Can Ataklı: İşte döndük yine 90’lı yıllara

ANALİZ

Ders almayı bir türlü beceremediğimiz için tarih yine tekrarlandı. (Moda deyimle tekerrür etti.)

Nasıl 1994’de HADEP milletvekilleri Meclis’e yapılan polis baskınıyla gözaltına alındıysa, o kişiler sille tokat, başları bastırılarak arabalara bindirildiyse, bugün de HDP milletvekilleri, bu kez Meclis’ten değil, evlerinden ve parti genel merkezinden aynı yöntemle alındılar.
Figen Yüksekdağ’ın kapısı kırıldı. HDP Genel Merkezi yüzlerce polis tarafından basıldı, yönetim kurulu toplantısındaki partililer yaka paça polis araçlarına, başları bastırılarak bindirildi.

Bir taraftan “seçilmiş” kutsanması yaparken, 6 milyon oy almış bir partinin seçilmiş milletvekilleri Ortaçağ dönemindeki yöntemlerle götürüldü.
Peki, teröre karışan, teröre yardım ve yataklık yapanlar milletvekilleri olursa bunlara dokunulmayacak mı?
Operasyonlardan mutlu mesut olanların kendilerine göre sordukları en akıllıca soru bu?
Elbette öyle değil ama buna neden olan da bizzat iktidar değil mi?
Açılım süreci adı altında ucu açık, hedefi belirsiz bir siyaset güdülürken bir yandan terör örgütüyle pazarlık masasına oturulurken öte taraftan teröristlerin her türlü faaliyetlerine göz yumulmadı mı?
Kentlerde tünellerin, hendeklerin kazınmasına izin verilmedi mi?
Teröristler ağır silahlarıyla güvenlik güçlerinin önünden geçip giderken “Sakın müdahale etmeyin” emirleri verilmedi mi?
Azgın kalabalıklar garnizonları basıp Türk Bayrağı’nı bile indirmeye cüret ettiklerinde görmezden gelinmedi mi?
Başta İmralı Adası’ndaki suçunun bedelini ödeyen terör örgütü liderine methiyeler düzülüp ne zaman serbest bırakılacağı yolunda planlar yapılmadı mı?
Bugün terörist olarak nitelenen milletvekilleri ile Dolmabahçe Sarayı’nda adeta teslimiyet anlaşması imzalanır gibi törenler düzenlenmedi mi?
Bugün yaka paça gözaltına alınan milletvekilleri o günlerde bundan farklı şeyler mi söylüyor ve yapıyordu?
Hayır.
Değişen neydi?
Şu; açılım adı altında Güneydoğu’da kendi hakimiyeti kurmak isteyen AKP 7 Haziran seçimleri ile büyük şoka uğradı. Çünkü barajı aşan HDP, AKP’nin tek başına iktidar olma hayalini bitirmişti.
Üstelik o HDP’nin seçim sloganı “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklindeydi.
7 Haziran’dan sonra muhalefete düşmesi halinde sonunun geleceğini gören AKP iktidarı devletin bütün gücünü kullanarak HDP’yi terör tuzağına düşürdü. Ne olduğunu anlayamayan HDP akıl almaz biçimde kendini bir anda terörün kucağında buldu.
Saray ve iktidar terör kozunu çok iyi kullanarak toplumda “Bu HDP ile hiçbir şey olmaz, bunların hepsi terörist” algısını yerleştirdi.
Bu algı HDP’ye oy verenlerin bile aklını çeldi.
Şimdi “seni başkan yaptırmayacağız” sloganının intikam saati geldi çattı.
İktidar bu uğurda 90’lı yıllara dönmeyi bile umursamıyor.
Ama şunu söyleyeyim; üst üste yapılan anlamsız operasyonlar aslında iktidarın da büyük bir açmazda olduğunun hatta sonunun geldiğini düşünmeye başladığının da bir sinyalidir.
Bir ülke böyle yönetilemez. Şimdilik “arkamızda halk var, güçlüyüz, haklıyız” diyebilirler. Ama bunun sürdürülebilir olamayacağını herhalde kendileri de biliyordur.
“Allah ülkemizi korusun” demekten başka şimdilik biz söz bulamıyorum…

BEĞENMEDİM

MHP’nin Emin Çölaşan’a cevabındaki mantıksızlık

MHP’liler Sözcü yazarı Emin Çölaşan’a ateş püskürüyor.
Çünkü Çölaşan MHP’nin iktidara sürekli koltuk değnekliği yapmasını şiddetle eleştiriyor.
Emin Çölaşan en son Bahçeli’nin başkanlık sistemi ile ilgili çıkışını da aynı sertlikte eleştirince MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın bir açıklama göndermiş. Çölaşan bu açıklamayı köşesinde aynen yayınlamış. Tabii Emin Çölaşan bu açıklamayı koyarken Semih Yalçın’ın argo üslubunu, Türkçe yanlışlarını da göstermeyi ihmal etmemiş.
Semih Yalçın’ın cevabındaki bir bölüm çok dikkatimi çekti. Çünkü bu bölüm ilk okunduğunda doğru gibi görünse de kendi içinde çelişiyor.
Şöyle demiş Yalçın; “7 Haziran sonrasında oluşan tabloda sözde % 60 muhalefet blokunun içinde HDP de vardı, değil mi Sayın Çölaşan? Eğer sözünü ettiğiniz birliktelik gerçekleşseydi MHP, PKK’nın siyasi temsilcileriyle koalisyon hükümeti kurmuş olacaktı.
Ya da bir CHP-MHP koalisyonuna HDP dışarıdan destek verecekti.
Siz kendinizi akıllı, âlemi saf ve enayi mi sanıyorsunuz?
Yıllardır terörle müzakere terk edilsin diye bas bas bağıran, terörle mücadele konusunda hükümetin alacağı her olumlu karara destek vereceğini açık açık ilan eden MHP’nin; yılanla aynı torbaya girmesini nasıl beklersiniz?”
MHP’nin HDP ile bir koalisyona girmesi en azından HDP’nin barajı aştığı bu ilk seçimde pek mümkün olmazdı, bu tamam.
Ama HDP’nin sadece “267’yi sağlayıp da hükümeti düşürmeme” konusunda MHP niye kendini sorumlu tuttu anlamak mümkün değil.
Daha önemlisi, MHP HDP’nin içinde bulunduğu ya da desteklediği bir hükümette olamazdı, buna karşı AKP ile bir koalisyon kurabilirdi. O neden kurulmadı da, AKP’nin tekrar tek başına iktidara gelmesini sağlayan seçime gidildi?
MHP onca koalisyon ihtimali varken ülkeyi tekrar seçime götürmenin, AKP’yi tekrar tek başına iktidara taşımanın ve kendi milletvekili sayısını yarıya düşürmesinin hesabını vermemeli mi yani?

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Erdoğan “Dinimiz gereği” diyor “Mazluma kucak açarız” diyor ama

Sosyal medyada günlerdir ağlatan bir fotoğraf milyonlarca kişiyi etkiliyor.
Yol kenarında, binlerce araç geçerken, pembe montlu küçük bir kız başını kaldırım taşına yaslamış uyuyor.
Habertürk Gazetesi hepimizin içini burkan bu fotoğrafın kahramanını bulmuş. Bu çocuk 11 yaşındaki Suriyeli Suad’mış.
Eyüp’te 3 katlı, harabe halindeki bir evde giriş katta kalıyorlarmış. Ev buz gibiymiş. Yalnızca salonda soba yanıyormuş. Toplam 14 kişilermiş. Ailelerini Suriye’de bırakmış 3 çocuğa da Elcasi Ailesi sahip çıkmış.
900 lira ev kirası veriyorlarmış, evin geçimini Suad ve kuzenleri mendil satarak, diğer 2 kuzeni de tekstil atölyesinde çalışarak sağlıyormuş.
Suad ve aynı evde kalanlar Türkiye’deki benzer kaderi paylaşan 3 milyona yakın Suriyeliden sadece 14’ü.
Cumhurbaşkanı’nı dinlerseniz “Dinimiz bize mazluma kucak açmayı emrettiğini, Türk Milleti’nin binlerce yıllık hasletinin aç ve açıkta kalanı kendine sığınanı korumak ve kollamak” olduğunu anlıyoruz.
Peki dini inancımız, hasletlerimiz, vicdanımız bize bunu mu emrediyor? Yoksa bir iç savaşa taraf olup, oradan kaçan insanları ülkemize yönlendirip sonra otoyol kenarlarında dilencilik yapmasını ve minicik çocukların kaldırım taşını başına yastık yaparak uyumasını mı izliyoruz aslında?
“Acaba” diyorum “Milyonlarca insana güya insanlığımızdan, vicdanımızdan, dinimizin emirlerinden ötürü kucak açmış gibi görünüp onları daha derin bir sefalete mi sürüklemiş oluyoruz?”

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

O savcı gibi daha kaç tane var?

Cumhuriyet Gazetesi’ne operasyon yapan savcı meğer FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle “ömür boyu hapis istemiyle” yargılanıyormuş.
Rezalete bakar mısınız?
Olay başlı başına rezalet de, yandaşların buna yaklaşımı da ayrı bir rezalet.
Kimi şaşkın “Nedir bu?” diye soruyor çaresizce.
“Yakalanmışlık” duygusu içindeler.
Bazıları ise hemen üste çıktılar. Neymiş “Bu savcının FETÖ’cü olduğu kesin değilmiş. Bir kumpas davasında önüne bir dinleme izni talebi konmuş, onu imzalamış, bu nedenle soruşturma altındaymış, aslında FETÖ’cülükle ilgisi yokmuş.”
İyi de, bu savcı Cumhuriyet operasyonunda görev almasaydı da yine böyle mi düşüneceklerdi?
Eğer bu iddia doğruysa o savcı bir “mağdur” demektir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Mağdur falan yok, kusura bakmayın” derken, Cumhuriyet operasyonu ile “yakalanan” yandaşlar farkında olmadan “mağdur edebiyatı” yapıyor.
O halde şunu sormak istiyorum; Deyin ki bu savcı gerçekten FETÖ’cü değil. Peki, bu durumda daha kaç savcı ve hakim var? Açığa alınan meslekten atılan 3 bin küsur kaç hakim ve savcı bir kumpas davasında farkında olmadan resmi belgelere imza attı acaba?
Yandaşlar namuslu ve vicdanlıysa tıpkı Cumhuriyet olayının savcısında olduğu gibi diğerlerini de ortaya çıkarmalı.

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

Bütün üniversiteler Boğaziçi Üniversitesi gibi davranmalı

Rektörleri bundan sonra sarayın canının istediği gibi seçmesi Kanun Hükmünde Kararname ile sağlandığı için artık geçerliliği yok ama Boğaziçi Üniversitesi rektörlük seçimleri ile ilgili bir bilgiyi paylaşmak istiyorum.
Yeni KHK’dan önce Boğaziçi Üniversitesi de her üniversitede olduğu gibi rektörlük seçimi yapmıştı.
Aylar önce yapılan bu seçimleri Profesör Doktor Gülay Barbarosoğlu yüzde 86 gibi rekor oyla kazandı. Ama saray atamasını bir türlü yapmadı. Şimdi yeni KHK ile de yapmayacağı ortada.
Ama bu üniversitede güzel olan şu; Seçime katılan bütün adaylar ortak bir karar almışlar. Demişler ki “Eğer Cumhurbaşkanı seçilen kişiyi değil de listedeki başka birini atarsa, o kişi bunu kabul etmeyecek.”
YÖK de saray da bunu bildiği için herhalde aylardır yüzde 86 oy alan Barbarasoğlu’nu tekrar rektör olarak atamıyor, çareyi yeni KHK ile çözmekte bulmuş.
Ancak, artık seçim olmayacağına göre, diyorum ki üniversitelerin hepsi kendi içlerinde ortak bir karar alarak “Seçim yapılmasını istiyoruz, bu nedenle Cumhurbaşkanı hangimizi atarsa atasın kabul etmeyelim” desinler.
Tabii ki bu önerinin asla kabul görmeyeceğini biliyorum. Nereden ve nasıl aldıkları belli olmayan profesörlük ünvanlarını taşıyan o kadar çok iktidar bağımlısı sözde akademisyen var ki, “seçilmediğim takdirde bu görevi kabul etmem” demez hiçbiri.
Ama ben üniversitelerin bir haysiyeti olduğunu hatırlatmak istedim sadece.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Giderek Kuzey Kore gibi oluyoruz

Önce HDP’li milletvekillerine yönelik gözaltı operasyonları oldu.
Ardından Diyarbakır’da kahreden patlama haberi geldi.
İktidarımız her zaman olduğu gibi yine yayın yasağı koydu. “Ölü ve yaralı sayısını açıklamak yok, ben ne zaman istersem bilgi veririm” dedi.
Ve ardından yine her zaman olduğu gibi sosyal medyaya kısıtlama geldi.
Ancak bu kez süre çok uzadı. Bu satırları yazdığımda öğle saatlerini geçmişti, Facebook, Twitter, hâlâ kapalıydı.

Ne oluyor?
Sosyal medyayı zırt pırt kesmekle kimin eline ne geçiyor? Hiç.
Ama Türkiye giderek Kuzey Kore’ye benzemeye başlıyor. Halk liderinin bütün dünyaya kafa tuttuğuna, herkesin ondan korktuğuna inanıyor ama dünyadan tamamen kopuk yaşadıklarının, hiçbir yerde ciddiye alınmadıklarının ve bunun hayat olmadığını anlamıyor bile.

Can Ataklı