Bodrumun Şövalyesi Alpözen’in ders alınacak anıları!..

Bodrum denildiğinde ilk akla gelen isimlerin başında Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir), Haluk Elbe ve Oğuz Alpözen gelir. Onlardan birinin şövalye unvanına sahip olduğunu birkaç hafta öncesi Bodrum’a gittiğimde yeni öğrendim.

Şövalyenin ne olduğunu tarih kitaplarından veya günlük yaşamımızda zaman zaman duyarız. Orta çağlarda Halikarnasos’a (Bodrum) yerleşen şövalyeler yöreye ve deniz ticaretine hâkim olmuşlar, Osmanlılarla mücadele etmişlerdir. Şövalyelik bir bakıma soylular sınıfına özgü, feodal bir yapı içerisinde kendine özgü bir kurumdur. Başka bir deyişle olduğundan çok fazla mertlik ve atılganlık gösterenlere de şövalyelik yapıyor denilir. Ortaçağ Avrupa’sında şövalyelik sınıfına kabul edilenlerin uzantısı günümüze kadar gelmiş olup bazı devletler yine bazı kişilere onur ve nişan belgesi olarak şövalye payesini verirler. Mason ritüellerine göre on dördüncü dereceye yükselenler de kendi aralarında şövalye olarak tanımlanır.

Ortaçağlardan günümüze döndüğümüzde, çalışmalarından ötürü Danimarka Kraliçesi tarafından “Dannebrogordenen Şövalyesi” beratı verilen Oğuz Alpözen’den biraz bahsetmek istiyorum.

Bodrum ile özdeşleşen, uzun yıllar Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünü yapan, birçok batığın ortaya çıkarılmasında pay sahibi olan, harap bir kaleyi çağdaş müzeye dönüştüren Oğuz Alpözen, Saint Jean Şövalyelerinin kalesinde şövalye bir müdür olarak görev yapmıştır.

Bodrum’da uzun süre görev yapan şövalye müdürün çalışmaları takdir görmüş müydü?

Bence tartışılır…

Bilimsel kişilerin yanı sıra kültüre yakınlığı olan yerli ve yabancılar tarafından takdir edilmiştir. Ama; işin bir de aması var… Başarılı çalışmalarından meslektaşları sevinmişler mi, yoksa kıskanmışlar mı? Bu başarılı çalışmalardan bir şeyler öğrenebilmişler midir?

Yeri gelmişken bir noktaya değinmek isterim; Oğuz Alpözen Kültür Bakanlığı bünyesinde en çok müfettiş tahkikatı geçiren ve hepsinden aklanarak çıkan müze müdürlerinin başında gelir. Bizim müzeci kuşağı ipe sapa gelmez müfettiş tahkikatlarından ve kültür müdürlerinden çok çekmiştir. O günlerin müfettişleri hukuk, siyasal ve müze eğitimi almayan öğretmen kökenlilerden oluşuyordu. Dönemin siyasilerinden kaynaklanarak müfettiş olmuşlar ve bu nedenle pek çok müzeciye sorunlar yaşatmışlardı. Oğuz Alpözen de onlardan birisiydi.

Hiç unutmam; bir müzecilik sempozyumunda müzeci arkadaşlarla sohbet ederken konu dönüp dolaşıp müfettiş tahkikatlarına gelmiş ve bizler şikâyetlerimizi sıralayınca, diğer müze müdürü arkadaşların bizden çok müfettişlerden müzdarip olduklarını görünce utanıp sesimizi kesmiştik…

Geçtiğimiz ay Bodrum’a yerleşen dostlarımı görmek üzere gittiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Oğuz Alpözen’in “Eski Testi Doktorunun Anıları” isimli, bir müzecinin yaşamını içeren kitapla karşılaşmıştım. Alpözen’in 2010 yılında yayınladığı bu kitaptan pek çok müzeci gibi benim de haberim yoktu. Anlaşılan dağıtımı yapılamamıştı. Bu kitapta bir müzecinin başından geçenler, nasıl çalışması gerektiği en ince detaylarına kadar anlatılmıştır. Üniversitelerin arkeoloji bölümlerindeki müzecilik derslerinde okutulması gereken ana kitap niteliğindedir.

Öğrencilik yıllarında George F.Bass’ın yanında sualtı dalışlarına başlayarak ilk Türk sualtı arkeoloğu olan Alpözen ideal bir müzenin nasıl olması gerektiğini, çektiği çilelerin yanı sıra ayrıntıları ile dile getirmiştir. Eserleri kaydedip vitrinlere koyarak teşhir etmenin müzecilik olmadığını bu kitap anlatıyor.  Müzecilikte anıtların, eserlerin çeşitli mizansenlerle, canlı veya cansız mankenlerle gösteriye yönelik yaşatmanın seyirci üzerinde ne derece etkili olacağını; daha doğrusu onları eğiteceğini Alpözen anlatıyor.  Onun kitabını okurken aklıma uzun süredir düşündüğüm bir konu geldi.

Kendi haline terk edilmiş Rumelihisarı’nda bir fetih müzesi yapılamaz mıydı?

Topkapı Sarayında objeler vitrinlerde sergileneceğine Osmanlı yaşamı, kültürü, tarihi olaylar canlı veya cansız mankenlerle gözler önüne serilemez miydi?

Oğuz Alpözen, Türkiye’nin ilk sualtı arkeoloğudur. Bir şövalyedir. Muğla Üniversitesi’nce onursal doktorluk unvanı ile ödüllendirilmiştir. Bu ödül bence de çok önemlidir; çeşitli üniversitelerimiz biraz da yağdanlık olarak bol kepçeden siyasilere dağıttığı onursal doktorluk payesini Türk kültürüne hizmet edenlere vermekten kaçınırlar veya akıllarına bile gelmez…

Alpözen yıkık Bodrum Kalesi’ni onartmış,  dünyanın en büyük Sualtı Arkeoloji Müzesi’ne dönüştürmüş ve müzenin isim babası olmuştur. Onun kitabını okuduğunuzda yaşam öyküsünün yanı sıra ören yerlerini gezecek, batık gemilere dalacak, ahtapotlarla tanışacak, amphoralarla konuşacaksınız. Eski denizcilerin sesi ve nefesi olacaksınız. Başından geçen ilginç olaylar sizi şaşırtacak, bürokrasi savaşında birbiri ardına gelen müfettişler ise düşündürecektir.

Bütün bunları merak ediyorsanız onun deyimiyle şimdi okuma zamanı. Haydi vira!..

Not: Müzeciliğe ömrünü adamış, bürokrasinin acımasız çarkı içerisinde bin bir sıkıntı çekmiş, sürülmüş, hastalanmış ve üzüntüden yaşamını yitirmiş müzeci dostlarımdan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Ahmet Menteş, Antalya Müzesi Müdürü Metin Pehlivaner, Türbeler Müzesi Müdürü Cenk Apak, Afyon Müzesi Müdürü Ahmet Topbaş, Efes Müzesi Müdürü Selahattin Erdemgil, Bursa Müzesi Müdürü Salih Kütük, Çanakkale Müzesi Müdürü Turhan Özkan, Kocaeli Müzesi Müdürü Kemal Can, Yıldız sarayı Müdürü Afif S.Duruçay’ı ve Topkapı Sarayı Müdür Yardımcısı Cengiz Köseoğlu’nu rahmetle anarım.

Kaynak: http://hport.com.tr