Bayram değil seyran değil, Kürk Mantolu Madonna bizi neden öptü?

Sabahattin Ali gibi bir büyük toplumcu gerçekçi yazar ekmek kapısı olarak gördüğü, çalakalem yazılmış bir tefrikadan ziyade birbirinden güzel öyküleriyle, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan gibi güçlü romanlarıyla ve kuşkusuz yaşamının tümüne yaydığı, en çok da Marko Paşa döneminde somutlandığı benzersiz aydın inadıyla anılmayı, okunmayı ve anlaşılmayı hak ediyor.

Kafamızı nereye çevirsek o.

Zincir kitapçılarda o; en çok “tık”lanan internet kitapçılarının kampanyalarında o. Kafalı, otlu popüler edebiyat dergilerinin kapaklarında; gazete ve dergilerin en çok satan listelerinde o. Otobüslerde, metrolarda öğrencilerin elinde; facebook’ta, twitter’da, ekşi sözlük’te; instagramın en efektli fotoğraflarında yine o. Yanında mutlaka bir fincan kahve, sıklıkla kalp şeklinde bir kurabiye ve bazen bir kedi ile.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sından söz ediyorum.

Yuvarlak gözlüklerinin ardından; heyecanlı, telaşlı ve sempatik bakışları, gülen gözleri ile, kafamızı nereye çevirsek, bize bakıyor Sabahattin Ali. En sevdiği yazarlardan birinin fotoğrafını bu kadar sık ve yaygın görmekten hiç şikayetçi olur mu insan? Vallahi değilim. Düşünsenize, ya şu tetikçi yazarın gözlüklerinin ardından riya akan suratına bu kadar katlanmak zorunda kalsaydık kitap kapaklarında?

Fakat neden? Nâzım’a el koymaya kalkan bankanın yayınevi tarafından basılan Kürk Mantolu Madonna’nın yüzüncü baskıya ulaşmak üzere olmasının sebebi ne? Neden en iç kıyıntısı dizileri çeken şirketin biri ciddi paralar ödeyerek kitabın telifini alıyor, filmini çekmeye uğraşıyor? Ve neden Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ya da herhangi bir öyküsü değil de, özellikle Kürk Mantolu Madonna?

Nâzım’ın tanımlaması ile, Türk edebiyatının ilk sosyalist gerçekçi kalemi Sabahattin Ali’ye ilginin sebebi, gerçekçi edebiyata ilginin toplumumuzda çığ gibi büyüyor olması ve bu toplumsal ilginin, gerçekçi edebiyatın en iyi örneği olarak gördüğü Kürk Mantolu Madonna romanını çılgın satış sayılarıyla onore etmesi olabilir mi örneğin?

Yok, öyle değil. Dünya tarihinin gördüğü en kalabalık ilerici ayaklanmalardan birini yaşadıktan sonra, Haziran Direnişi’nden doğru düzgün tek bir roman dahi çıkaramamış, çöl ikliminin hüküm sürdüğü bir toplumcu edebiyat ortamından bahsediyorsak eğer, “neden” sorusuna yukarıdaki yanıtı vermemizin imkanı yok. Hele “Madonna’nın hayatını anlatan kitap” cehaletinden sonra, hiç yok.

***

Lakin, nedenini nasılını kurcalamadan önce, gerilere dönüp, romanın ortaya çıkış öyküsüne etraflıca bakmakta fayda var.

Sabahattin Ali yedek subaylığını tamamladıktan sonra 1938’de Türkçe öğretmenliği yapmaya başlıyor. 1936’da evlenmiş, 1937’de kızı Filiz Ali doğmuş. Fakat 1940 yılında askere tekrar alınınca, Türkçe öğretmenliğinden aldığı ve ailesini geçindirdiği maaş kesiliyor. Teğmen maaşı ailesini geçindirmeye yetmiyor. Ailesine para yollayabilmesi için, gazetelere yazılar yazması, tefrikalar yayımlaması şart oluyor. Kürk Mantolu Madonna’yu yazmaya böyle başlıyor. Cemal Hakkı’nın Hakikat gazetesinde, roman olarak değil, “büyük hikaye” olarak duyuruluyor. 18 Aralık 1940 – 8 Şubat 1941 tarihleri arasında tefrika ediliyor. Yakın arkadaşı Niyazi Ağırnaslı, Kürk Mantolu Madonna’nın yazımına şöyle tanıklık ediyor:

“Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’yı bu çadırda yazmaya başladı. Bana ilk birkaç sayfalık müsveddelerini okumuştu. Kabul etmek gerekir ki, bu, Sabahattin’in en güzel yapıtı değil. Bir akşam geldiğinde Zekeriya Sertel’le görüştüğünü iki, üç gün içinde gazetede tefrika edilmiye başlanacağını söyledi. Çok şaşırdım ve telaşlandım. Tamamlamadan, ya da sona yaklaşmadan anlaşma yapmanın, kitabın tefrika edilmesine kabul etmenin yanlış olacağını söyledim. Teğmen maaşına kalmıştı. Eşini ve küçük Filiz’in besliyebilmek için bu zorunluydu. Doğrusu ben bunu yine de içime sindiremedim.” Ağırnaslı sürdürüyor: “Belgrat ormanlarına doğru at koşturma merakımız vardı. Sabahattin bir seferinde kol bileğini çatlatmıştı. Günlerce çadırdan çıkmadı. Bir tenekeyle su ısıtırlar, çadırına korlardı. O çatlamış şiş kolunu sıcak suya daldırır bir taraftan da Kürk Mantolu Madonna tefrikasını tek eliyle çiziktirmeye çalışırdı.” 1

Eşi Aliye Ali ise, Sabahattin Ali’nin yazma mesaisini şöyle özetliyor:

“Gazeteye günlük tefrika yetiştirirken, evde misafir de olsa aynı odada bir kenara çekilip yazar, gazeteye yetiştirirdi. Yalnız roman ve hikâyelerini yazmaya başlamadan evvel 5 – 6 ay not alır, kafasında onları hazırlardı.” 2

Roman ve hikayelerini yazmak için beş – altı ay öncesinden notlar alan, yapıtlarını aylarca kafasında kurgulayıp sonra titizce yazmaya girişen Sabahattin Ali, gazete tefrikaları için aynı titizliği göstermiyor. Nasıl göstersin; tefrikaları ailesini geçindirecek ekmek kapısı olarak görüyor, zamanla yarışıyor. Bu yüzden misafir yanında dahi yazabiliyor. Kürk Mantolu Madonna’yı yazarken elinde en ufak bir taslağı bulunmuyor. Günlük yazıyor. Yetiştirmeye çalışıyor. Yetiştiremediği ve dolayısıyla tefrika edilmediği günler oluyor. Yetiştiremediği günler, ailesine para yollayamayacağı günler anlamına geliyor. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı bir askeri çadırın köşesinde, kırık bir kolla; üstelik sonunun nereye gideceğini bilmeden, çalakalem yazıyor.

Nâzım’ın bitmek bilmez hapislik günlerinde, Sabahattin Ali ile Nâzım zaman zaman mektuplaşıyorlar. Sabahattin Ali öykü ve roman tasarılarını ve taslaklarını Nâzım’la paylaşıyor; Nâzım mektupla eleştirilerini iletiyor. 1943’te Ali, Nâzım’a Kürk Mantolu Madonna’yı gönderiyor. Nâzım Mayıs 1943 tarihli mektubunda, Kürk Mantolu Madonna için Sabahattin Ali’ye şöyle yazıyor:

“(…) ben bu kitabı hem sevdim, hem de kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyliyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmıyarak: yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel bir başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlesen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeğe başladığımız harikalı musiki birdenbire kesilmiş olmaz.” 3

Romanın ikinci kısmının alelacele yazıldığı, Nâzım’ın tecrübeli gözlerinden, mümkün mü, kaçmıyor. Şimdilerde okuduğunu düşündüğümüz ve dahası umduğumuz ortalama dışavurumcu instagram kullanıcısı okuyucu tarafından “sıkıcı kısmı” olarak adlandırılan ve pek muhtemelen Sabahattin Ali’nin zihninde fikir olarak belli bir olgunluğa eriştikten sonra kaleme alınan ilk bölümü Nâzım göklere çıkarıyor. Lakin “helecanlı, fırtınalı, idealist aşk”ın konu edildiği ve kitabın bugünkü ününün temel sebebi olan “arkası yarın” ikinci kısım ilkini takip edince, özellikle edebi meselelerde bir hassas kantar olan, iyi ve kötünün hakkını tastamam teslim etmeyi huy edinmiş Nâzım, açıkça, “yazık olmuş” diyor. Aradan yıllar geçiyor. On iki yıl sonra, 1955’te Nâzım Sovyetler Birliği’nde “İçimizdeki Şeytan”ın Rusça ilk baskısı için önsöz yazıyor: “…sosyalist – gerçekçiliğe yakın bir merhale olan inkılapçı, halkçı gerçekçiliğin Türkiye’de ilk hikâyecisi ve romancısı Sabahattin (…) Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en yurtsever, en istidatlı evlatlarından biridir” dedikten sonra ekliyor: “İçimizdeki Şeytan Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül ister ki, Sabahattin’in bütün hikâyeleri ve en usta romanı olan Kuyucaklı Yusuf da Rusçaya çevrilsin.”4 Yine bir başka yazısında, “Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.”5 diyor. Çok net olmalı: Nâzım, Kürk Mantolu Madonna’yı, Sabahattin Ali’nin romanları arasında saymıyor; çünkü Kürk Mantolu Madonna’yı romandan saymıyor.

Tanıklıklar ve eleştiriler açık olarak ortaya koyuyor: Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’yı başı sonu belli bir tasarının sonucu bir roman olarak değil, bir arkası yarın olarak, “tefrika” olarak yazıyor. Bu yüzden Kürk Mantolu Madonna’nın bir roman kurgusu, bir bütünlüğü bulunmuyor. Ne tefrika edilirken “tutuyor”, ne de kitap olarak basıldıktan sonra. İkinci baskısını yapabilmesi için aradan yirmi üç senenin geçmesi gerekiyor.

***

Sabahattin Ali’nin pek çok mektuplaşması yayımlandı, uzun yıllardır kitap halinde hepsine ulaşılabiliyor. Biraz okunduğunda görülüyor; Sabahattin Ali güçlü kadınlara aşık oluyor. “Platon”ik aşklar yaşıyor, belli ki böyle aşklar yaşamayı ve dahası anlatmayı seviyor. Aşık olduğu kadınları kafasında idealize ediyor, hayallere aşık oluyor. Bu idealizasyon sürecinin doğal varış noktası, mükemmellik oluyor. Mükemmel ise artık pozitif yönde değişime açık değil. Emek gerektirmiyor. Mükemmel olana tapıyor. Bu yüzden aşık olduğu kadınlar karşısında kendini güçsüz hissediyor. Sabahattin Ali’nin aşk anlayışında ve dünyasında emeğe, dönüştürmeye yer olmadığı görülüyor. O, ideal olduğunu düşündüğü güçlü kadınlara tek taraflı olarak tapınıyor. “İdeal” kadınlarından biri, hiç elde edemediği ve evlenme teklifini geri çeviren “iki gözüm” Ayşe. Ali, Ayşe’ye Almanya günlerinde aşık olduğu bir başka kadını şöyle anlatıyor mektubunda:

“Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım (Bu kadın arkadaşlar arasında 28 namıyla meşhurdu). O zamanlarda ise Berlin’de şu meşhur Deli Şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Sonny Boy şarkısı herkesin ağzında idi. Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde 28 ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir. Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi. Âşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır. Parmağının ucunu bile koklatmadığı halde beni kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafe muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi…” 6

Sabahattin Ali, ondan her gün fırtınalı aşk tefrikaları bekleyen gazete patronuna ve okuyuculara kırık koluyla bir askeri çadırın içinden, Almanya’da bir zamanlar aşık olduğu bir kadını, oldukça dramatize ederek anlatıveriyor. Ali’nin aşk hayatındaki güçlü ve ideal kadınlarla romanlardaki aynı özelliklere sahip kadınların fazlasıyla geçişken olduğu ortaya çıkıyor. Tüm romanlarında, ama en çok da Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali kafasının içindeki bu güçlü kadın tipi ve dahası onun karşısındaki bedbaht aşık kâğıda dökülüyor. Bu yüzden, Kürk Mantolu Madonna romanında aşka bakış, tepetaklak, her türlü emek sürecine kapalı bir biçimde duruyor.

Roman ise bugün temel “beğenisi”ni tam buradan alıyor. Tüketim çağında insanımız sürü halinde ve çok hızlı yaşıyor. Yaşadığını, aynı hızla tüketiyor. Buna, aşk da dahil kuşkusuz. Yaşanan binlerce ilişkinin -adına aşk denirse- ortak özelliği, her momentinin her türlü emek sürecine kapalı olması ve bunun sonucu olarak hızlı tüketilmesi. Oysa Kürk Mantolu Madonna’da aşk ve sevgili idealize edildiği oranda hızlı tüketilmesi ve hızlıca geride bırakılması gereken değil; mükemmelliğin tanımına uygun olarak sonsuza dek sürecek aynı tutku ivmesi ile bir ömür geçirilmesi “gereken” oluyor. Bugünün insanı emek vermeden elde etmeye çalışırken, hiç emek vermeden elde ettiği “mükemmel”i, yine hiç emek vermeden bir ömür elde tutmak istiyor. Oysa mümkün değil; emek verilmeyen hızlıca tüketiliyor. Kürk Mantolo Madonna işte bugünün sürüleşen insanının bu yoksunluk duygusunu bastırıyor, maskeliyor ve bir nebze gideriyor. İmkânsızlığının biricik imkânı, çıkışsızlığının bir sanal çıkışı oluyor. Aynı televizyon dizileri gibi. Belli mi olur, bir gün bir köşeyi döndüğünüzde biri karşınıza, tam istediğiniz fabrika ayarlarıyla ve düşlediğiniz eklentilerle bezeli bir biçimde çıkıverir. Japon işi!

Sadece bu mu? AKP’nin çekim alanına girmemiş diğer %50’nin içinde devinen ve son kertede “bizim tarafa” yazabileceğimiz bu kitle kitap okumuyor; ancak birinci cumhuriyetin eksik aydınlanmacılığının pozitif kalıntılarını hâlâ bir nebze içselleştirmiş olduğundan, okuyanın karşısında okumamaktan gizli de olsa bir utanç duyuyor. İnsanlık belirtisidir, şikayet edemeyiz. Okumak eyleminin kendisi, içeriğinden bağımsız olarak, hâlâ pozitif haneye yazılıyor. “Prim” yapıyor. Bir zamanların aşk tefrikası Kürk Mantolu Madonna, bir de incecik olduğundan, biçilmiş kaftan. Kolay okunuyor. Hayatının her noktasını sosyal medyada sergilemeye niyetli dışavurumcu insanımız, “kahve kitap qeyfi”ni en çok Kürk Mantolu Madonna’yla yapmayı seviyor; bu sayede kolaylıkla hanesine gerekli artı puanı yazdırıyor. Bu noktadan sonra en bayağı dizileri çeken film yapımcılarının “bizim Madonna’nın yaşamını anlatacağı” bir uyarlama çekme peşinde olmaları, sürpriz olmuyor. Çünkü Kürk Mantolu Madonna, hani şu gazete patronunun “tutmadı” diye Sabahattin Ali’ye parasını dahi ödemediği tefrika, bugün “tutuyor”.

Nâzım’ın romandan saymadığı Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali’nin ince dokunuşlarının, naif çizgilerinin, usta hamlelerinin çoklukla; ama bir bütünlükten yoksun olarak hissedildiği bir metin olmasına rağmen, bugünün sığ toplumunda gereğinden çok daha büyük bir ilgil görüyor. Bu sahte ilgi ise, Sabahattin Ali’ye yapılacak en büyük haksızlıklardan birine dönüşüyor. Sabahattin Ali gibi bir büyük toplumcu gerçekçi yazar ekmek kapısı olarak gördüğü, çalakalem yazılmış bir tefrikadan ziyade birbirinden güzel öyküleriyle, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan gibi güçlü romanlarıyla ve kuşkusuz yaşamının tümüne yaydığı, en çok da Marko Paşa döneminde somutlandığı benzersiz aydın inadıyla anılmayı, okunmayı ve anlaşılmayı hak ediyor.

 

1 Filiz Ali Laslo, Atilla Özkırımlı – Sabahattin Ali – Cem Yayınevi, İstanbul 1979, s. 88

2 Age, s. 34

3 Age, s. 185

4 Nâzım Hikmet – Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil – Adam Yayınları, Nisan 1993, s. 240 – 241

5 Nâzım Hikmet, age, s. 242

6 Ayşe Sıtkı, Doğan Akın – İki Gözüm Ayşe – Ataol Yayınevi, İstanbul Şubat 1991, s. 93

kaynak: haber.sol.org