım

“-Bu aralar aramaz, evleri ayırdık. Boş verin uzun konu bunlar”. Diğer Mert’e şaka yollu birkaç takılma sonrasında masadan kalktılar. Masada Mert, ben ve çaylar kaldı.

Havadan sudan, her şeyden ve hiçbir şeyden uzun uzun konuştuk. Tek konuşmadığımız konu, ilişki mevzularıydı. On bardak çay içecek kadar uzun bir süre koyu sohbete devam ettik. Damarlarımızda yeterince çay dolaştığı ve saatin geç olduğuna karar verip ayrıldık. Misafirhane yönetimi tesisin katlarını kendince haremlik-selamlığa çevirmişti. Bir kattaki odalar erkek misafirlere, diğer kat ailelere ve en üst kat ise kadın misafirlere veriliyordu.  Aşağı yukarı aynı konumdaki ama farklı katlarda ki odalarda kalıyorduk.

Gece uyku ile uyanıklık arasında bir yerde kendimi buldum, karanlıkta gizlenmiş, bir vücut karaltısı içinde bir çift yeşil gözü beni izliyordu. Odamda bir yabancı olması normalde beni korkutup, çığlık atmama neden olacakken, sessizce paralize olmuş yatıyordum. Hiç bir şekilde korku hissetmiyordum.

Fısıltıyla emir kipiyle bana “dudaklarına dokun” diyordu. Parmaklarımı dudaklarıma götürdüm.

“-Em onları ve sonra bırak ıslak parmakların vücudunda yolunu bulacak”.

Parmaklarım onun komutları almış iz sürücüler gibi önce gezinmeye başladı. Ellerimden biri göğsüme doğru yol alırken diğeri daha aşağılara inip karnımda durdu. Göğsümdeki elimin parmakları, hafifçe göğsümü kavrarken, havaya kalmış işaret parmağım göğüs uçlarının çevresindeki halkayı okşuyordu.

Göbeğimdeki elin parmakları ise hafifçe göbek deliğinin çevresini okşuyor, ara sıra kasıklara inen hareketler yapıyordu.

“-Korkma, serbest bırak elini, bırak bildiği yere gitsin, ben de parmaklarımızı buluşturmaya geliyorum” diye tekrar fısıldadı.

Elim aşağılara, kilotlumun üstüne inerken, karanlıkta parlayan bir çift yeşil göz bana doğru yaklaşmaya başladı. Hafiften gamzesi olan çenesini seçebiliyordum ama geri kalanı tamamen siyah giyinmişti ve yüzünde anlının açık bırakıp, gözleri ve burnu kaplayan bir maske vardı.

Elleri önce örtünün altından ayaklarımı tuttu.“-Şimdi parmakların artık klit*risinin üzerinde gezsin” diye fısıldamaya devam etti.Parmaklarım adeta benim değil de, onun emirlerini dinleyen kuklalarmış gibi hareket ediyordu.

Önce klit*risimi, üstündeki örtüsü ile birlikte işaret ile orta parmağımın arasına sıkıştırıp aşağı yukarı hareketle dokunmaya başladım. Göğsümden gelen uyarılara ve bu dokunuşlara tepki vermeye başlayan klit*risim uyanmaya baladı. Üstünü örten dudakların arasından büyüyerek kendini göstermeye başladı. Klit*risim artık parmaklarıma daha fazla temas ediyordu.

Daha rahat kayması için parmaklarımın uçlarını dudaklarıma geri götürüp ıslattım. Islattığım işaret parmağım artık ucuyla klit*risimin üstünde dairesel hareketler yapmaya başladı. Bu sırada o bir eli ile ayağımı tutmaya devam ederken diğer ile yukarılara doğru çıkıyordu. Bacağımın içinde elinin sıcaklığını ve santim santim ilerleyen parmakları hissediyordum. Yukarı çıkan parmakları ile birlikte heyecanımda yukarı çıkıyordu. Elleriyle dizlerimi büktü ve önce ayak bileklerimin içini sonra dizlerimin içini öptü. Bacağımın içinde yukarı doğru çıkan eli birden benim elime dokununca irkildim.

Parmaklarımız kısaca birbirlerini tanıdıktan sonra beraber hareket etmeye başladı. Artık klit*risimi biri bana diğeri ona ait parmaklar arasında hareket ediyor, sırasıyla dairesel hareketleri, bir ben bir o yapıyordu. Orta parmağıyla ise zaman zaman v*jinamdaki ıslaklığı klit*risime taşıyordu. Parmaklarımız birlikte hareket ederken, yüzük parmağını yavaşça v*jinamın içine doğru itti. Parmağı da olsa, onu içimde hissetmek her an beni org*zma yaklaştırıyordu.  İçimdeki parmağını her büküp açtığında farklı bir yere dokunuyor, her farklı yerden ayrı bir haz geliyordu. Dizlerimden yukarı doğru dudakları da çıkmaya başladı ğı anda saçlarından yakaladım. Maskesini kaldırdım. Gördüğüm yüz akşam gördüğüm Mert’e aitti.

Rüyanın tam bu noktasında uyandım. Bir elim göğsümde bir elim külotumun içinde parmaklarım klit*risim ve v*jinamın üstündeydi. Hem şaşırmıştım, hem de içten içe keşke biraz daha uyanmayıp bari rüyada “org*zm” olsaydım diye kızdım. Yine de çok yakındım ve başka şeyler düşünerek ve birkaç dakikalık okşama ve dairesel hareketler sonrasında rüyadaki hazla karşılaştırılamayacak bir ufak bir org*zm oldum. Sanırım s*kste insanın bilincini bir yerlere bırakabilmesi hazzı arttırıyordu.

Bilinçaltımız hepimize oyunlar oyna bilirdi. Birkaç aydır hiç kimse ile beraber olmamıştım ve hormonlarımın birikmiş enerjisi dışarı taşarken kendine yüz olarak o gece gördüğü Mert’i seçmişti. Yine de şantiye de onu gördükçe yüzüm kızarıyor, mümkün olduğunca yanına yaklaşmamaya çalışıyordum. Böyle bir kaç hafta idare ettim. Ama artık neredeyse yan yana çalışır hale gelmiştik. Kaçtığım sohbetler yine başlamıştı. Kısa, esprili ve samimi.

Bir akşam iş çıkışı onu arabasında otururken gördüm. Dalmıştı yanına gittim. Mavi arabasında müzik diniliyordu. “-Neden gitmiyorsun” diye sordum.

“-Canım sıkkın, evle ilgili durumlar. Dönsem mi? Kalsam mı karar veremiyorum?” Fonda pek tarzına uymayan pop tarzı bir parça çalıyordu. Bu şarkının adını sordum.

“-Cennet” diye cevap verdi. “-Son zamanlarda bu parçaya taktım, bu biraz fazla pop –disco versiyonu, dur orijinali dinleyelim”. Ufak bir hareketle parçayı değiştirdi. Şimdi daha akustik bir versiyon çalıyordu. Özellikle parçanın sözleri güzel ve onun şuan hissettiğini tahmin ettiğim şeylere çok uyuyordu. “Kemale eren, kendinden versin” ve “Fikrim hevesimi alt etsin” sözleri hoşuma girmişti. Kim söylüyor bu parçayı diye sordum “Ahmet Enes” diye cevap verdi.

O anda kendine güven ve atak akrep kadını yönüm ortaya çıktı;

“-Kalacaksan yemekler benden, arabayı sürmek sendenç”

“-Nereye gideceğimizi sen tarif edersin” diyerek teklifimi kabul ettiğini belli etti. Ormanlık bir yoldan geçerek yaklaşık bir saat sonra deniz kenarındaki salaş ama her zaman taze balık ve rakının olduğu restorana geldik.

Sevdiğimiz filmlerden konuşmaya başladık, belli bir süre sonra aşk filmlerine sıra geldi. Ben favorim olan

“-Sil baştan-Eternal Sunshine of Spotless Mind” diye cevap verdim.

“-Yani gerçek aşkı hafızanı sildirsen bile unutamazsın diyorsun” diye bana takıldı.

“-O zaman senin favorin neymiş öğrenelim?  Sen söyle bakalım.”

“-Benim favorim “Gün doğmadan-Before Sunrise. Sırf o film için Viyana gittim” diye yanıtladı.

“- Gerçekten favorinmiş,  ama filmi hatırlayamadım” diye cevap verdim.

“-Ethan Hawke oynuyordu. Biraz eski bir film, trende şanseseri tanışan çiften, erkek olan ertesi gün uçağa bineceğini ancak parası olmadığından sabaha kadar Viyana caddelerinde dolaşacağını söyleyip, o tren ile Paris’e dönen kızından onla sabaha kadar kalmasını istiyor ve trenden inmeye ikna ediyor” diyerek filmi bana özetledi .

” –E sonra ne yapıyorlar?”

“-Şehri geziyorlar, içiyorlar, bol bol sohbet ediyorlar ve en sonunda sevişiyorlar” diye sözünü bağladı. “-E hani parası yoktu, otele nasıl gidiyorlar? ”diye muzipçe bir soru sordum.

“-Parkta sevişiyorlar canım. Türkiye’de pek yapamazsın, olsa olsa ıssız orman yollarında olur, ama orası Viyana işte”

“-İşte özellikle bu kısmı güzelmiş. Böyle bir gece yaşamak isterdim” diye yanıtladım.

Sohbet etmeye, yemeğe ve içmeye devam ettik. Sıra filmlerden şiirlere gelmişti. Ben Nazım Hikmet’in “Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey” diye başlayan şiirin favorim olduğunu söyleyip, ezberimden okudum. O da daha önce duymadığım “Sevme Beni Sevme” şiirini okudu. Şiir 16. Yüzyılda yaşayan bir John Wilbye adlı bir İngilize şaire aitti ve Mert, kolejde okurken derste ezberlemişti İngilizcesini. Türkçesi “Sevme beni göze güzel gözüken görkemim için, Sevindiren gözüm ya da yüzüm için” diye başlıyordu. İşin içinde gözler olunca hafiften bir tebessüm ettim.

Saat ilerlemiş, gece diye geçen saatlere gelmiştik. Mert araba kullanacağı için fazlada içmediğinden dönüşe geçme vakti gelmişti. Yola ilk çıktığımızda, yine pek bilmediğim ama sonra sesinin tonunu yumuşaklığını hoşuma giden Eflatun adlı şarkıcıdan “Şarap” çalıyordu. Alkolün verdiği cesaret ve parçanın içindeki “İğne atsan yere düşmez tenhaların var kalbimde” sözü beni önce sarstı sonra da  “Biz seninle bir salkımın iki âşık üzümüyken Başka şişelerden şarap olmuşuz” sözünden aldığım ilham ile “-İkimizin de yarın sabaha kadar gidecek yeri yok, buna Gün Doğmadanın şantiye versiyonu demeye ne dersin?” diye sordum.

Hiç düşünmeden sorduğum, adeta bilinçaltımdan fırlayan bu sözlere şaşırmıştım. Gerçekten de filmdeki gibi işten çıktığımızdan beri, baya uzun süredir geziyor, yemek yiyor ve sanattan konuşuyorduk ama ya devamı nasıl olacaktı?  Muzip bir gülümseme ile;

“-Fena fikir değil ama park sahnesi ne olacak? ”diye sordu.

“-Bilmem, olur mu olmaz mı” diye toparlamaya çalıştım.

Dönüşte yine ormanlık yoldan geçiyorduk. Gecenin çökmesi ile farlarımızın ışığı bir tek delip geçiyordu kol kola girmiş ağaçların yaprak aralarını. Şehre yaklaştığımız bir noktada, Mert yavaşlayarak ara bir yola girdi ancak çamur ve zemin nedeniyle daha fazla ilerleyemeyeceğine kadar verdi.  Ağaçlar arasında şehrin ışıkları gözüküyordu.

Mert bana dönüp, “Gün doğmadan filminde bu aralar ilk defa dönme dolapta öpüşüyorlardı, bulabildiğim en yüksek nokta burası” diye güldü. Kollarını bana sarıp, benden gelecek hareketi beklemeye başladı. Tam benden umudu kesip hafifçe bana doğru eğilmişken, beklenmedik bir çeviklikle ben onun üzerine doğru gövdemi yatırıp, dudaklarını dudaklarımla yakaladım.

Dudaklarımız, karanlıkta adeta termal kameraları varmış gibi sıcaklıklarından birbirini buluyordu. Uzun ve sıcak bir öpüşmeyi birbirilerimizin vücutlarını keşfettiğimiz, ellerimizin gece gezmeleri takip etti. Kazağımın içine soktuğu elleri sırtımda, belimde geziyor, parmak uçları boynumdan inen saçlarımda dolanıyordu. Bense boynunu, kulaklarını okşuyor ve fiziksel olarak da çalışmaktan gelişmiş omuzlarını hafifçe sıkıyordum.  Filmde bu sahneden sonra gezmeye devam ediyorlardı ama ben kesinlikle bundan daha fazlasını istiyordum.

Bacağımı bir balerin gibi açarak, onun olduğu koltuğa doğru geçtim. Kucağına oturduğumda artık onunda istek ile sertleşmiş pen*sini de hissedebiliyordum. Biraz önce sırtımda gezen eller artık omzundan aşağıya inerek sutyenimin üzerinden göğüslerimi okşuyordu. Göğüs uçlarım onun org*zma giden reaksiyonun, başlatması için basması gereken bir düğmeymiş gibi, dikleşerek dokunulmayı bekliyordu. Ben de elimi gömleğinin içine sokmuş artık onun kaslı göğsünü okşuyordum. Kendine iyi bakmamaktan oluşmuş kaslı vücuduna uymayan, biraz bir göbekli  hali vardı. Ama gözleri bunların tümünü unutturacak kadar derindi. Nitekim kafamı kaldırım yüzüne baktığımda tıpkı rüyamdaki gibi gözleri karanlıkta bile zümrüt gibi parlıyordu.

Sutyenimin askılarını sıyırıp, onları kısmen özgür bıraktı. Özgür kalan göğüslerimin uçları artık onun baş ve işaret parmakları arasında hapis olmuştu ama şikayetçi değildim. Beni kucağında iyice yukarı çıkartıp kazağımı çaprazlamasına sıyırıp, sağ göğsümü öpmeye başladı. Kotumun arka bel boşluğundan soktuğu, diğer eliyle ise  kalçalarıma dokunuyordu. Kalçalarımı kavrayan güçlü elini hissetmek, daha aşağılara uzanan parmaklarının dokunuşlarından dalga dalga gelen haz , son mantık kalemin duvarlarını, kumdan bir kaleymiş gibi yıkıp geçiyordu.

Keşke etek giyseydim diye düşünüm. Ona sarılmadığım diğer elimle deri pantolonumun düğmelerini açıp biraz aşağıya sıyırdım. Artık kalçalarımdan başlayıp, v*jinam ve klit*risimi gizleyen vadi, onun ellerinin keşfetmesi için hazırdı. Artık bir eli rüyamdaki gibi klit*risimin üzerindeydi. Elini yakalayıp, işaret parmağını  kenara çektiğim külotumun altındaki klit*risimle buluşturdum. Parmağının çizdiği geniş daireler, klit*risimden başlıyor ve hali hazırda ıslanmış v*jinamın girişine kadar iniyordu. Parmağı her v*jinamın girişine geldiğinde bir parça kayganlığımı alıp, klit*risimin üstüne bir sos gibi yayıyordu.

Deri pantolonumu aşağıya indirmem, cinsel organımı daha ulaşılır hale getirmişti ama bacaklarımı yeterince açamadığımdan beni kısıtlamıştı. Tek bacağımı pantolonumdan çıkardım, artık her türlü pozisyona için hazırdım. Pantolonumun bacağını çıkartmak için yan koltuğa geçtiğim için artık onun pantolonuna da erişebilecek hale gelmiştim.Deri  pantolonunun düğmesini ve fermuarını açtım. O da pantolonunu külotu ile birlikte aşağıya doğru itti. Artık sertleşmiş pen*sini karanlıkta olsa seçebiliyordum. Elimi uzatım, pen*sini tuttum. Biraz sonra içimde hissedeceğim pen*si avuçlarımda hissetmek hoşuma gitti. Pen*sini avucumdan tutarken, parmağımla yaptığım hareketler onu daha da sertleştirmiş ve isteğini artırmıştı.

Tekrar sürücü koltuğuna onun kucağına geçtim ama artık onun pen*si ile benim v*jinam arasında sadece külotum vardı. Bu şekilde biraz pen*sini kliotorisime sürttüm. Tekrar külotumu kenara çekerek onu yavaş yavaş içime almaya başlamadan önce prezervatif takmasını istedim. Arabanın orta konsolunda acele ile bir tane bulup, hızlıca taktı.

Bir hayli ıslanmıştım ama ilk girişte yine de yavaş davranıyor, adeta tadını çıkartıyordum. V*jinamın hemen girişindeki o bölgeler her zaman duyarlı olmuştu. Özellikle yaklaşık 3 ay sonra ki, benim için uzun sayılacak bir süreydi, bu beni daha da tahrik etti. Onu içme almaya başladıkça, önce ön duvardaki o tatlı kayma hissini, sonra da en dibindeki o noktaya dokunmasının hazzını yaşadım. Gitgide hızlanan bir tempo ile ileri geri hareket ediyordum. O ise, bana kalçasını yukarı iterek ve bir eli ile klit*risimi uyararak karşılık veriyordu.  Bir eli ise hala göğsümdeydi.

Uzun süre yapmamanın biriktirdiği ertelenmiş haz, dışarıda olmanın verdiği heyecan ve Mert’i yaptıkları ile hayatımın en hızlı org*zmlarından birini yaşamaya hazırlanıyordum. Hızlı ama zevklide olması için pubik bölgemi iyice Mert’e değecek ve onun en derin şekilde girebileceği şekilde yapıştırdım. Klit*risimin üstünde artık Mert’in başparmağı vardı.

Bu pozisyona geçmek, beni daha da yükselttiği için Mert’in o rüyama giren gözleri ile karşı karşıya kalmıştım. Onun gözlerinin içindeki yeşilliklere kendimi bırakarak org*zm öncesi son tepeyi de aşıp kendimi yuvarlanmaya bıraktım. Tatlı bir ahenk ile yaptığımız dalgalanmalarla ile yaklaşık bir dakika sonra, inleyerek ve titreyerek org*zm oldum. Beni bu kadar titreten haz mıydı, yoksa soğuk hava mıydı bilmiyorum ama kendimi tutamayıp,  Mert’in üzerine bıraktım. Öyle biraz kaldıktan sonra toparlanıp, şantiyeye dönmek için yola çıktık.

Yolda pek konuşmuyorduk ama başım onun omzuna gelecek şekilde kolunu bana doğru uzatmıştı. Şantiye otoparkına geldik. Benim kırmızı arabam, tek başına adeta beni bekliyordu. İdari binada kimsecikler yoktu ve işçiler yatakhanedeydi. Sabaha daha çok vardı ama bu soğuk havada arabada oturmak için sürekli çalışması lazımdı ve temel bazı ihtiyaçlar için yeterince konforlu değildi. Binaya girmeye karar verdik.

Çok fazla ses yapmadan en arkada, benim ofisimin yanında olan ofisine gittik. Daha sıcak bir ortam yaratmak için kendi eşyalarından getirmişti. Şantiyelerde pek görmeye alışık olmadığım ayaklı bir lamba ve mor renk bir kanepe. Müzik seti ve minik içki dolabı bu dekoru tamamlıyordu. “-İçki olarak rakının üzerine içebileceğimiz tek cinim kalmış” diye söylendi “içer misin?” diye sormadan. Tonik ile karıştırdığı cini avucuma bıraktı.  Müzik setini açar açmaz, Nina Simone’dan Just in Time parçası çalmaya başladı.

“-Rastlantıya bak” diye güldü

“-Ne rastlantısı?  Diye sordum. “Just in time-tam zamanında, Before sunrise’ın devamı olan Before Sunset’in kapanış müziğidir de ondan güldüm. Onun kocaman ve içten gülüşüne bakarken içimdeki isteğin hala doymadığını hissettim. Kesinlikle onun tenini daha fazla hissetmek, dudaklarından akan öpüşleri başka yerlerimde de duymak istiyordum.

Mor kanepede yanına oturdum.

“-Şerefe” diyerek bardaklarımızı tokuşturduk.

“Neye içiyoruz?” diye sordu. Yüzüme muzip bir gülümse koyarak

“-Gecenin geri kalanında yapacaklarımıza” diyerek yanıtladım. Mesaj alınmıştı. Ayrı uçlarında oturduğumuz üçlü mor kanepenin ortasında buluştuk. Tekrar öpüşmeye başladık. Bu sefer kontrolü daha fazla ona bırakmak istiyordum ama kazağımı ve pantolonumu biraz işveli ve dans veri hareketlerle kendim çıkardım. Tek sorun gündüz bile neredeyse montlarımız ile oturduğumuz ofisin soğuk olmasıydı. Biliyordum ki birazdan ateşimiz ile soğuk namına hiçbir şey hissedemeyecektik.. Sandalye üzerinde bulduğum polar örtüye bir şal gibi sarınıp kanepeye uzandım.

Omuzlarımdan başlayan öpücükler, yine göğüslerimle buluştu. Hem soğuk hem de isteğimle dikleşmiş olan göğüs uçlarımı bu sefer öpmekten çok dudakları ile ısırıyor ve emiyordu. Dudakları ile her ne yapıyorsa adeta içime arzu üflüyor ve arzu rüzgarı içimdeki dişilik rüzgar güllerini son hız çeviriyordu. İçimdeki dişi hızlı ve rahatlatıcı org*zm yerine uzun uzun dokunulmak, öpülmek, zevkle inlemek ve onun da zevkle inlediğini görmek istiyordu.

Üşümemem için örtüyü tekrar göğüslerime örterek yavaş yavaş aşağıya inmeye başladı. Kasıklarıma kondurduğu öpücükleri tam ortada, klit*risimin üstünde buluşturdu. Arabada, parmaklarının arasında büyüyen klit*risim, artık dudakları arasındaki sıcak ve nemli kıskaçtaydı. Dudaklarına birazdan dili de katıldı. Dilinin üstündeki o minik pütürleri klit*risimin üzerinde hissetmek gerçekten hoştu. Ama dudaklarının aksine dili sürekli geziyordu. Dili zaman zaman v*jinamın girişine doğru iniyor, onun yaptığı bir hareket ile bir parmak gibi sert ve sivri hale gelip, v*jinamın içine doğru hafifçe giriyordu.Onun pen*sini tadını hissetmek istiyordum. Kafasını kliotorisimden kaldırıp, ona baktım;

“-Onu bana getir” dedim. Neyi kast ettiğimi gayet iyi anlamıştı. Önce gömleğini çıkarttı, sonra pantolon ve külotunu. Ben klit*risimi öpmeyi bırakıp bana or*al s*ks yapmam için pen*sini getireceğini bekliyordum.

Oysa üstüme tersten yatarak klit*risimi ve v*jinamı öpmeye tekrar başladı. Bense artık gözlerimin önünde olan pen*sini öpmeye başladım. Tam anlamı ile bir “69” gerçekleştiriyorduk. Ağzımın içinde onun sıvılarının ve kısmen benim sıvılarımın tadını hissetmek hoşuma gitmişti. Dudaklarım ile pen*sinin emerken, ağzımın içinde pen*sinin başına dilim ile dokunuyordum. Pen*sini kalçasından bastırmasından ve ara ara durmasından zevk aldığını ve boşalmaya yaklaştığını hissediyordum. O da daha fazla buna dayanamayacağını fark edip kendini çekti.

Bacaklarımı aralayıp, kendi ıskalığım ve onun öpüşlerinden kalma ıslaklıkla hazır hale gelmiş v*jinamın içine yavaşça pen*sini itti. Bir bacağımı, omzuna doğru kaldırarak, en derin giriş pozisoyunu sağladı. Her geliş, gidişi ile pen*sinin ucunun dokunduğu v*jinamın dip noktası, bana derin bir haz veriyordu. Mert’te git gide artan bir tempo ile içimde hareket ediyordu. Kegel egzersizlerinden öğrendiğim kadarı ile v*jinamdaki kasları sıkarak hem onun hem de benim aldığı zevki artırmaya çalışıyordum. Tempomuz bazen hızlanıyor bazen yavaşlıyordu. Bazen ise durup göz göze geliyor, biraz bükülerek de olsa göğüslerimi öpüyordu.

Bir noktada Mert’in kendini tuttuğunu veboşalmaktan uzaklaştığını fark ettim. Hangi pozisyonu sevdiğini bilmiyordum, ama bir erkek için arkadan girişli pozisyonların tahrik edici etkisinin fazla olduğuınu düşünüyordum. Mert’in altında olduğum pozisyonu değiştererek, yatağın kenarına doğru  gelerek kalçamı havaya kaldırdım. Pen*sinin başını birkaç defa klit*risime sürtükten sonra içime gidi. Bu pozisyoda onun yüzünü ve gözlerini göremesem de pen*sinin vajinsmın duvarına yaptığı baskı beni de org*zma yaklaştırıyordu. Benle yaptığı birkaç ahankli dalgalanmadan sonra onu etkilemek için

“-Daha hızlı ve sert olmasını istiyorum” diyebildim. Bunu üzerine bir eli ile kalçalarımdan yakalayıp, beni kendine doğru daha fazla çekerek hızlı bir şekilde girip çıkmaya başladı. Diğer eliyle ise artık ona iyice bitişmiş olan kalçalarıma hafif şaplaklar atıyor, attığı şaplaklar canımı acımasa da boş şantiye binasının içinde yankılanıyordu. Ara sırada baş parmağını sokmadan hafifçe anüsüme bastırıyordu.

Şaplaklar, anüsümde ki parmağı, en önemlisi v*jinamın ön duvarına ve dibine baskı yapan giriş-çıkışlar ve yumurtalıklarının klit*risime çarpışları beni org*zmın kollarına doğru itti. Onun kalçamla belim arasına sarılmış güçlü kollarında yine ben ondan önce org*zm oldum. Muhtemelen iniltilerim yine boş duvarlarda büyüyerek yankılanmıştı ama ben farkında bile değildim.

Gülerek” -Kalçanda ki parmağımda org*zm olurken ki titremelerini hissettim. O halde artık sıra bende” diyerek daha da hızlandı.Biraz sonra artık inlemeleri ve zevk homurtularının duvarlarda yankılanma sırası ondaydı. İkimizde kanepenin üstüne yığılıp kaldık. O küçük polar örtün altına biraz sığışmaya çalıştıktan sonra giyinmeye karar verdik.

Giyinip dışarıya gittik. Evcilik oynuyormuş gibi bu sefer benim arabama misafirliğe gittik. Arabanın çalışan klimasından gelen sıcaklık ve böyle soğuk günler için arabanın arkasına koyduğum battaniyenin altında birbirlerimize sarılıp güneşin doğuşunu beklemeye başladık. Sanırım bir yarım saat kadar içimiz geçmişti ama ezan sesleri ile uyandık. Filmdeki gibi güneşin doğusunu beraber izledik. Aslında filmdeki gibi park yerine tekrar arabada sevişmeyi düşünmedik değil ama erken kalabilecek işçilerden çekindik.

O gün hiç bir şey olmamış gibi sanki işe yeni gelmiş gibi birbirimizle hiç konuşmadan çalıştık. Akşama doğru odasına gidip mor koltuğun üzerine bir zarf içinde not bıraktım.Notta;

“Sen mavi seviyorsun, ben kırmızı.

Karıştığımız akşamlar ise mor.

Eflatun, lila ve belki mürdüm,

Her tonundan bol bol” yazıyordu.

Kadınların Fısıltılarını Yazan Adam

 

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.