Buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor…

Hayallerimiz de olmasaydı ne yapardık? “Başka bir dünya mümkün mü?” sorusu nereden aklımıza gelebilirdi…

Bebeklerini, çocuklarını beton duvarların dışında büyütmek isteyenler, daracık odalara sıkışmış ruhlarını havalandırmak isteyenler, aşklarını gökyüzünün maviliği ile buluşturmak isteyenler, başını alıp gitmek isteyenler…

Saymakla bitecek gibi değil…

Herkesin “başka bir dünya hayali” ayrı yollar izleyebilir. Ama birleşilen bir yer var ki, “buralardan”, “oralardan” kaçmak…

“Başka bir hayat” hayalime çok uyan, Yılmaz Odabaşı’nın dizeleri geliyor aklıma:

“Kendimin ellerinden tutunca,

İçimden nehirler gibi akmak geliyor.

Yollara çıkmak,

Yolculuklara bakmak geliyor.

Buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor.”

Bazı zamanlar kaçtığınız yerlerden de kaçmak istiyorsunuz. İşte en kötüsü de bu.

Kazdağları’nı, İda’yı arşınlarken, “aşk pınarları”ndan geçip ormanlarda kaybolurken içimde hep aynı tümce dolanıyor: “Başka bir hayat…”, “Başka bir dünya.”

Ama nasıl bir hayat?

Her şey kendimizi tanımakla başlıyor. Önce bedenimizi, sonra ruhumuzu.

Ayvalık’tan Çanakkale yönüne giderken Edremit’i geçtikten sonra “Kalkım”a sapıyorsunuz. Zeytin ağaçları arasından yokuşa vuruyorsunuz. Epey uzun bir yolculuk. Neredeyse dağın arka yanı.

Kalkım yakınlarında, “başka bir dünya” yaratan dostlarım var. Ekolojik tahta evlerini yapmışlar, ekolojik tarımın gizlerine dalmışlar.

Tanıştırayım sizi…

Tom ve İlknur  Buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor… tom ilknur
Tom ve İlknur

Tom, Amerika’dan gelip Türkiye’ye yerleşmiş Felsefe Profesörü. İlknur Urkun Kelso da, ekoloji kitapları çeviren, konferanslar, eğitimler veren şehir plancısı. Bir gün üniversitedeki görevlerini terk edip hayallerinin peşine düşmüşler. Bir “cennet” kurmuşlar. Orada yaşıyorlar.

Mutluluk diye bir şey varsa, orada gördüm. “Karı-koca” sırt sırta vermiş, hayatı değiştiriyorlar. Doyumsuz sohbetler yapıyoruz. Ayrılmak istemiyoruz.

Tom ve İlknur’un yarattıkları hayatı gördükten sonra, “başka bir dünya mümkün mü” sorusu anlamsız kalıyor.

Mümkün…

Kimileri de aşklarını başka dünyalarda yaratmış.

May Ziyade ile Halil Cibran’ın “öyküsünü” bilmeyeniniz yoktur.

Birbirlerini hiç görmeden, seslerini, soluklarını, kokularını duymadan çok uzun yıllar yalnızca yazıdan oluşan “bir başka dünyada aşk” yaratıyorlar ve hiç bitmiyor. Sonsuz oluyor.

Moby Dick’in yazarı Herman Melville, henüz yirmi iki yaşındayken bir balina gemisine tayfa  yazılıp Güney Pasifik’te yerliler arasında dört yıl geçiriyor. Yaşadıklarından yola çıkarak, “Polinezya Hayatına bir Bakış: Typee” kitabını yazıyor. Fransız Polinezyası’ndaki yerlilerin bundan 150 yıl önceki yaşamları, bizim arayıp durduğumuz “başka bir hayat.”

“Beyaz adamlar” henüz yöreyi keşfetmemiş. Güne, derede yıkanıp ardından meyvelerden oluşan sabah kahvaltısı ile başlanıyor. Kahvaltı sonrası dinlenme ve sohbet. Bu arada kızlar mis kokulu yağlarla kendilerini yağlayıp saçlarını tarıyorlar. Takı olmadan olur mu? Yabandomuzu ve fildişinden yapılmış takılarını takarken birbirleriyle de yarışıyorlar.

Çocuklar topluca oyunda. Kavga dövüş yok. Öğle yemeğinden sonra bir buçuk saatlik uyku. Öğleden sonra yalnız erkeklerin katılabildiği pipolu sohbet saatleri ve kano ile gezinti. Dileyen derede yıkanıyor.

Geceler müthiş. Mumlar yakılıyor, şarkılar söyleniyor, öyküler anlatılıyor. Genç kızlar evlerinin önünde ay ışığı altında dans ediyor.

Melville, yerlilerin hemen hemen hiç hasta olmadıklarını söylüyor. Bir de kabilenin büyücüsünün, değişik şifalı otlarda çok başarılı olduğunu…

Nasıl hayat ama?

Düş gibi…

İstanbul’da okuyup Kıbrıs’ta başka bir hayatın peşine düşen ressam arkadaşım Filiz Asrak Ankaç, resimleri kadar güzel şiirler yazıyor. “Başka bir dünya” üzerine uzun sohbetin ardından peşine düştüğü dünyayla ilgili yazdığı şiirinden bana da “teselli” dizeleri gönderdi:

“Düşlerin gerçeğin olsun istiyorum.

Bunu hak ettin.

Bu yamalı, bu kırık dökük,

bu kasvet ve endişe diyarından vazgeç.

Haritası evrenim

Sana, bambaşka bir dünya verebilirim.”

Anlıyorum, onca sıkıntı, üzüntü, gözyaşı içinde bu kadar güzellik size fazla geldi.

Evet, etrafımızda kapkara bulutlar var. Şiirden, şarkılardan, aşktan, hayallerimizden epey uzağa düştük. Ruhlarımız karardı, yaralandı, berelendi.

Yaralanan, kapanan, soluksuz kalan ruhlarımızı “havalandırmalı”, gökyüzüyle buluşturmalı…

“Saflığı” aşağılama sıfatı olarak kullanan “kokuşmuşlara” inat “başka bir dünya”nın büyüsünden kopmamalı…

Hayallerimiz ne güne duruyor.

Peşine düşmekten başka çaremiz var mı?

Hadi, düşelim yollara…