Ağlamıyoruz, gözümüze bir şey kaçmış olacak… Hatırladıkça İç Burkan Bir Bisiklet Hikayesi

Bisiklet sahibi olmak çocukken yaşanabilecek en güzel olaylardan biriydi. Çok iyilerdi, çok güzellerdi ama bu kör olasıca bisikletler birçok çocuk için de travma olmaktan öteye gidemedi. İşte tam da böyle travma niteliğinde, ”patlak fermuar” nickli yazarımızın da okurken içinizi burkacak bir bisiklet hikayesi var.

yıl 1997 yazı. yaş 11. annem yaz vesilesiyle bol bol mesaiye kalıyor. tarabya üstünde oturuyoruz o vakitler. okullar yeni kapanmış herkeste bir hediye telaşı.

mahallede o hafta züccaciye dükkanı açıldı. içinde yok yok. ama adam bam teline vuruyor ve 18 vitesli bisikletleri protokol gibi diziyor ekmek kapısının önüne. ben deyim 10 siz deyin 15 bisiklet var. hepsi birbirinden güzel kallavi.

8 kişilik grupta bisikletsiz olan ben varım. bir arkadaşımın babası buna yeni bisiklet almaya karar vermiş eskisini de hurdacıya vermişler. vay arkadaş resmen cinnet getiriyorum mahallede. nasıl verir senin baban hurdaya diye çocuğa dalıverdim. bir temiz sopa yedim elemandan ağlaya ağlaya eve kapadım kendimi.

çok kof bir çocuktum lan efendi görünümlü gizli muzurlardandım. neyse efendim annem akşama geldi. başladım bisiklet isterim diye zırlamaya, kadının yorgunluktan beni görecek hali bile yoktu. gönül ferman dinlemiyor derdi barış abi o zaman anladım nasıl bir hismiş.

annem terlikle kovalayıverdi o gece sustum ama ertesi gün bir daha ve bir daha ve bir daha. artık çenemden geçilemeyeceğini anlayınca hayırsız babamı aramış çocuk durmuyor ikinci elde olsa al diye. babamda önümüzdeki hafta alırım üzülmesin aslan oğlum diye haber etmiş. ben bunu duydum da uykusuz geceler hayaller bir havalardayım.

mahalledeki piçler bisikletle yine kireçburnu topsahasına efendime söyleyeyim cent kolejine doğru akarken hiç takmadım bunları eve girip yine yerleri sil süpür yemek yap moduna girdim. o hafta geçmek bilmedi benim için hani askerde son nöbet bitmez ya dar geldi arkadaş bana dünya sığamıyorum 2 göz odalı teraslı eve.

mahallede havamdan geçilmiyor. oğlum benim ki dağ bisikletiymiş babamın patronu amerika’dan gelirken almış 21 vites nabeerr diye basıyorum havayı. elemanlar da dedikoduyu yaymışlar herkesin dilindeyim. nasıl gururla geziniyorum mahallede sanırsın hükümeti kurma görevi vermişler.

vakit geldi ertesi gün babam sabah gelip bisikletimi getirecekmiş. uyku girmiyor gözlere mutluluk kadar güzel bir duygu yok oğlum bu dünya’da siz umut bağlamanın nasıl bir sevgi alevi olduğunu bilir misiniz ben bilirim. hayaller kurmalar geceden başladı başımın ucunda tepesinde alarmı olan klasik teneke kaplı çalar saatlerden var. saatleri dakikaları sayıyorum.

sabaha kadar uyumadım hava aydınlanınca gizli gizli terasa çıkıp sokağın başına bakıyorum geldi mi acaba babam diye. annemle koyun koyuna yatıyoruz o zamanlar anacığımda sabah erkenden kalkıp işe gittiği için bakmış ki sabah ben yokum terasta kulağımdan tuttuğu gibi kıçıma iki şaplak doğru eve. manyak mısın getirecem dedi adam ayaz var gir içeri gibisine.

neyse efendim annemi yarım saat içinde yolcu ettim pijamalar üstümde vın sokağın başına. bisikletim geliyor oğlum kolay mı. boynuz takıcam en iyi suluğu alıcam diyorum monologlar monologlar…

havada o gün patladı patlayacak simsiyah bulutlar tepemde serin bir rüzgar da var. derken bir saate kalmadan adeta gök delindi. ben hala yağmur altında kollarımı çiçek gibi yapıp titreye titreye bekliyorum. dakikalar saatleri kovaladı gelmedi o bisiklet. hayal kırıklığı öfke gözyaşı. akşamın 10’unda annem geldi yağmur altında aç açına öylece durdum bütün gün üstüme işedim hep. kadın otobüsten indiğinde beni görür görmez gözleri fırladı.

doğru eve sıcak banyo ardından bol limonlu mercimek çorbası kemikle kaynatılmış vitamin deposu. sabaha kadar bisiklet diye sayıklarken annem sirkeli suyla ateşimi almakla meşguldü. ateşim düşmeyince tarabya dispanserine oradan sarıyer devlet hastanesi. o yıllarda en korktuğum şey iğne. yemin ediyorum freddy gibi jason gibi gözümde. arkadaş iğne vurmada ne yaparsan yap bana.

ama yer mi mecbur, ateş düşürücü iğneler kıçımı deldi yaktı. hastalık belli sezercik’in ızgara et yemezse ölecek hastalığına yakalanmışım. annem izin aldı o gün. ben hala bisiklet diyorum. kadına durduk yere masraf çıkardık bir de bugünkü parayla 5 lirası ya var ya yok. nasıl et alıncak o da bilmiyor. dedeme indi aşağıya. aşağıya derken dedem de tarabya’da bugün burger king sokağının hemen başındaki bahçeli evde oturuyor. tüm çocuklarını o bahçede büyütmüş tarabya’nın yerlisinden. neyse efendim dedemin de göz ağrısıyımdır ilk erkek torun boru mu lan.

dedem hemen kasaba manava koşmuş elleri dolu dolu geldiler. büyük boy içinden mega taso çıkan çitos bile var oğlum. yürek, taşlık, tavuk pirzola. annem her birini 8-10 parçaya bölüp karlı buzluğa attı. taşlığı önce haşladı sonra da ızgara tavada yağsız kızarttı. siz taşlık nasıl bir ettir bilir misiniz? ne lezzetlidir o.

ardından ilaçlar vs derken bu sefer dedeme açıyorum lafı. dede babam bana bisiklet almış biliyor musun işi çoktu gelmedi ama. onun ben amına goyim dedi dedem. göt gibi suratla kalakaldım ya la. neden öyle dedi diye aklımı kemirdim. amına koymak ne demek am ne demek oğlum. benim bildiğim bir kuku var bir de pipi. o da çok ayıp bir şey yani.

annemden gizli her zaman cüzdanını karıştırırdım bakardım kaç parası kalmış, ayşe teyze ya da dedem harçlık verirse gizli gizli koyardım cüzdanına uyurken. kıyamam lan annem o benim. bak ağlattınız beni keratalar.

neyse efendim bendeniz üç güne kalmadan dikildim ayağa. annem de babamı arıyor adam telefonlara çıkmıyor yok dedirtiyor kendini. ama yukarıda allah var bir gün olsun annemin bana babamı kötülediğini ne duydum ne gördüm. her şeye rağmen baban o senin diye büyüttü.

bu arada mahalleye de rezil oldum zaten. milletin işi gücü bitmiş konu benim amerikadan gelecek bisiklet. resmen taşak konusuyum. altın günlerinde bile beni çekiştiriyor ipne teyzeler. yok o kadar değilde ama komşunun çocuğuyla onların evinde oynarken herkesin bana acıyan gözlerle bakıp lafımı ettiğini duydum.

hayat bu. ben seçmedim ki bu yaşamı. herkesin iki ailesi olur biri seçtiğimiz diğeri bize sunulan. iyi ya da kötü. zengin ya da yoksul. önemli olan kıymet bilmek.

o zaman da bir allah korkusu var bende her gece sübhanekeden başlar etteyatudan çıkar cebimdeki ölü listesinden isimleri okur ruhuna gitsin amin diye koyardım başımı yastığa. ölü listesinin en başında atatürk ananem adile naşit hulusi kentmen vs. ünlüler kervanı mubarek.

neyse efendim, mahallede kaptan amca diye gemilerden emekli bir amca var onun kocaman bahçesi var bahçesindeki meyvelerde yok yok. bir kuş sütü eksik. zaten adam da 80 küsür yaşında arada bir geliyor bakınıyor falan. eriklere daldık çocuklarla. ağacın en tepesindeyim. cepler poşetler erik dolmuş. erikten şişmişim resmen. çok topladım ki ayşe teyzeye götürecem. rahmetli ananem gibi çok severdi beni koruyup kollar torunundan ayırt etmezdi hayır duası ederdi arkamdan. yaşıyorsa allah ömrüne ömür katsın.

derken sokağa reno brodvey girdi lan babamın arabası da bundan dedim acaba mı? arabadan babam inmesin mi? ahan geldi lan geldi diye çığlık attım ağaçta çocuklar da korktu kim geldi fermuar ne diyon diye sesleniyorlar bisikletim geldi oğlum amerikadan geldi. ulan hatırladıkça hala gülüyorum ya.

ağaçtan öyle bir inmişim ki kollarım çizik içinde üstüm başım suratım çamur ve kir deryası. kirlenmek güzeldir oğlum. bak burada bir deterjan reklamı yaptım ehehe.

hemen koştum babamın yanına boynuna atladım nerde dedim kim diyor adam. kim? ee bisiklet aldım dedin ya. daha gelmedi oğlum demesin mi? tabi o dönemde çocuk olmakta başka bizim çetede hemen yanımda dikiliyor baba oğul bizi dinliyorlar. duydunuz mu lan develer daha gelmemiş dedim. tabi develer demedim de gelmemiş dedim, dedim oğlum. tabi bunlar babamın yanında bana yağ yakıyorlar bir tur verirsin dimi lan veririz oğlum önce bir bineyim de. hey gidinin yoksulluğu kim bilir kaç ocağın çocuğunu yaktın lan gözün kör olsun.

(durun bir iki yudum çay alayım, kuru kuru gitmiyor…)

tabi girdik içeri babam da koli bandı satıyor şirketlere pazarlama müdürü gibi bir şey. ben hariç 4 oğlu var üç evlilik yapmış adam hangi birimize yetişsin. üstüm başım yırtık pırtık ama ben hiç gocunduğumu bilmem arkadaş hatta yeni elbise ayakkabı alınsa kirletip giyenlerdenim. ayıptı oğlum o zamanlar yeni şeyler giyinmek. ama bak ışıklı ayakkabı hikayem de var benim. fırsat bulursam onu da yazarım.

neyse ev tam takır kuru bakır babam dolabı açtığında hiç unutmuyorum küçük bir kasede iki adet siyah zeytin gördü. suratının önüne düştüğünü hatırlıyorum. beni aldı doğru alışverişe. zaten hiç aç kaldığımı bilmem ya karnım acıksa komşunun evine gider salçalı ekmek isterdim. olmadı kaptan amcanın meyveleri ne güne duruyor. güzel şeylerdi bunlar paylaşmak en kutsal duygumuzdu henüz kirlenmemiştik. şimdiki nesilin haline acıyorum açıkçası teknoloji köleleri.

ömürtepe diye bir yer var. tarabya üstünden hacıosman’a çıkarken orada atılım adında market vardı. girdik içeri salam, amerikan salatası ( o zaman amerikan diye bilirdik bizler), sarma, barbunya pilaki konserveleri, francala ekmek. lan nasıl bilinçaltım var benim her boku hatırlıyorum. oradan hazır giyim satan tükana iki üst baş. eve geldik babam elimi yüzümü sabunladı yıkıyor. öyle hoşuma gitti ki babamın elleri yüzüme değdi lan. sesimi çıkarmadan öylece yaşadım o anı.

sofrayı kurduk beraber baba oğul çay yaptık oturup afiyetle yedik. sonra yine gelicem ben oğlum dedi bu parayı annene ver bu para da senin. baba bisikletimi unutma diye arabasının arkasından koşturdum.

ee benden zengini yok doğru kuruyemişçiye leblebi tozu , fırıldak, bonibon sonra doğru kırtasiyeye. hemen kendime kallavi bir saat seçtim güneş ışığı vurduğunda ortasında türk bayrağı beliriyordu. janjanlı renklere sahip güzel bir saatti.

akşam oldu annem geldi dolap zıkkın gibi dolu. dedim böyle böyle. o kadar çok anneciydim ki annem de sevgisini eksik etmezdi sağolsun. pazar sabahları benim için haftanın en güzel günüydü. annem evdeydi çünkü. benimleydi. erkenden kalkıp kahvaltı hazırlardım çayı koyardım kaptan amcanın bahçesinden en güzel kokulu çiçekleri toplar annemin burnuna dayar öyle uyandırırdım. sonra beni kaptığı gibi yatağa atardı boğuşmacalar. uçak geliyor diye el havada kamikaze dalışlarıyla gıdıklamalar. ne güzelmiş meğerse o yıllar.

öyle zayıf bir çocuktum ki genetik olarak kansızlıkta olduğundan çabuk hastalanırdım. her neyse efendim, günler haftaları kovaladı yine dar boğazdayız. aldığı maaşı kira, faturalar, mutfak masrafları derken ay sonunu zor çıkarıyoruz. hatta çıkaramıyoruz. dayımda yeni evlilik yapmış baba evine gelin getirmiş. 19 yaşında yengem. tam bir cadaloz arkadaş. gerçi sonra iki evlat sahibi olunca vicdanı yumuşadı ya. ilginç gerçekten. arada dedeme gider yemekte yerdim. yine birgün dedemdeyim. öğle oldu yengem önüme yemek dahi koymadı bahçede aç açına oynuyorum öyle. benden iki yaş küçük kardeşini mutfakta doyurmuş bizde bahçede yemek bekliyoruz. akşam oldu yemeği yer giderim diye düşünüyorum. dayım işten geldi. bahçeye sofrayı kuruyor söylene söylene bu nerden geldi bir de bunun tabağını mı yıkıyacağım diye. aliye rona, rahibe terasa kalır yanında.

o sırada annem geldi yemek yiyip eve çıkıcaz kadının önüne kafasına çalar gibi koydu annem de hükümet gibi kadın deli tarafını dayım bilir ne de olsa gözüne yumruk yemiştir. o hükümet gibi kadın öyle içerledi ki ayağa kalktı daha ilk lokmayı yutmama müsaade etmeden doğru eve. tek kelime etmedi. bir daha orada yemek yememek için tehbihledi. o gece ağladığını bilirim anacığımın.

babamda bisiklet almadığı gibi o zamana kadar geçen sürede şu gün geliyorum bugün geliyorum yalanlarıyla besledi o beni besledi ben mahalleliyi. kimsede inanmıyor artık bisikletin geleceğine. gelecek oğlum diyorum amerika çok uzak.

her gün züccaciyenin önündeyim her sabah adamın dükkanını açmasını bekliyorum herif beni ne zaman görse geldi yine mına goduğum diye kovalamya başladı artık. o hafta bisiklet için posta ile para gönderdi babam kendi alamamış ya biz alacağız. bana göre hava hoş zaten beğendiğim siyah bir tanesi vardı. üzerinde deneme yapardım. adamda sopayla kovalardı.

sen git o parayla faturaları öde pazara çık. bende seviniyorum ev dolu diye. vah benim safım. yine iki hafta sonra babam geldi bisikletim nerde dedim annene para verdim almadı mı demesin mi? başladım ağlamaya zaten yeterince rezil olmuşum. annem de geldi söz dedi borçlarımızı ödeyelim en güzelinden alıcam sana.

ama o borçlar hiç bitmedi. o çocuk 26 yaşında bugün. bazen sokakta bisiklete binen çocukları görünce gözlerim öyle dolu dolu oluyor ki yanaklarımın ıslaklığını sile sile koşar adımlarla kaçıyorum oradan. hayat işte. hayat.

(bkz: ağlamıyorum gözüme bir şey kaçtı)