ABD Başkanlık Seçimleri Neden Yıllardır Salı Günleri Yapılıyor?

ABD’de başkanlık seçimlerinin salı günü yapılması 1800’lü yıllara dayanan bir gelenekten geliyormuş..

O yıllarda California, Florida ve Teksas gibi bazı eyaletler henüz kurulmamışken abd kongresinin bir seçim günü belirlemesi gerekiyordu. Uzak bölgelerde tarımla uğraşan Amerikalıların, atla kent merkezlerine gidip oy kullanıp geri dönmeleri 3 günü bulabiliyordu.

Hafta sonu ise dini görevlerini yerine getirenler düşünüldüğünde salı ya da çarşamba günleri en uygun alternatiflerdi. çarşamba günleri birçok kentte pazar kurulduğundan salıda karar kılındı.

ABD Başkanlık Seçimlerine Dair Her Şey

Donald Trump ile Amerikan Siyasetine Giriş; Hangisi daha korkutucu bilemiyorum:

Trump gibi tamamen ideolojisiz birinin, sırf hakaret ve boş konuşmayla bu kadar popüler olabilmesi mi, yoksa ideolojileri çok daha tehlikeli olan alternatiflerinin daha makul ve anaakım gözükmeleri mi? İki durum da akılcılıktan olabildiğince uzak.

Konuya yabancı olanlara uzun uzun anlatayım, bu seçimlerin olayı nedir ve niye herkesi ilgilendirmeli…

ARKAPLAN

1) ABD’de üç ana parti var: Gittikçe sağa kayan cumhuriyetçiler, Avrupa standartlarına göre merkez-sağ sayılabilecek demokratlar ve tabii ki the rent is too damn high party .

2) Demokratların sola yatkın olanlarına liberal denir, yani bu kelime Avrupadaki anlamıyla kullanılmaz. Zaten liberalizm, bu anlam esnekliği yüzünden tartışılması en verimsiz konulardan. En liberal demokratlar, kendilerini sosyalist olarak tanıtabilirler (örn: Bernie Sanders), fakat bazıları da “liberal” etiketini bile fazla sol bulurlar (örn: “blue dog democrats”). İdeolojileri eyaletine göre değişir.

3) Cumhuriyetçilerde ise geniş bir spektrum yok, en fazla “çılgın muhafazakar” ve “daha çılgın muhafazakar” olarak ayrılırlar. Zaten siyasi sağ, fikir ayrılıklarına değer verirmiş gibi davranma ihtiyacı duymaz pek. Vergi ve regülasyona dogmatik biçimde karşı, zengini kayıran, aşırı zengini aşırı kayıran, tarihsel revizyonizmi seven (örn: Reagan‘ı ilahlaştırmak), çevreyi sallamayan, askeriyeyi fetişleştiren, Türkiye veya Polonya seviyesinde dindar, bilim/azınlık/kadın/sendika düşmanı bir duruş, Amerikan sağını özellikle son 10-15 senede tamamen ele geçidi. Bu katı kalıbın dışına çıkan muhafazakarlara rino denir (rhino, yani gergedan ile aynı telaffuza sahip, ama açılımı “republican in name only” – “sadece ismi cumhuriyetçi”) ve bunlar bir fıçıya konulup okyanusa atılırlar. Bu kalıba uyan ama din hanesinde “dindar” yerine “yobaz” yazanlar evanjelist kesimidir. Bunların çoğu dünyanın 6000 yaşında olduğuna, yarın öbürgün isa’nın dirileceğine (“second coming”) ciddi ciddi inanır. “Vergi ve regulasyona karşı” kısmını 2 ile çarparsak sağ liberteryan kesimini (örn: Rand Paul), tüm bileşenleri 2 ile çarpıp üstüne 5 birim “popülizm” eklersek Tea Party‘cileri buluruz. Bugünün Cumhuriyetçi Partisinin, bir zamanlar köleliğe karşı olan ilerici kuzeyliler tarafından kurulduğunu, Abraham Lincoln‘ün ilk cumhuriyetçi başkan olduğunu düşünmek şimdi garip geliyor.

4) ABD’de yerel seçimlerin (belediye ve eyalet) ötesinde, federal hükümet için 2 senede bir temsilciler meclisi seçilir (alt meclis), 6 senede bir senato (üst meclis), 4 senede bir de başkan. Dolayısıyla başkanlık seçimi döneminde, hem başkan, hem tüm temsilciler, hem de senatörlerin üçte biri (dönüşümlü olarak) seçime girerler.

5) Alt meclis kalabalıktır, nüfusa oranlı sayıda vekil gönderildiğinden büyük eyaletlerin etkisi fazladır. Senato ise ufaktır, her eyaletin ikişer temsilcisi vardır. Popülizme gebe olan alt meclis ile elitist yapıdaki üst meclisin birbirini dengeleyeceği düşünülür, hem politikalar bakımından hem de eyaletler arası güç dengesi bakımından (tüm Amerikan tarihi Hamilton çizgisini takip eden “merkeziyetçiler” ile Jefferson çizgisini takip eden “yerelciler” arasındaki bir mücadele olarak okunabilir).

6) Bu iki yasama organına topluca Kongre denir ve kuvveti başkanlığa denktir, onu dengeler. Bu mümkün çünkü başkanla aynı partiden olan vekiller bile, konumlarını başkana borçlu değildirler. Seçimle gelen başkan, bizdeki gibi partisinin lideri değildir ve kendine yakın isimleri merkezi bir listeye yazdırarak yalakalığı mükafatlandıramaz. Başkanı dengelemek önemli, çünkü başkanlık tek kişiden ibaret değil, koca bir yürütme kadrosu demek. Her başkan, kabineyi ve Şükran Günü bağışlanacak hindiyi seçmekle kalmaz, birkaç bin kişinin atamasını da yapar.

7) Son ana kuvvet olan Anayasa Mahkemesi (“supreme court”) seçime tabi değildir. 9 üyesinin giydikleri robdöşambrlar kendilerine +250 karizma kazandırır, hiçbir politikacı da onları görevden almakla tehdit edemez, zira görev süreleri hayat boyudur. Ayrılan oldukça yenisini o dönemki başkan atar ve adayın senato onayından geçmesi gerekir.

8) Kuvvetler ayrılığı: Herhangi bir dönemde alt meclisin cumhuriyetçi, başkanın demokrat, üst meclisin yarı yarıya bölünmüş ve anayasa mahkemesinin de en son 3200 sene önce değişmiş olması mümkündür.

9) Her türlü seçime partiler dışından bağımsız olarak katılmak mümkün. Pratikte bu seyrektir ve temsilciler meclisi için daha olasıdır, zira bir kişinin ufak bir seçim bölgesinde partileri aşan bir popüleritesi olabilir. Bernie Sanders bunlardan biri. Bu tipler meclise girdikten sonra da herhangi bir partiyle ittifak yapabilirler (“caucus”). Fakat senato için, hele hele başkanlık için ciddi bir organizasyon lazım. Teknik olarak son bağımsız başkan, ABD’nin ilk başkanı olan George Washington idi. Bir partiye üye değildi. Zaten ancak muzaffer komutanların böyle lüksleri olabiliyor. Fakat Washington, muzaffer komutan standardına göre dahi ekstra saygın bir adamdı, zira 2000 sene önceki Cincinnatus gibi samimi olarak işi gücü bırakıp çiftliğine dönmek istiyordu (onun kadar “sıradan” değildi tabii, nihayetinde rafine zevkleri olan büyük bir toprak ağasıydı) . “Bu kadar ayrı kafada adam başka birinin altında birleşmez paşam” diye bunu zar zor 2 dönemliğine ikna ettiler. Ondan beridir de aday olan her bağımsız seçimi kaybetti. Bernie Sanders bu yüzden demokrat partiden aday oluyor.

10) ABD bir medya sirki olduğu için,  her yeni başkanlık seçimi kampanyası biraz daha erken başlar. Aylardır gündemde bu önseçimler var ve bunlar bittiğinde esas seçim kampanyası başlayacak. Bilgilendirmeyen, sürekli tekrarla insanları duygusal olarak manipüle eden ve bitmek bilmeyen bir haber fırtınası. Bir başkanlık döneminin neredeyse son 2 senesi bu goygoyla geçer. İşin demokrasi açısından daha felaket yanı ise, zaten hizmet süreleri 2 sene olan alt meclis üyelerinin, seçildikleri gün, ertesi dönem için bağış toplamaya başlamaları gerekmesi. Ortalama haftada 10 bin dolar getirmeleri gerekli, mühim bölgelerde bu meblağ katbekat fazla. Ortalama bir senatör ise bunun 7 katını getirmek zorunda. Hizmet süresinin çoğu, bir dahaki dönemi garantilemek için geçiyor. Bir bakteri gibi, kendi kendini idame ettirmekten başka gayesi olmayan bir sistem.

11) Başkanlık genel seçimine her parti birer adayla girer. Önce bu adayların belirlenmesi için, her parti kendi içinde bir seçim dönemi yürütür. Buna primary denir, yani önseçim. Bunun sonunda, şanslı adayın sahnede kılıç kuşanacağı, spotlar altında excaliburu taştan çekip çıkaracağı, parti kurultayı vardır.

12) Bu kurultaya her eyaletin parti teşkilatı, nüfusuna oranlı bir sayıda delege gönderir. Primarylerin amacı, bu delegelerin hangi adaya oy vereceklerini belirlemektir zaten. Ama her eyaletin kendi kuralları var. Bazılarında, o eyaletin primarysini kazanan aday tüm delegeleri alırken, bazılarında delegeler oy oranına göre paylaştırılır. Bazı eyaletlerde de süper-delege denen bir grup kertenkele vardır, ölümlü seçmenlerin oyları onları bağlamaz, kurultayda istedikleri adaya oy verebilirler.

13) Genelde primarylerde sadece o partiye kayıtlı olanlar oy kullanabilirler. Bu parti üyeliğinden farklı bir şey, sadece “ben demokratım” diye bildiriyorlar, aidat vermeye gerek yok. Ve bu kayıt, kimsenin oyunu bağlamaz. Zaten primarylerde oy kullanmak zorunlu değil (genel seçimlerde bile değil) ve seçimler bizdeki gibi tatil günleri yapılmaz. Dolayısıyla işini gücünü bırakıp, primarylerde oy kullanan kayıtlı insanlar, o partinin en ateşli tipleridir (hüloooğ). Daha tarafsız veya makul olan insanların bu evrede sesleri duyulmaz. Nüfusun üçte biri kayıtlı olmadıklarından, bağımsızlar olarak anılırlar.

14) Her eyalet primarysini aynı anda yapmaz, Pirelli Takvimine göre (açmayın, neneler) sırayla giderler. O yüzden, erken primary eyaletlerindeki ateşli seçmenin, yarışın kalanına etkisi oransız derecede büyük oluyor. Iowa, New Hamphsire gibi normalde kimsenin umrunda olmayan ufak yerlerde başarılı olamayanların momentumu kesiliyor, kurultayı beklemeden adaylıktan çekiliyorlar. Bu noktada kariyeri biten bir siyasi, doğal ömrünün kalanını bir lobi şirketinde veya haber kanalında “son derece senior danışman” olarak sürdürür. O ana kadar kazandığı delegeler de genelde, desteklediği bir başka adaya aktarılır.

(Başka şeyler de olur bu evrede. Mesela Cumhuriyetçilerin yarışından düşen New Jersey valisi Chris Christie, hala yarışta olan Rubio’ya, kendi bağışçı listesini ve iletişim bilgilerini sattı geçen gün)

ADAYLAR

1) Demokratlarda Hillary Clinton, taa Dışişleri Bakanlığına ilk atandığından beri, partinin kaçınılmaz kaderi olarak gözüktüğü için, kimse karşısına çıkmadı. Fakat Clinton’ın dezavantajları var:

  • Sağ cenah yıllardır daha da sağa kayıp mobilize olurken, Obama’nın uzlaşma adına sol politikalardan kolaylıkla ödün vermesi, liberallerde bir ezikliğe yolaçtı ve bunlar Clinton gibi, Obama’dan bile merkeziyetçi birini istemiyorlar.
  • Türkiye’de en yavaş gündem esnasında bile manşete taşınmaya değer görülmeyecek bazı skandallar
  • Tutarsız, fırsatçı, makyavelist politik duruşları
  • Halkın siyasi hanedan alerjisinin, Bill Clinton sevgisinden fazla oluşu

2) Bernie Sanders, bu konularda tam ters biri. Onyıllardır aynı tutarlılıkta, kimsenin onun dürüstlüğünden şüphesi yok. Tecrübeli ama hep aykırı durduğu için, hala siyaset çarklarının dışında biriymiş gibi kendini konumlandırabilir. Hiç çekinmeden sol popülizmi yapması, ezilmiş liberallere ilaç gibi geliyor. Kayıtlı genç demokratların %80 üstü oyunu bu 74 yaşındaki adama veriyorlar. Kendini demokratik sosyalist olarak tanıtan birinin (sosyalist kelimesi amerikan politikasında zehirdir), tüm parti kodamanlarını etrafında toplamış Clinton organizasyonunu bu kadar zorlayacağını kimse beklemiyordu.

3) Sanders’ın politikaları (evrensel sağlık hizmeti, bedava yüksek eğitim, zengine daha fazla vergi) aslen sosyal demokrattır ama ABD’de sosyalizm deniyor işte. Onyıllardır gündemlerinde Sovyetler olmasına rağmen (daha doğrusu tam da o yüzden), ABD halkı sosyalizmi en az tanıyan halk olabilir. Mesela Obama rekor seviyedeki açığı kapatmak için, en zengin kesimin vergi oranını %33’ten %36’ya çıkarmayı teklif ettiği için komünist olmuştu sağ medyaya göre, ki bu Bill Clinton dönemi vergi oranıydı, yeni bir artış değildi. Amerikan sağı, kendi ufak dünyaları içindeki bu ufak oynamaları binle çarpıp, iyi ile kötünün epik bir mücadelesi olarak görmeye meyillidir. O yüzden de ne uzlaşmaya, ne akılcı bir tartışmaya müsaittirler.

(Bu etki aslında herkes için geçerli ama amerikan sağı ayrı bir kulvarda. dini eğitimin, insanı, herşeyi dualist bir mücadeleye indirgemeye yatkınlaştırmasındaki rolü bence büyük, çünkü o hikayelerle büyüyor ve “kötü” ile uzlaşmanın ahlaksızlık olduğunu öğreniyoruz)

4) Hillary şaka maka adaylığını kaybedeceğini anlayınca, Sanders’a karşı kendini şöyle konumlandırdı:

  • Sanders iyi hoş ama seçilebilir değil. Önümüzdeki bir sene boyunca, cumhuriyetçilerin halkı bu kış sosyalizm gelecek diye korkutmaları kolay. Oysa benim tüm kirli çamaşırlarım ortada artık, ne zamandır hep bana çalışıyorlar.
  • Ben Obama’nın varisiyim, bu merkezci gözüken, ama gıdım gıdım bizi sola taşıyan politikaları yürütelim. Obama’yı bile bu kadar zorlamış sağcı temsilcilerin, çok daha solcu yasalar geçirmelerini ummak aptalca. Cumhuriyetçilere verilecek hiç bir taviz bu politikaları gerçeğe dönüştürmeye yetmeyecek. Bizim tabanımız bile bu kadar solcu politikalar sözkonusu olduğunda bölünmüş durumda.
  • Sanders sadece ekonomi hakkında konuşuyor ve ona da bir tek açıdan yaklaşıyor. Bu ülke, tek konuya odaklanmak için fazla büyük. Benim dış politika, ulusal güvenlik, ticaret konularında tecrübem daha fazla. Putin’le pazarlık masasına benim gibi bir anasının gözünün mü oturmasını istersiniz, çok sevdiğiniz ama saftirik olan amcanıza benzeyen Sanders’ın mı?

5) Clinton adaylığı alacaktır. Önümüzdeki primaryler güneyde ve oradaki yoğun zenci nüfusu Clinton için banko. Bu avantajın çok da ikna edici bir nedeni yok. Yüzeysel olarak bakarsak Clinton Obama ile yakın ve seçim altyapısı iyi, Sanders ise binlerce km öteden gelen, garip bir aksanla konuşan yaşlı, beyaz bir Yahudi. 60’lardaki zenci hakları hareketinde (civil rigths movement) tarihin doğru yanında yer almış olmasının meyvesini iyi toplayamıyor.

6) Clinton, genç tabanını genel seçimden soğutmamak için Sanders’a bir pozisyon önerebilir. Aksi takdirde küstürülen ve genel seçime katılmayan her genç oyu, cumhuriyetçilere birer hediye olur.

7) Gelelim cumhuriyetçilere… Bunların bir ara toplam 17 adayı vardı, tam evlere şenlik. 10 adayın katıldığı münazaralar yaptılar TV’de naklen yayınlanan. Araya ben karışsam farkeden olmayacaktı, olmadı da zaten. Artık o durumda bir tartışma olmuyor, simultane basın toplantısı oluyor. Herkes önceden çalışılmış, “fokus grupları” üstünde test edilmiş kelimeleri papağan gibi tekrarlıyor. Ve nüanslı görüşler yerini en baz duygulara, en mal fikirlere bırakıyor. Bu idiocracy kısmen çağın iletişim şartlarının bir sonucu. Güçlünün değil, yüzeyselin ve fanatiğin ayakta kaldığı bir sistem. Peki kimler halen ayakta?

Donald Trump: Popülist, anti-establishment (yani parti kodamanlarına karşı), diğer adayların toplamından zengin olduğu için kendi kendini finanse ediyor, ideolojisiz (bu onun ilk başkanlık denemesi değil, bir kaç sene önce demokrat adayı olabilirdi, sonra da bağımsız). En büyük destek onda, fakat onu sevmeyen de hiç sevmiyor. Rakip adaylar azalıp onun karşısında konsolide oldukça, işi zorlaşacak.

Ted Cruz: Dini fanatik, anti-establishment (tea-party destekli), en sağcı ekonomi politikası bunda ve genel seçmen için çekici değil. Uyuyan güzel Ben Carson da bu ayarda dinci ama bugün yarın yarıştan çekilecek, o kesimin favorisi artık Cruz.

Marco Rubio: Hillary’e karşı en ideal aday. Şu ana kadarki kafa kafaya anketlerde hep onun önünde gözüktü. Genç, yakışıklı, göçmen, Amerikan Rüyası örneği, dış politikada tam şahin, yani establishment’ın asıl istediği. Ve tüm bu “makul” görünümlü paketin altında, tam bir yeni sağcı var. Yani her alanda fanatikleşen sağın keskin bir örneği Rubio. Son aday Kasich de buna benzer bir konumda ama pazarlanabilirliği sıfır, o yüzden yakında düşer.

Jeb Bush: Geçen gün yarışı bıraktı. Parti kodamanlarının bir numaraları sevgilisiydi, establishmentın ta kendisiydi, çok para topladı. Kendisi Florida valisiydi ne zamandır ve Florida’dan çıkan Küba asıllı Rubio ile epey sürtüşmeli bir geçmişleri var (“hey adamın, bu eyalet ikimize fazla küçük, anladın mı?”), fakat eninde sonunda, Bush ailesine sadık para babaları, “kingmaker”lar, Rubio’ya kayacaklar.

8)  Trump bu seferki yarışa tek bir konu üzerinden girdi: Obama’nın ABD doğumlu olmaması ihtimali (“birther movement”). Adamın doğum kayıtlarını, cumhuriyetçi partiden olan Hawai valisi bizzat onayladı, bunlar yine vazgeçmediler. Fakat bu tipleri, NASA’nın hiç bir zaman aya gitmediğine inanan çatlaklarla bir tutmamak lazım. Zira arkasında toplanıp birleştikleri bu saçma davalar, aslen yüzeyin altında yatan nedenleri maskeliyor: Bu nedenlerden biri tabii ki ırkçılık. Fakat en ilginci bu değil.

Trump’ın şovu tutunca ve yasadışı göçmenlik konusuna sıçrayınca, maskesi “Dobra adam, politik doğruculukonun umrunda değil” şeklinde evrildi. Destekçileri bunun önemine kendilerini inandırırken,  Trump’ın söylevlerinin gerçekdışılığına önem vermediler (“Tüm sınıra bir duvar öreceğim ve bunu Meksika’ya ödettireceğim” veya “milyonlarca izinsiz göçmenin hepsini sınırdışı etmeliyiz”).

Trump’ın adaylığı somutlaşınca ve diğer alanlara sıçradıkça, onu gırgıra alanların kahkahaları, yavaş yavaş sinirli gülüşmelere, sonra da beş karış açık ağızlara dönüştü. İşte tam da bu noktada, bence Trump’ın  insanlara gerçekte ne sattığı, ne pazarladığı belli oldu: Olmayan bir geçmişe duyulan nostalji. 

Bu çok kuvvetli bir duygu ve bu yüzden Trump’ın seçim sloganı, “Make America Great Again” (Amerikayı tekrar yüceltelim). Bunun ima ettiği şey, yüzeysel olarak, Obama döneminde Amerika’nın dip yaptığı. Elbette her türlü veri tersini söylüyor: Obama döneminde ABD’nin işsizliği azaldı, resesyon durdu, şirket karları fırladı, borsa arttı, sektörel iflaslar önlendi (özellikle otomotiv), dışişlerinde Bush dönemine göre prestiji arttı, vs.. Fakat bunların bir önemi yok. Çünkü Trump’ın mesajının tutmasının asıl nedeni, Obama’nın veya ırkçılığın çok ötesinde, insanların ellerinin altından kayıp giden bir dünyayı canlandırmak istemeleri. Hayatları boyunca inandıklarının aksine, Amerika’yı Amerika yapan insanlar olmadıklarını farkedenler, yani Wall Street‘e, Silikon Vadisi‘ne, Hollywood‘a yabancı olanlar, Trump’ın mesajını rahatlatıcı buluyorlar.

Gaylerin saklanmadığı, düşük katma değerli işlerin yurtdışına taşındığı, göçmenliğin arttığı, zengin-fakir farkının tavan yaptığı bu yeni, hızlı, garip dünyaya uyum sağlayamayan, ekseriyetle beyaz ve kırsal olan insanların, kendi kendilerine anlattıkları bir masal “Make America Great Again”. Yoksa dobralıktı, Obama’nın komünistliğiydi, gizli Müslüman oluşuydu, politik doğruluğun boğuculuğuydu, vs, işin yüzeydeki kısmı, insanların çoktan vermiş oldukları kararları rasyonalize etme kısmı.

GENEL SEÇİM

1) Genel seçimlerin galibini toplam oy belirlemiyor. Electoral College diye akıllara ziyan bir sistem var, bunun sonucu olarak asıl mesele, iki parti arasında kalmış bir kaç eyaleti (“swing state”) kazanabilmek. Zira her halükarda, en büyük eyaletler olan California ve New York demokratlara, Texas ise cumhuriyetçilere gidecek. Asıl Ohio ve Floridagibileri belirleyici. Bu arada kalmış eyaletlerde de asıl belirleyici olan, bağımsızlar. Ülke bu kadar kutuplaşmışken, partiler arası geçiş pek olmuyor. Ronald Reagan 50 eyaletin 49’unu kazanmıştı, bugün İsa gelse bunu beceremez (New England bölgesiyle kuzeybatı İsa’ya oy vermezler bence).

2) Benzer bir gariplik kongre seçimlerinde de var, orada da eyaleti seçim bölgelerine öyle bir ayırıyorlar ki (“gerrymandering”) bölgelerin büyük çoğunluğunun hangi partiye oy vereceği %80-20 gibi büyük farklarla belli oluyor. mesela şehir merkezlerinde yaşayan çoğunluk demokratlara verip 5 temsilci çıkarıyor, kırsal bölgelerde yaşayan azınlık cumhuriyetçilere veriyor ama bu kırsal kesim 10 bölgeye bölündüğü için 10 temsilci çıkarıyorlar. hem demokratik değil, hem de kutuplaştırıcı bir sistem.

3) Velhasılı kelam, kongrenin ve özellikle de başkanlık seçiminin kaderi, aslında bir kaç eyaletin bağımsızlarına kalmış vaziyette. Parti kodamanları da eninde sonunda, bu tiplere hitap edebilecek adayları istiyorlar. O yüzden Cruz veya Sanders uzak ihtimaller. Ama işte demokrasi iki ucu keskin bıçak, bu kodamanlara karşı Trump ayakta kalabildi. Dolar milyarderi bir reality show yıldızı olursan, kimse sana bir şey diyemez.

4) Ben hala Rubio ihtimalini Trump’dan yüksek görüyorum, hele ki Kasich yarışı erken bırakıp paranın Rubio’da odaklanmasını sağlarsa. Eğer böyle olursa da, genel seçim gerçekten 50-50 ihtimal. Trump resmi aday olursa ise genel seçimi büyük ihtimalle Hillary kazanacaktır. Trump’ın yakın geçmişte savunduğu ve muhafazakarlığa tamamen zıt söylemlerinden reklamlar yapıp, tv’lere 500 milyon dolar gömerek, en azından evanjelistleri ve bağımsızları Trump’tan soğutmayı becerebilirler sanıyorum.

5) Peki bu seçimin önemi ne?

Dış politika açısından fazla bir şey değişmez. Belki göstermelik olarak cumhuriyetçiler daha agresif olurlar, o kadar. Asıl fark iç politikada. Vergi ve bütçe politikaları halihazırda orta sınıfı daraltıyor, cumhuriyetçiler bunu kötüleştirir. Örneğin Cruz’un planladığı bütçede progresif vergi tamamen yokoluyor, düz vergiye geçiliyor. Bunun getirdiği 10+ trilyon dolarlık yükün nerdeyse %50si, tepedeki %1’lik kesime verilen ayrıcalıklar. %30u ise, tepedeki %0.1’lik kesim için. Bunu “bireysel özgürlük” veya “ufak devlet” görüşü adı altında savunan dindar hristiyanın peygamberi, “zenginin cennete girmesi devenin iğne deliğinden geçmesinden zor” demişti. “Makul” gözüken Rubio’nun da aşağı kalır yanı yok. Mesela yatırım gelirlerine vergiyi yokediyor (Zenginlerin gelirlerinin büyük kısmı borsadan, fondan, faizden olduğu için, efektif vergi dlimileri %0’a yaklaşırken, orta sınıf biri %30-35 vergi verecek).

Ve zenginlik farkının hızlanarak arttığı bir ABD, tüm Dünya ekonomisi için kötü haber. Buradaki orta sınıfın alım gücünün düşmesinin veya sosyal gerilimin artmasının yankıları Tokyo’da da duyulur, Bombay’da da, Kayseri’de de. Hemen her sektörde lider, 17-18 trilyon dolarlık bir ekonomiden ve kültürel propaganda ağından bağımsız olabilmek için, anca dağ başında ağaç kökü yiyerek hayatta kalmaya çalışmak lazım.

Kaynak: http://fularsizentellik.com/journal/2016/2/24/donald-trump-ile-amerikan-siyaseti