Bizim temel hastalığımız her șeyi küçümsemektir

Bizim temel hastalığımız, her șeyi küçümsemektir. Bu hastalığın tedavisi de bulunmadı henüz. Kiși ancak kendi kendisini tedavi edebilir. Küçümsemenin dayandığı birçok faktör olabilir. Bunlardan bazıları kıskançlık, yetersizlik duygusu, așağılık ve üstünlük kompleksi, bașkasını küçülterek kendinin büyüyeceği yanılsaması ve daha birçok șey…

Kendimizin gerçekleștirmediği bir șeyi bașkası yaptığında, görmezden gelir ya da dudak büker geçeriz. Küçümsemek özellikle bizim coğrafyada, içselleșmiș bir davranıștır. Küçümsemek bir yana, hemen yerin dibine batırırız, “s*ktir et onu, bunu, șunu.” deriz. Bir șeye erișemediğimizde, hemen o șeyi küçümseriz “s*ktir et gitsin.” deriz. Birisine kızdığımızda hemen onu küçümseriz ve “sen kimsin, o kim?” deriz, ama kendimizin kim olduğunu kendimize asla sormayız. Hayran olduğumuz birisini bile, bize göre ilk hatasında küçümser, bitirir, yerin dibine sokarız.

O kadar derin bir așağılık kompleksinin içindeyiz ki, ikili ilișkilerimizi de karmașıklaștırıyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. İnsanın kıskançlık duyması normaldir. Özellikle tanıdığı, yakın çevresinden birisi bașarı kazandığında çoğu insanın içinde kıskançlık duygusu canlanabilir. Ancak bu duyguyu insan kendisi kontrol altına alabilir ve çevresindeki insanların bașarılarından kıskançlık değil, gurur duyabilir. Bu bir dönüșümdür. Yoksa o bașarıyı bir kalemde değersizleștirir ve atarız bir kenara ve “Amaaan!” deriz küçümseyici bir yüz ifadesiyle. Burada asıl tehlike karșımızdaki insanların davranıșlarını, sürekli kendimizle kıyaslamaktır.

Bu küçümseyici davranıșı içsellestirdiğimizde, narsisistik kișilik bozukluğuna kadar gidebilir. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 1994 kriterlerine göre narsisistik kișide bulunan bazı özellikler șunlardır:

“Kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır (örn. başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi bekler)
Empati yapamaz: başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp tanımlama konusunda isteksizdir. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.”[1]

İnsanın kendi ürettiklerinden mutlu olması ve sevincini çevresindeki insanlarla paylașmak istemesi normaldir. Bu insanın kendisi ile barıșıklığı anlamında önemlidir ve narsisistik davranıș biçimlerine girmez. Ancak kiși, sürekli olarak, kendi yaptıklarını abartıp, küstahça bașkalarının yaptıklarını küçümsemek eylemine girdiğinde narsisizmin  yoluna adım atmıș demektir.

Adler’e göre, insan olmak aşağılık duygusuna kapılmak demektir. Üstünlük kompleksi konusunda ise o șöyle yazar:

“Üstünlük kompleksi çoğu zaman, orta bir kimseninkinden üstün imkanlarına ve kapasitesine inanan bir kişinin davranışlarında, karakter özelliğinde ve düşüncelerinde açık olarak görülür. Üstünlük kompleksi bireyin kendisi ve başkaları karşısındaki aşırı istekleriyle kendini belli edebilir. Kibirlilik, acayip giyinme, kadınlarda göze batan erkeklik hali ve erkeklerde aşırılığa kaçan kadınlık hali, kendini beğenme, taşkınlık, palavracılık, zalimce davranış, yerme eğilimi, önemli kimselerle dost olma veya zayıflara, hastalara, önemsiz kimselere gıpda etme eğilimi, başkalarını kötülemeye elverişli fikir akımlarına ve önemli düşüncelere fazla düşkünlük dikkati çekebilir.”[2]

İște üstünlük kompleksi, insanın diğer insanları küçümsemesine de neden olan etkenlerden birisidir.

Görmezlikten gelmek, yok saymak da özünde bir küçümseme eylemidir.

Bu özelliklere baktığımızda șunu görebiliriz, kendisinin çok önemli olduğunu düșünen birisi, giderek bașkalarını da küçümseme  eğilimi içerisine girecektir. Çünkü empati yapabilme yeteneğinden de yoksundur. Böyle bir kișiliğin, her șeyi küçümsemesi ve böylelikle de kendisinin büyüdüğüne inanması doğaldır bu durumda.

İnsanın bir özelliği de kendi yarattığı, aslında gerçekte olmayan kișiliğine ve hayalinde kurguladığı dünyaya inanmasıdır. Bu da kișiyi tam bir yanılsama ve çelișkiler içerisine iter.

İkili ilișkilerimizi de bir güçler savașı gibi yașıyoruz özünde. Ya itaat ediyoruz ya da itaat ettiriyoruz. Sevgi, gönüllülük, empati çoğu zaman ikili ilișkilerimizde yer almıyor ya da belirleyici değiller.
İkili ilișkilerde altruist [3] bir yaklașımda bulunmamız da o ilișkiyi geliștirecektir.

Küçümseme  ayrıca kișinin kendisini tanıdığı yanılsamasından da kaynaklıdır. Böylece birey bașkalarını da kolaylıkla tanıdığını düșünür ve insanları yargılar, değerlendirir ve küçümsemeye bașlar.

Jung bu konuda șöyle diyor:

“Birçok insan ‘kendini tanımayı’ bilinç düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip. herkes kendisini tanıdığından emindir. Ama ego ·sadece kendi içeriğini bilir,bilinçdışını ve onun içeriğini bilmez. İnsanlar kendilerini tanıma derecelerini çevrelerindeki ortalama bir insanın kendisini tanıma oranı ile değerlendirirler, büyük ölçüde kendilerinden gizlenmiş olan asıl ruhsal gerçeklerle değerlendirmezler. Bu bakımdan, ruh fizyolojik ve anatomik yapısı ile ortalama insanın aslında hakkında pek az şey bildiği bedeni gibi davranır. Onun içinde yaşadığı ve onunla birlikte hareket ettiği bilinmeyen bir şeydir.”[4]

Kendini tanımak, sonsuz bilinmeze giden bir merdivene adım atmak iken, yine de kendimizi -tabi ki bașkalarını da- çok iyi tanıdığımızı düșünürüz.

Psikiyatrist Engin Geçtan ise, değersizlik yașayan bir insanın kendi gerçek benliğini kabul etmediğinden, gerçek dıșı bir üstünlük düzeyine ulașmak için çaba harcadığına ve enerjisini bunun için tükettiğine dikkat çekerek, değersizlik duyguları yașayan bir insanın üstün olmak zorunda olduğunu belirtir.  [5]

İkili ilișkilerimizi de bir tahterevalli oyunu olarak yașıyoruz çoğu zaman. İlișkilerimizi bir otorite savașına dönüștürüyoruz. Otoritenin güç savașının olduğu yerde, sevgi barınmaz. Ve zamanla o ilișkinin içinde var olan sevgi tükeniyor, ilișki rutin ve kendisini tekrar eden bir biçime bürünerek tıkanıyor, nefes alamıyor. Ya așağıda kalıyoruz ya da yukarıda, bir türlü denge kuramıyoruz. Aslında gerçek hayatın içinde ikili ilișkide olduğumuz kiși, așağıya gittiğinde, biz yukarıya çıkmayız; fark etmesek de onunla birlikte biz de așağıya gideriz. Karșımızdaki insan küçüldükçe büyümeyiz, biz de küçülürüz.

Erol Anar

[1] “Narsisistik Kişilik”, http://www.psikoloji.web.tr

[2] Alfred Adler: “Sosyal Duygunun Gelișiminde Bireysel Psikoloji”, Hayat Yayıncılık, İstanbul, 2002 s. 68-69

[3] Altruizm: Fransız düşünürü Auguste Comte (1798 – 1857)’un bencilliği model alıp karşıt yönde erdemli bir tutum olarak geliştirdiği bir ahlak felsefesidir. Bu felsefe kişinin davranışlarında başkaları için duyduğu sempatinin ve başkalarının yararını kollamasının etken olduğu temeline dayanır.

[4] C. G. Jung: “Keșfedilmemiș Benlik”, İlhan Yayınevi, 1999, İstanbul, s. 47-48.

[5] Engin Geçtan: “İnsan Olmak”, Remzi Kitabevi, Ankara, 14. Basım, Nisan 1994, s. 76-79