Biz bir insan olmaya geldik

9 yaşında yaz tatili için köye akraba ziyaretine gittiğimde ilk defa Izmir dışına çıkmamın, ilk defa köy göreceğimin heyecanı içindeydim. Elimde ev sahibi nine için çizdiğim yeşillikli, koyunlu köy resmim ile yolculuk boyunca, akraba dedemin omuzuna yaslanarak uyuyakaldım.

Uzun yolculuk sonrası köye gittiğimizde adı eşe nine olan ev sahibine resmi büyük bir heyecanla teslim ettim, O ise aldı, gözümün önünde bir kenara attı. Ilk izlenimim, köylüler sanat eserinden anlamıyor oldu. (O zamanlar kendimden başka hiçbir sanatçıyı tanımıyordum.) . Dışarıya çıktım, çocuklar meraklı bana bakıyor, üşüyorum temmuz ayında üşüyorum. Askılı tişörtüme ve şortuma bakıp gülüyor çocuklar. Kaldığım evin bitişiği ahır ve ahırın duvarına güneş vuruyor. Tatilim boyunca ev sahibi dedenin ceketi ve o duvar ile bütünleştim diyebilirim. Köyün ortasında bir çesme ve etrafında kavak ağaçları, hiç benim resmimdeki köy gibi değil. Dağlar çorak, sarı renkte, köyde sadece birkaç kavak ağacı, evler saman-çamur karışımı, tuvalet ise bir delik ve pislik dışarıda görünür şekilde. Inanılır gibi değil.

Evime gitmek istiyorum diye tam ağlayacaktım ki iki muhteşem göz bana bakıyordu. Hemen gittim yanına, sarıldım, küpelerini sevdim, öptüm, kucağıma aldım. Adını küpeli koydum kuzumun. Sonraki günlerde köy yaşantısının rituellerini öğrenmeye başladım. Koyunlar sağılıyor sonra kuzular bırakılıp annelerini emmelerine izin veriliyor. O süt önce kuzuların hakkı, neden önce kuzuların emmesine izin vermiyorsunuz? Bari hepsini sağmayın kuzulara çok süt bırakın diyorum, kimse beni dinlemiyor hatta gülüyorlar bana.

Tuvalet için lağım çukuru açın bu pislikler böyle üstüste ortada ayıp değil mi? diyorum. Tavukların yumurtası var mı diye neden parmak atıyorsunuz? Varsa var ayıptır, inekler akşam otlamadan geldiğinde neden kuyruklarina asılıyorsunuz? Canları yanıyordur diyorum yine gülüyorlar.

Bir araya geldiklerinde konuşmalar çok boş, hitaplar ve dedikodu tıpkı köyün soğuk havası gibi hiç hoş değil. Hergün dedemin ceketiyle ahırın duvarına yaslanarak güneşe doğru oturuyorum. Bu şekilde güneşi hissecek tam iki saat zamanımın olduğunu, güneşin artık etkisini kaybedeceğini biliyorum. Dağlara doğru devamlı bakıp, buradan kaçıp şu dağı aşsam kesin Izmir`dir diye düşünüp, kaçma planları yapıyorum. Toplamda 13 saat otobüs yolculuğu yaptığımıza göre evet o kadar uzaktadır Izmir, ben o dağı aşmalıyım, kaçmalıyım buradan.

Küpeli ve öteki kuzular için bir çare bulmadan, bütün hayvanları bu zalimlerden kurtarmadan gitmemeliyim. Köyde yaklaşık 12 evde oturan var, ahırların kapılarını, içinde kaç tane koyun, inek, tavuk olduğuna bakıyorum. Bana güvenen köylüler ahırların kapısını açıp sayma işlemine geçtiğimde ne yaptığımı bile bilmezseler sesini çıkarmıyorlar. Bu şekilde onuncu ahırda sayım yaparken, benim içiride olduğumu farketmeden üstüme kapıyı kitledi ev sahibi amca. Koyunlar yerde çoğu oturmuş vaziyette, çenelerini bir sağa bir sola oynatarak bana bakıyorlar. Tahta kapının ara boşluklarından içeriye güneş ışığı sızsa da loş olan ortamda hepsinin gözleri parlıyor. Işte fırsat diyerek başlıyorum koyunlara planımı anlatmaya, ben size şimdi dediğim zaman kaçacaksınız, ben şu dağa doğru gideceğim, siz özgürsünüz benimle gelmek zorunda değilsiniz tamam mı diye sözümü tamamladığımda ” kim var orada?” diye bir ses geldi dışarıdan. Amca kapıyı açtı. Beni gördü, gülümsedim ve kaçtım.

Tam 20 gündür bu köydeyim. Ekmeklerini yiyemiyorum, ah keşke bayatta olsa bizim bakkalın ekmeğini bir kere yiyebilseydim şimdi. Sabahları mis gibi kokan tereyağ, sıcacık süt olmazsa bu kadarda dayanamazdım. Gece ben dışarıda ki tuvalete karanlığın ve kurtların korkusuna çıkamadığım için gündüz kaçmaya karar verdim.

Eşe nine ile pek aram yok, biz birbirimizi pek sevemedik. Onun için ilk salacağım koyunlar, Onun koyunları olacak. Öğleden sonra son kez dedenin ceketi ile duvar kenarına kucağımda küpeli oturdum. ” Küpeli bak biliyorsun günlerce bu plan üzerinde çalıştık, ben çoğu koyuna durumu anlattım, eğer bir aksilik olursa ve bana güvenmezlerse sen, me me me de onlara anlat, hep beraber kaçalım, çok mutluyum, annen sadece senin olacak, sütünü doya doya içersin canım benim” diyerek öptüm yanağından.

Kimse yok yakınlarda, sessizce ahırın kapısını tutan tahtayı yukarı kaldırıp, kapıyı açtım. Gölgem ahıra upuzun bir şekilde yansıyınca kendimi gerçek bir lider sanarak daha da güçlendim. Kalkın arkadaşlar, şimdi hareket zamanı gidiyoruz, özgürsünüz diye etrafımı da bir taraftan gözlemleyerek, bağırdım.

Koyunların heyecanla koşup, kapıdan çıktıkatan sonra bir daha arkalarına bakmayacaklarına o kadar emindim ki, hiçbirinin istifini bozmamasına çok şaşırdım. Oturanları arkadan yiktiriyorum, hiçbiri kalkıpta özgürlüğüne koşmuyor. Vakit kaybedemem, hemen öteki ahırlara gittim, 12 ahırdan sadece beş koyun köy meydanında bir oradan bir oraya koşuyor. Geriye kalanlar ise oturduğu yerden geviş getiriyor.

Halbuki planim süperdi, neden tutmadı? Onlar neden benim onların özgür olması için yaptığım planda bana ihanet ettiler? Ağlamaya başladım, gözyaşlarımı ceketin koluna siliyorum. “Yürü küpeli gidiyoruz anneni alalım sen ve annen hiç olmazsa özgür olun” diyerek tekrar eyleme başladığımız ahıra küpeli ile beraber geri döndük. Ettim etmedim küpelinin annesini oturduğu yerden kaldıramadım. Ağladım, yalvardım, senin için değilse bile çocuğunun özgürlüğü için lütfen kalk bizimle gel, senin sütüne ihtiyacı var yoksa ölür yolda lütfen dedim dinletemedim. O kadar ruhsuz ve acımasız bir annesin ki senden nefret ediyorum diyerek ayağımla dürttüm ve küpeliyi son kez öpüp, annesinin yanına bırakarak bütün gücümle günlerce izlediğim dağa doğru koşmaya başladım.

Ben köy ile aramda ki mesafeyi açtıkca sanki dağ, kollarını açmış yeni yürümeyi öğrenen çocuğuna daha çok yürüsün diye yavaş yavaş uzaklaşan anne gibi benden uzaklaşıyor olduğunu farkettim. Koyunların ihanetinden sonra bir de dağın ihaneti iyice sinirlerimi gerdi ama ölmek var dönmek yok. Ben o dağı aşıp aileme gideceğim. Annem bütün çocuklarına bir isim takmıştı, benim adımda akıllı inatçı keçiydi. Hakkını vermeliyim ismimin diyerek çantama koyduğum su ve yiyecekler ile koşmaya devam ettim. Tavuklarda biliyordu planımı, onlarda gelmedi. Ineklerin otlatmadan geri dönme saatine denk gelmediğı için onlar gelemedi, bir onlara kızmıyorum. Geriye kalan bütün köy hayvanlarına kızgınım.

Bana doğru gelen iki atlı yanımda durdu ve “nereye gidiyorsun Inanç?” dedi. “Bırakın beni o dağın arkası benim evim, anneme gidiyorum” dedim. Güldüler, o dağın arkası başka bir köy, evine yürüyerek bir yılda ancak gidersin dediklerinde, inanamadım. Tekrar koşmaya başladım, yakaladılar ve köye geri götürdüler. Gideceğim güne kadar da inatla bütün koyunlarla konuştum. Onları yinede iknaya çalıştım, hiçbir başarı eldi edemeden, tatil bitişinde nihayet anneme kavuştum.

Bu benim gerçek anlamda ilk isyanım, ilk defa yanlış birşeyleri değiştirme isteğimdi. Zamanla onları affettim çünkü doğasını yaşadıklarını, bir koyunun bariz karakter yapısının bu olduğunu ögrendim.

Büyüdüğümde ise toplumda yanlış giden birşeyleri değiştirmeye çalışan insanların yalnız bıraklışlarını gördükçe hep bu ilk isyanım geliyor aklıma. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kendi elleriyle teslim edilişini, Aziz Nesin’in çocuklara sahip çıktı diye iftiraya uğraması, Türkan Saylan’ın yaşadığı zorluk ve atılan iftiralar ile tek başına mücadelesi, Onların anlattıklarını dinleyen bakışların, zihniyetin o koyunların bana bakışından bir farkı var mı diye sorguladım yıllarca.

Bende, bir yanlışa karşı birebir mücadele ettiğimde de, destek beklediğimde de bu bakışların hiç değişmediğini sadece birkaç kişinin destek olduğunu gördüm.

Haydi onlar koyun, tavuk. Haydi onlar doğası gereği duyarsız, doğası gereği yaşam koşullarını iyileştirme için hiçbir çaba içinde değiller, haydi onlar birbirlerinin ölümlerini kayıtsız bir şeklilde seyrediyorlar.

Size ne oluyor? Sizin doğanızda mı bu? Bizler ırktan önce, yaşlı-genç, erkek-kadın, siyah-beyazdan önce insanız.

Önce insan olmanın değerlerini yerine getirelim, duyarlılığımızı ve toplum bilincini kaybetmeyelim. Bunu başardıktan sonra başka değerlerimize sahip çıkalım ki, ne bakışlarımız duyarsız olsun, ne de ülke olarak önümüze koyduğumuz hedefler, biz yürüdükçe bizden uzaklaşsın. Yoksa kendi kuzularımızın kaderini, ne zaman, nerede, nasıl onlari besleyip, büyüteceğimize özgür irademiz değil, sahiplerimiz karar verecek. Bizde kaderdir deyip tıpkı küpelinin annesi gibi sadece yemek yeyip, çiftleşip, yatacağız. Lider ruhlu kişiler, toplumu kendi çıkarlarından öne tutanlar, hayatını toplumun gelişimi için adayanlar, kolay gelmiyor. Sadece Insan sıfatınıza yakışanı yaptığında ve bunu ilk önceliği olarak belirlendiğinde “insan” en büyük devrimi gerçekleştirmiş olacak.

Herşeyden önce “Biz bir insan olmaya geldik”. Bunu başaramadıkça taşıdığımız hiçbir etiket bizi değerli kılmayacaktır.

Inanc Kaya – kaynak: https://www.facebook.com/