Benim saçım süpürge değil, ya senin?

Benim saçım süpürge değil, ya senin?

Derin’in okulunda üç haftadır devam eden, bir hafta daha devam edecek olan bir seminerler dizisi var. “Anne-Baba Okulu” adı altında sunulan seminerlerin konusu “Anne-Baba Tutumları”ydı. (Geçtiğimiz hafta boyunca katıldığım seminerler sayesinde bu hayatımda olmasa bile bir sonraki hayatımda mükemmel bir anne olmayı garantilemiştim… Şimdi ondan sonraki hayatımı da garantiye alıyorum)

Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge  Benim saçım süpürge Benim saçım süpürge değil, ya senin? 572deniznehir gardenyaİlk oturum çok güzel geçti. Tutum nedir, davranıştan farkı nedir, davranışlarımızı nasıl şekillendirir… bunları öğrendik. Faydalıydı.

Semineri okulun psikoloğu düzenliyor. Geçtiğimiz haftaki ikinci oturumun sonuna doğru, anne-baba tutumları ve demokratik-otoriter ebeveyn tutumları arasındaki farklardan bahsederken konu nasıl olduysa kadın-erkek tutumları arasındaki farka geldi. Daha doğrusu toplumun, kadın ve erkeğe yüklediği rollerin arasındaki farka… Ve bir anda olay bir grup terapi seansına dönüştü. Bir sürü kadın “Evet ya, anne olmak çok zor ya, benim çocuktan önceki hayatımdan eser yok ya!” diye yakınmaya (ve hatta bazılarımız ağlamaya) başladık.

Hal böyle olunca bu haftaki oturum da yine benzer bir konu üzerinden devam etti. Çok ayrıntıya girmeyeceğim, nitekim hem burada aktarmak üzere not almadım, hem de paylaşmak için izin almadım. Ancak çok dikkatimi çeken bir ayrıntından bahsetmezsem çatlarım…

Anne-babalarımızın, çocukluğumuzda aklımızda yer eden dört davranışını yazmamızı istedi psikolog. Anne için dört hane, baba için dört hane… Kimi benzer şeyler yazdı, kimi farklı. Ancak aynı olan bir şey vardı, o da neydi biliyor musunuz? Anne hanesindeki FEDAKAR kelimesi…

Evet, hepimizin annesi fedakardı. Çoğumuzun babası talepkardı. Peki ya, birbirini hiç tanımayan, ve hatta Türkiye’nin farklı şehirlerinde yetişmiş bunca kadının annesini aynı şekilde tanımlamasının nasıl bir sebebi olabilirdi?

Elbette sosyolojik bir sürü analize girilebilir burada, ki benim onu yapacak donanımım yok. Ancak ben, yaşları 30 ila 40 arasında değişen bir grup kadının hepsinin annesini FEDAKAR olarak tanımlamasını çok trajik buluyorum. Önce annelerimiz, sonra kendimiz adına…

Bu fedakarlık öyle “Ay canım, masada son kalan lokmayı bana ikram eder” fedakarlığı değil. Bu fedakarlık“Anne yemez yedirir, içmez içirir” fedakarlığı. “Anne saçını süpürge eder” fedakarlığı… “Anne, etli kuru fasulyenin etlerinin bir kısmını kocasına, geri kalanını çocuklara paylaştırır, kendine kalmaz” fedakarlığı…

Bunlar öyle içimize işleyen şeyler ki, geride bırakması çok zor ve hatta imkansız. Ne annemin bana “Yemekteki etleri kocana koy” ne de kocamın bana “Ben bu evin erkeğiyim, bütün etleri ben yiyeceğim” demişliği var… Ama ben de annem gibi davranmaya yelteniyorum çoğu zaman. Çünkü öyle gördüm. Annem bana “öyle yapma” dese bile, annemle babamın arasındaki ilişkiyi (ki muhtemelen babamın da öyle bir talebi yoktu, onu da annem kendi annesinden görmüştü) görerek öğrendim ben. Şimdi sıkıysa öğrendiğini unut…

Acayip çalışılması gereken şeyler bunlar… Altından kim bilir neler neler çıkar. Ama şu bir gerçek ki ben çocukları için saçını süpürge eden annelerden olmak istemiyorum. Benim saçlarım bana ait, kimsenin süpürgesi değil. Çocuklarımın bile…

40 yaşından sonra ikinci kez üniversite okumaya başlayan bir arkadaşımla sohbet ettim. Haftanın üç gecesi derse gittiği için eve geç geldiğini, o geceler çocuğunun geç yattığını, bunun için de bir yandan vicdan azabı duyduğunu söyledi. Ah o vicdan azabı yok mu o vicdan azabı?.. Bir gölge gibi her yerde peşimizde… Çocuğuma bugün sebze yapmadım, hazır meyve aldım, mama verdim, onunla “kaliteli zaman” geçirmedim, istediği kitabı okumadım… Bitmiyor…

Dedim ki o arkadaşıma… “Ne iyi yapıyorsun! Varsın haftada üç gece geç gel… Çocuğuna örnek oluyorsun, daha ne işte?.. Kendin için bir şey yapmanın iyi bir şey olduğunu öğretiyorsun ona… Bundan daha değerli bir bilgi olabilir mi?” 

Kadınlık üzerinden siyaset yapıldığı, kadınları ilgilendiren durumlara erkeklerin karar verdiği ataerkil bir toplumda kadın olmak zaten zor. Anneliğin “kutsal”, çocuk şarkılarının “Analar çeker yükü, kimsenin bilesi yok” olduğu bir memlekette anne olmak daha da zor. Yükü çok fazla. Sorumluluğun altından kalkmak hiç kolay değil. Öyle eziliyorum ki bazen…

Ama çok mücadele ediyorum. Hayır, tek başıma altından kalkmak için değil. Tek başıma altından KALKMAMAK için.

Öyle öğretilmiş ki bana, öyle kodlanmış ki içime…

“Bu yükü tek başıma taşımak zorunda değilim. Bunu hatırlatıyorum kendime…

Buna önce kendim inanmalıyım ki etrafımdakileri de inandırabileyim.

Süper anne olmaya çalışmak en kolayı. Hepimiz hem çocuk, hem ev, hem iş, hem her neyseyi yapmaya çalışabiliriz. Bütün bunların altından kalkmaya çalışmak (ve tabii ki kalkamamak) kolay.

Zor olanı “İyi de, ben bunların hepsini mükemmel bir şekilde yapamam. Kaldı ki, yapmak zorunda değilim ve yapmaya çalışmak da istemiyorum” diyebilmek…

Kaynak: http://blogcuanne.com/2013/12/03/benim-sacim-supurge-degil-ya-senin/