Bir bilgenin kaleminden “Ah Şu Osmanlı!”

15 yıllık bir “tek parti iktidarı” düzeninde, yıllardır Cumhuriyet’e ağır saldırıların yaşandığı, başta Büyük Devrimci Mustafa Kemal olmak üzere kurucuların adeta “taşlandığı”, Misak-ı Milli’den başlayarak, Lozan dahil ne kadar “ülkenin temelini” oluşturan yapı taşlarının hunharca linç edildiği bir süreçten bilinçli bir şekilde geçiriliyoruz!.. Bir diğer deyişle;
-Yakın tarihin tersyüz edilmesi, Cumhuriyet’in kuruluşunun büyük bir günah/hata olduğu algısının yerleştirilmesi, ve yeniden yüz yıl önce tarihe gömülmüş eski rejimin ihya edilmesi!..

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan’ı bile tartışmaya açma riskini göze alarak yaratılmak istenen yeni rejim nedir peki?..

-Yeni Osmanlıcılık tabii!..
Tabii, Osmanlı’nın yanı sıra “Hilafet” in de yeniden tesisi!.. İşte bu nedenle sürekli olarak “Misak-ı Milli yüzünden Meriç ile Ağrı Dağı arasına sıkıştık”, “Lozan’da adaları kaybettik”, “Cumhuriyet dilimizi, dinimizi unutturdu” “Ulu hakan Abdülhamit Osmanlı’yı yüceltti” yollu, hiçbir tarihsel tabanı, belgesi, gerçekliği bulunmayan safsatalarla halkın kafasını karıştıracak, algı yaratacak ve girişecekleri kanlı maceralarda taraftar toplayacak, deyim yerindeyse “kampanyalar” düzenliyorlar!..

Bu kampanyaları düzenleyen, “özel tarihçi” sıfatıyla destek veren ve “sıfır bilgisiyle” sayfalarını, ekranlarını bu kampanyaya ardına kadar açan yandaş medyanın ne tarihsel, ne entelektüel birikimlerinin hiç olmadığını biliyor, izliyoruz… Bu konuda yapılan yayınların, yazılan sözde incelemelerin beş paralık değeri olmadığını bizim gibi bu zavallı “şeyleri” hazırlayanlar da gayet iyi biliyorlar!..

Halbuki Osmanlı konusunda pek çok yayınlanmış, çürütülemeyen belgelere dayanan, dürüst eserler var. Son olarak, Osmanlı’nın özellikle son üç yüz yılını mercek altına yatıran, özellikle “Abdülhamid devri çözülmeden ne Osmanlı kimliğini, ne de Cumhuriyet’i anlayabilmemizin olanağı vardır” diyen ve yeniden yayımlanan bir kitaptan söz ediyorum… Tanımış olmaktan, dostluğunu kazanmış olmaktan şeref duyduğum, edebiyat ve kültür insanı, toplumcu bir bilge olan Demirtaş Ceyhun’un incelemesi:
-Ah Şu Osmanlı- Kod Adı: Ulu Hakan.

“Osmanlı ve münevverler!”

Osmanlı’yı “ah ceddimiz, vah atalarımız” çiğliği ile yere göğe koyamayanların, gerçekleri anlayabilmek için sayfa sayfa defalarca hatmetmesi gereken bir “başucu” kitabı…
Bakın Demirtaş Ceyhun, bir çoklarımızın “ezberini bozacak” kitabında hem Osmanlı hem de münevver yani aydınlar hakkında neler yazıyor…
Örneğin Genç Osmanlılar’ın hedeflerinin yönetim olduğunu, düzeni değiştirmek gibi bir amaçlarının kesinlikle bulunmadığını söylüyor ve tanık olarak da 1. Meşrutiyet’in ilanını gösteriyor:
“Niyazi Berkes’in anlatımıyla 23 Aralık 1876’da Abdülhamid’e onaylatılarak yürürlüğe giren Kanun-u Esasi sultanı hemen hemen hiç bir şarta bağlamıyordu. Tersine Kanun-u Esasi’nin kendisi sultanın iradesine birçok şartlarla bağlanmıştı. Bu yasa asıl yasa sayılan şeriatın sadece bir parçasıydı. İşte bu nedenle daha birinci yılı dolmadan Meclis-i Mebusan’ın kapatılması ve Kanun-u Esasi’nin yalnızca göstermelik hale gelmesinin sorumlusu da Abdülhamid değil, meşrutiyetle şeriat kavramlarını kafasında bile yerli yerine oturtamayan Osmanlı aydınlarıdır!..”
Laiklik kavramını o tarihten yaklaşık 50 yıl sonra ilk kez yüksek sesle halkın karşısında söyleyen Türk aydını kimdi peki!..
-Mustafa Kemal!..
Osmanlı’nın daha Kanuni Sultan Süleyman’ın son devirlerinden başlayarak “ne olacak bu memleketin hali?” diye dövünmeye başladığını anlatan Ceyhun, özellikle son iki yüz yılda, bir yandan Batı’ya benzemek, diğer yandan Batı’nın tahakkümünden kaçmak gibi bir cendere arasına sığınan yönetimin çabalarını anlatıyor…
-Daha doğrusu acıklı güldürüsünü!..

Lanetli yüzyıl ve kör döğüşü!..

Siz, taa 20. Yüzyıl’ın başlarına dek “kültür” sözcüğünün Osmanlıcada bir karşılığı olmadığını biliyor muydunuz?!.

Ziya Gökalp, “ne olacak bu memleketin hali” sorusuna ilk kez toplumbilim açısından yaklaşırken, kültür konusuna değinmiş ama sözcük olmadığı için Arapça “tarla sürmek” anlamına gelen “Hars” sözcüğünü kullanmıştı. Halktan vazgeçtim, ülkenin münevverleri bile duruma o denli yabancıydı ki, devletin sadrazamı Talat Paşa Büyükada Yat Kulübü’nde Gökalp’in yanına gelmiş, serzenişte bulunmuştu:

-Canım Ziya Bey, Hars mars diye bir lakırdı var. Nedir bu Allah’ını seversen? Bizim Merkez-i Umumi’de kaç defa anlattın ya, bir türlü kafama girmemiş. Şunu bir daha anlatsana!..
Anlatacak o kadar çok şey var ki; Enver Ziya Karal’ın şu sözü Osmanlı’nın nasıl bir yokluğa mahkum olduğunu gayet güzel özetliyor aslında:
-Osmanlı hükümetlerinin bir sosyal ekonomi siyaseti hiçbir zaman olmadı!..
Olamazdı da! İmparatorluğu savaş ve yağma ekonomisi üzerine kurmuş, gelişmelere sırtını dönmüş bir devletin taa 20. Yüzyıl’a kadar yaşaması bile mucizeydi!.. Osmanlıların “lanetli yüzyılı” diyebileceğimiz 17.Yüzyıl’ın “çocuk ve deli sultanlar dönemi” diye anıldığından haberiniz var mıydı?!..

Bunun ardından 18 ve özellikle 19. Yüzyıllar da, sürekli yenilen, sürekli toprak kaybeden, Avrupalı sefirlerin önünde “el pençe divan” durmak zorunda kalan sultanlar, sadrazamlar çağıydı!..

-Osmanlı’nın 19. Yüzyılı’na boşuna “kör döğüşü” sıfatını yakıştırmıyor Demirtaş Ceyhun!..
Ecdadınızı, günahlarıyla, sevaplarıyla öğrenmek isteyen Osmanlıcılara sesleniyorum: alın size belgeleriyle yaşamsal bir kaynak!.. Hiç komplekse kapılmadan okuyun…
-Okuyun ki, “Yeni Osmanlıcılık”, “halifecilik” oyunlarının bir yüzyıl önce niçin gömüldüğünü ve diriltilemeyeceğini öğrenin, birazcık düşünme kabiliyetiniz varsa!..

Ümit Zileli