Biz Lozan’ı tartışırken neleri yutturuyorlar

Erdoğan, 15 Temmuz’u “Türk Milleti’nin ikinci Kurtuluş Savaşı” olarak niteleyip, şunları söyledi:

“Tarihte bize ne yaptılar? 1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a bizi razı ettiler, birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar, her şey ortada. İşte şu anda işte şu anda Ege’yi görüyorsunuz değil mi? Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik; zafer bu mu? Oralar bizimdi, oralarda hala bizim camilerimiz var, mabetlerimiz var. Ama şu anda hala Ege’de ‘kıta sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, denizde ne olacak’ bunları konuşuyoruz, hala bunun mücadelesini veriyoruz. Niye? İşte o anlaşmada masaya oturanlar sebebiyle. O masaya oturanlar o anlaşmanın hakkını vermediler, veremediler, veremedikleri için şimdi onun sıkıntısını biz yaşıyoruz. Şayet aynen bu darbe de başarılı olsaydı herhalde Sevr’i dahi aratacak bir dayatmayla karşımıza çıkacaklardı.”

Lozan’la ilgili rahatsızlığını daha önce de dillendirmişti… “Pek çok sorunlu yönleri var… Lozan’ın güncelleştirilmesi lâzım…” gibi satır arası mesajlardan sonra nihayet dün itibarıyla tam düşüncesini açıklamış oldu.

Tartışmalar özellikle, “Ege Adalarını Lozan’da verdik” iddiası üzerinde yürüyor. Haklı olarak bu konudaki tarihi gerçekler, AKP iktidarı döneminde Ege’de olup bitenler hatırlatılıyor.

Oysa Erdoğan’ın devamındaki, “Ege’de kıta sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, denizde ne olacak bunları konuşuyoruz” sözleri de çok önemli. Zira acı bir gerçeği itiraf ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin AKP iktidarına kadar “kırmızı çizgi” saydığı, hiçbir uluslararası platformda konuşturmadığı konuları konuştuklarını açıklıyor. İyi de bunun sorumlusu kim; Lozan mı, kendileri mi?

15 Temmuz darbesinden kısa bir süre önce eski Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun Yunanistan’la Ege konusunda anlaşma sağladığı ve Yunan tarafının 10-12 mil tezini kabul ettiği yolundaki haberler şu ana kadar yalanlanmadı. Doğruysa, bizi İzmir’den Ege’ye olta bile atamayacağımız bir noktaya kim getirmiş olacak; Lozan mı?

LOZAN’I KİM DELİK DEŞİK ETTİRDİ 

Erdoğan dünkü konuşmasında, “15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı herhalde Sevr’i dahi aratacak bir dayatmayla karşımıza çıkacaklardı” dedi. Çok değil, 4 ay önce de Sevr’e şöyle atıfta bulunmuştu:

“Haçlı Seferlerinin, Moğol İstilasının, Sevr’in yarım bıraktığı işi, bu kez terör örgütü üzerinden tamamlamak istiyorlar.”

Şunun altını çizelim; Emperyalistler Soğuk Savaş’ın bitimiyle beraber Sevr’i raftan indirip, zaten önümüze koymuşlardı. Büyük bölümü AKP’nin devri iktidarında olmak üzere kâh AB süreci, kâh ABD’yle “stratejik ortaklık” kapsamında Sevr’in pek çok maddesi, “özgürlük, açılım, demokratikleşme, azınlık hakları” adı altında fiilen hayata geçirildi. Son olarak 15 Temmuz darbesiyle Ordumuz adeta lağvedildi, daha ne olsun!..

Çok somut bir örnek:

Atatürk’ün “hıyanet ocağı” olarak nitelendirdiği Fener-Rum Patrikhanesi’nin konumuna ve Patriğin “ekümeniklik” unvanı meselesine bakalım. Lozan’a göre, Patrikhane sadece İstanbul’daki Rum azınlıktan sorumlu bir kurum. Dolayısıyla başka Ortodoks kiliseler üzerinde yetkisi, yani “ekümenikliği” mümkün değil. Ayrıca Patrik ve Sen Sinod Meclisi üyelerinin Türk vatandaşı olması şart.

Peki AKP iktidarında neler oldu? Önce şu iki notu aktaralım:

Obama ilk seçildiğinde Türkiye’ye gelen Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, o zamanki Dışişleri Bakanımız Ali Babacan’la görüşmesinde, “Irak ve Afganistan konularını, 21’inci yüzyılın zorluklarını karşılamak için NATO’nun imkanlarını geliştirmeyi, Kıbrıs sorununun çözümünü, Türkiye’nin demokrasisi ve çok etnikli toplumu, Heybilada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasını” konuştuklarını belirtip, “Genç Türkiye-Genç Amerikan girişiminde bulunacaklarını” müjdeledi!..

Patrik Bartholomeos 2004’te Türkiye’ye hiç bilgi vermeden Sen Sinod’a yabancı papazları atadı. Bunlardan biri de ABD Rum Ortodoks Kilesesi Başpiskoposu Demetrios’du.

İşte bu Dimitrios 25 Mart 2009’da Yunan Milli Günü dolayısıyla Beyaz Saray’da verilen resepsiyonda baş konuk oldu ve Obama’ya, “Fener Rum Patrikhanesi, Kıbrıs ve Makedonya konularında Büyük İskender gibi davranıp, Gordion Düğümü’nü kesmesi” tavsiyesinde bulundu. Bir yıl sonraki resepsiyonda ise Osmanlı’yı ve Osmanlı Ordusunu yerden yere vurdu. Obama da bu konuşmasından dolayı Papaza teşekkür edip, Yunan’ın, Osmanlı’ya isyanını,“189 yıl önce bir başka piskopos, dağlardaki bir manastırda ağaya kalktı, Yunan bayrağını eline alarak, bağımsızlık ilân etti ve demokrasinin beşiğinde yeniden demokrasiyi temin etmek için mücadeleye başladı. Burada sadece kısa bir anı kutlamayacağız, aynı zamanda Yunanistan ve halkını tanımlayan o ruhu da hatırlayacağız…” sözleriyle övdü.

Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Patrikhane’deki Lozan’a aykırı bu atamaları,“inceliyoruz” diye geçiştirirken, dönemin Başbakanı Erdoğan 2011’de şu itirafta bulundu:

“Sen Sinod Meclisi üyelerinin Türk vatandaşı olması gerekiyor. Ama Türk vatandaşı olmayan kişiler atandı. Daha sonra ben Sayın Karamanlis’e ve Yorgo’ya, ‘Söyleyin de Türk vatandaşlığı için başvursunlar da Lozan Anlaşması’na uygun hale getirelim’ dedim. Onlar devreye girdi, Sen Sinod Meclisi üyeleri başvurdu. Şimdi onları Türk vatandaşı yaptık, sorunu çözdük.”

2014’te Cumhurbaşkanı sıfatıyla KKTC’ye ziyaretinde de şunları söyledi:

“Lozan Anlaşması’na göre Sen Sinod Meclisi üyelerinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması gerekiyor. Fakat şu anda Bartalomeo’dan başka kimse kalmamıştır. ‘Dışarıdan buraya papaz getirin, biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapalım, hiç olmazsa Lozan Anlaşması’nın gereğini yerine getirelim’ dedim. Şu ana kadar 20’ye yakın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına aldığımız oldu.”

Ve bu “Lozan’ı çiğnetme” ABD’nin 2007’ye Dini Özgürlükler Raporu’na da şöyle yansıdı:

“Devlete göre, sadece Türk vatandaşları Patrikhane’nin Sen Sinod’una üye olabilir ve Patrik seçimine katılabilir iddiasında. Buna rağmen Ekümenik Patrik, Türk olmayan üyelere izin verilmesi için müracaat etti. Ancak iktidar, Bartholomeos’un 2004’te 6 Türk vatandaşı olmayan üye tarafından seçilmesine ilişkin soruya resmi olarak cevap vermedi, ki bu, ülkenin 80 yıllık tarihinde bir ilkti.”

Patriğin “ekümenliği” meselesine geçelim:

2004’te dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Patrik Bartholomeos onuruna verdiği resepsiyonun davetiyelerinde “ekümenik” sıfatını kullanınca, AKP iktidarı buna tepki gösterip, toplantıya katılınmayacağı yönünde acil genelge yayınlandı.

Sonra? Dönemin Yunan Başbakanı Kostas Karamanlis Türkiye’ye geldiğinde Başbakan Erdoğan, “Ekümeniklik bizim sorunumuz değil, Ortodoksların kendi aralarında halledeceği mesele” dedi. “Ekümenik” sıfatıyla yapılan toplantılara bakan da gönderilmeye başlandı.

Netice; Patrikhane artık dünyadaki diğer Ortodoks kiliselere hükmediyor, atama ve yargılamalar yapıyor. Daha geçen hafta 94 yıl aradan sonra İzmir’e psikopos atanıp, bu tören Yunan televizyonlarında naklen yayınlanmadı mı?

LOZAN GEÇERSİZ DİYORLARDI

Özetle ABD ve AB Lozan’ı fiilen geçersiz kılmak için elinden geleni yapmakla kalmadı açıkça, “Lozan’ın modasının geçtiğini” söyledi.

Bir diğer ifadeyle Obama, Başpiskopos Dimitrios’un “Fener Rum Patrikhanesi, Kıbrıs ve Makedonya konularında Büyük İskender gibi davranıp, Gordion Düğümü’nü kesmesi” tavsiyesini yerine getirip, “Genç Türkiye-Genç Amerika” (Bunu Genç Osmanlılar-Genç Amerikalılar diye de okuyabiliriz) projesinin sahibi, müstakbel Başkan Hillary Clinton’a birçok konuda “temizlenmiş” bir Türkiye bıraktı.

Peki geriye ne kaldı?

Geçen haftaydı, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi şunu söyledi: 

“15 Temmuz işgâl girişiminin sonunda hedeflenen şey Ermenistan ve Kürdistan’dı.”

İşte meselenin “bam teli”!..

Sevr’de olup, henüz gerçekleştirilemeyen “Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan” projeleridir.

O yüzden Erdoğan’ın Lozan’a çakmasını, gündem değiştirme veya yine “kandırılma” saymak zor.

“Büyük Kürdistan” projesinde, yılanın başı Erbil ise kuyruğu Lozan’dan sonraki en büyük kazanımımız Kıbrıs’tır. Kıbrıs’taki gelişmeler malûm.

Sevr’de “Kürdistan”ın sınırı tam çizilememişti, çünkü “Büyük Ermenistan”a endekslenmişti. Bunu belirleyecek olan da ABD’ydi. Ancak, “Musul’daki Kürtlerin de istedikleri takdirde, Kürt devletine katılabileceği” özellikle vurgulanmıştı.

Erdoğan’ın 2005’teki Diyarbakır “açılımının” organizatör Diyarbakır eski milletvekili İhsan Arslan’ın, “Bu soruna Sevr ve Lozan görüşmelerindeki perspektiften bakamayız… Irak’ta en sağlam partnerimizin Barzaniler olduğuna inanıyorum… Barzani’yle çıkarlarımız at başı gidiyor. En iyi ittifak Türkiye-Barzani ittifakıdır” dediğini de hatırlayın.

Bilindiği gibi Musul-Kerkük’ün Misak-ı Milli sınırları içinde olması Atatürk’ün en büyük emeliydi. Lozan’da halledilemedi… Sonrasında konu ne zaman gündeme gelse, İngiltere Türkiye’de Nasturi, Şeyh Said ayaklanmalarının düğmesine bastı… Olmadı!..

Şimdi… Türkiye Suriye’de Halep’i, Irak’ta Musul’u kurtarma operasyonlarına hazırlanıyor.

Birkaç gün önce Ankara’ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Antony Blinken’le ne görüşüldü? Musul ve Rakka operasyonları.

Blinken şunu söylemedi mi?

“Musul’a ilişkin planın da üzerinden geçtik. Bu plan, Irak hükümeti ve Kürt bölgesi liderliğiyle, Başbakan El İbadi ve Barzani arasında işbirliği sağlanarak ortaya çıkarıldı. Bu planı Türk müttefiklerimizle ayrıntılı şekilde ele aldık, olumlu tepki aldığımızı düşünüyorum. Kritik olan, Türkiye tarafındaki bazı endişelerin dikkate alınması. Özellikle hareket halindeki kuvvetlere ve PKK’ya ilişkin… Şunu açık şekilde ifade ettik ve Iraklılar da bu konuda hem fikir; Musul’un geri alınmasında onların asla bir rolü olmayacak. Dolayısıyla, Türk tarafının bazı endişelerini giderdiğimizi ve Musul planı hakkında Türkiye ile son derece olumlu fikir alışverişinde bulunduk… Ayrıca artık Rakka’yı almamız gerektiği hususunu da konuştuk.”

Kerkük Barzani’nin eline geçeli çok oldu. Musul’u da IŞİD’den kurtarıp, ona vereceğiz. Barzani nasılsa “dostumuz, gururumuz”, ayrımız-gayrımız mı olur?.. “Federasyonla” Türkiye’ye bile bağlanır belki…

Bu şartlarda, milleti “fetihlere” hazırlamak için Lozan’ı tartışmaya açmaktan daha doğal ne olabilir ki?!. Musul’a, Halep’e pirince giderken, evdeki son bulgurlardan da olunacak, bir gayya kuyusuna düşülecek, belki ABD’nin Türkiye’yle ilgili nihai projesi Türk-İran savaşının temelleri atılacak, ne gam!.. “Yeni Türkiye”ye, yeni “tapu” gerek, değil mi?

Sakın birileri “darbeyi” gösterip, Sevr’e razı etmiş olmasın!..

Bir de; Acaba Hulusi Bey Lozan’ın tartışmaya açılmasına ne buyuruyor?

Müyesser Yıldız – Odatv.com