Çocukların Eğitiminde Göz Ardı Edilen 10 Gerçek

Eğitim tartışmalarla kaynayıp duran bir alan. Bu konuya kafa yoran kimselerin, okullarda olması gerekenlerle ilgili şiddetli fikir ayrılıkları yaşaması sıradışı bir durum değil. Öte yandan herkesin üzerinde hemfikir olduğu bazı şeyler var. Bunların bazıları sıradan olsa da, bazıları dikkate değer; okul kuralları ve pratiklerinde bu sıradan görünen önermelerin sonuçlarını gözardı etme eğilimi içindeyiz. Hem düşünsel anlamda, hem de uygulamada şöyle tezatları keşfetmek ilginç; eğer ortaya konmuş bir kuralın doğru olduğunda hemfikirsek, neden dünyadaki okullar sanki bunlar doğru değilmiş gibi işliyor?

İşte 10 örnek:

1- Çocuklar ezberledikleri bilgilerin çoğunu kısa sürede unuturlar.

Bu, istesek istemesek de okula gitmiş herkesin, yani hepimizin kabul edeceği bir gerçek.  Tarihler, olgular ya da tanımlardan oluşan bir listeyi, ezberlememizden birkaç ay, hatta bazen sadece birkaç gün sonra, eğer hayatımızda yeri yoksa hatırlayamıyoruz. Bunu herkes biliyor olsa da, azımsanmayacak sayıdaki okul, özellikle geleneksel okullar çocukların kısa süreli hafızalarına bir dolu şey yüklemeye devam ediyor.

Bu öğretme ve test yöntemini ne kadar yakından incelersek, o kadar sorunlu olduğunu görüyoruz. Öncelikle öğrencilerin ne öğrendikleri meselesi var; fikirleri derinlemesine kavramak yerine olgulara ağırlık veriliyor. İkinci olarak, nasıl öğrendikleri meselesi geliyor; pasif dinlemeyle öğreniyorlar, yani dersleri dinliyorlar, kitaplarındaki özetleri okuyorlar, tekrarlamaları istenmeden önce konunun üzerinden tekrar geçiyorlar. Üçüncüsü, öğrenciler neden öğreniyorlar? Sadece bir sınavdan geçmek için edinilen bilgi, kişisel olarak anlamlı bir problemi çözerken ya da bir projeyle uğraşılırken edinilen bilginin tersine fazla kalıcı olmuyor.

Bu çok katmanlı sorunları aşıp, faydalı şeylerin akılda kalacağını garanti etsek bile asıl soru varlığını koruyor: Çocuklara hatırlamayacaklarını bildiğimiz onca şey neden ezberletiliyor?

Bu durum yetişkinler için bile aynıysa, neden öğretmenler için düzenlenen kişisel gelişim etkinliklerinin çoğu, uzmanların nasıl eğitim verileceğine dair olguları peş peşe sıraladığı sıkıcı sınıflarda geçer?

2. Bir sürü şey bilmeniz akıllı olduğunuz anlamına gelmez.

Öğrendikleri şeyleri hatırlamayı başaran öğrenciler bile bu bilgi parçalarını anlamlı bir hale getiremeyebilir, aralarında bağlantı kuramayabilir ya da onları gerçek hayatta karşılaştıkları problemler karşısında etkili bir şekilde kullanamayabilir.

Bilişsel bilim alanına çalışan Lauren Resnick bir adım ileri gidiyor: Olguları bilmek tek başına sizi akıllı yapmaz. Tam tersine, ağırlıklı olarak olgulara yönelik bir eğitim insanın akıllı olmasının önüne geçebilir. Resnick, “Gittikçe daha yüklü bilginin öğretilmesi talebiyle birlikte, düşünme becerileri müfredatın dışına itiliyor” diyor. Yine de okullar öğrencilere bilgiyle doldurabilecekleri boş bardaklar muamelesi yapmaya devam ediyor ve resmi yetkililer de okulları bardakları ne kadar verimli ve kararlı bir şekilde doldurduklarına göre değerlendiriyor.

3. Öğrenciler ilgilerini çeken şeyleri daha iyi öğrenirler.

Bunun çok fazla ispata ihtiyacı yok aslında ama yine de bir araştırmadan söz edebiliriz. Bir grup araştırmacı, çocukların okuduklarını hatırlamasında metnin zorluğundan ziyade, okudukları şeyin ilgilerini çekip çekmemesinin 30 kat daha etkili olduğunu gösterdi. Bunu kendimizden de biliriz. Eğer elimizdeki iş ilgimizi çekiyorsa, merakımızı uyandırıyorsa ve ilgilendiğimiz başka şeylerle bağlantısını kuruyorsak o işi yapmak isteriz ve giderek daha iyi yaparız. Çocuklar için de durum aynı.

Aynı şekilde, çocuklar nefret ettikleri şeyleri pek öğrenemiyorlar. Psikolojide, kuramcıların her şeyi basit etki-tepki ikilisiyle açıkladığı günler geride kaldı. Artık insanların makine olmadığını, bir girdinin (bir ders dinlemek ya da bir kitap okumak gibi) ortaya ilgili bir sonuç çıkarmayabileceğini biliyoruz. Artık insanların bir şeyle uğraşırken nasıl bir deneyim kazandıkları ve buna nasıl bir anlam atfettiklerinin yanı sıra tavırlarıyla hedeflerinin önemi var.

Yani, eğer öğrenciler akademik bir çalışmayı sıkıcı ya da stresli buluyorlarsa daha az anlıyorlar ve hatta içeriği zor hatırlıyorlar. Hele hele bütün günü okulda geçirdikten sonra eve gittiklerinde yapmaları gereken ödevlerin onlara fazla bir faydası olmuyor. Araştırma sonuçlarına göre özellikle ilkokul ve ortaokulda verilen ödevlerin çocuklara çok az fayda sağladığının görülmesine şaşırmamak gerek

facts2  Çocukların Eğitiminde Göz Ardı Edilen 10 Gerçek facts2

4. Öğrenciler bir şey yapmaya zorlandıklarında fazla ilgilenmezken söyleyecek sözleri varsa çok daha hevesli oluyorlar.

Araştırmalar yine, bizim tecrübelerimizden bildiğimiz şeyi ortaya koyuyor. İnsan zorla bir şey yaptırmak isterseniz tepki duyar, kendi seçimine olumlu tepki verir. Kendi seçtiği zaman ilgi gösterir, ilgi ise başarıyı getirir. Öyleyse çocukların yapmak istediklerine kendilerinin karar verdiği öğrenme ortamlarının çok etkili olduğundan kuşku yok. Yine de bu tür öğrenme ortamları, çocukların zamanlarının çoğunu yönergelere uyarak geçirdikleri öğrenme ortamlarının yanında çok az kalıyor.

5. Bir şeyin standart testlerden alınan puanı artırıyor olması o şeyin yapılması gerektiği anlamına gelmez.

Pek çok eğitimci okullarda uygulanan testlerin pek çok sebepten dolayı tatmin edici olmadığını belirtiyor.

Birincisi, testlerde pek çok kısıtlama bulunuyor. İkincisi, testlerin çoğunda benzer sorunlar var; zamana karşı yarışa dayanıyorlar, norm referanslılar (yani öğrencilerin ne kadar iyi öğrendiğini ya da öğretmenlerin ne kadar iyi öğrettiği değil, kimin kimi geçtiğini ortaya koyuyorlar) ve genellikle, çocukların cevaplarını açıklayamayacakları çoktan seçmeli sorulardan oluşuyorla.

Üçüncüsü olarak ise bu standart testler öğrenmenin yerinde ölçülmesi varken, sınıfla hiç alâkası olmayan kimseler tarafından hazırlanıyor.

Burası, standart testlerin neyi ölçtüğünün tartışılacağı bir yer değil. Burada meseleyi basite indirgeyerek, testlerde yüksek puan almanın iyi olduğunu düşünenlerin testlerin iyi olduğunu göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer bir test sonucunun geçerli ve anlamlı olduğu gösterilemiyorsa, başarılı olmak için ne yaptıysak yapalım, mesela yeni bir müfredat ya da ders stratejisi denemiş olalım, bunun bir değeri olmayabilir. Hatta daha iyi kıstaslarla ölçüldüğünde bu testin zarar verdiği bile ortaya çıkabilir. Gerçekten de, test sonuçları yüksek olsa bile bir okul ya da bölge aslında kötüye gidiyor olabilir.

Öyleyse herkes ağız birliği etmiş gibi, yüksek test sonuçlarını harika haber olarak yorumluyor ve bu puanların etkili olduğunu söyleyebiliyor? Anne babaları, “Sırf falanca testten yüksek puan alsın diye çocuklarımızın gerçek öğrenme zamanından ne kadar alındı?” diye sormaları için yüreklendirmek gerek.

schoolbored-large  Çocukların Eğitiminde Göz Ardı Edilen 10 Gerçek schoolbored large

6. Öğrenciler dikkate alındıklarını ve kendilerine değer verildiğini hissettikleri zaman daha başarılı olurlar.

Bazıları, çocukların hissettiklerinden söz edildiğinde burun kıvırır ama en katı olanları bile, düşünmeyle hissetme ya da bir çocuğun kendisini rahat hissetmesiyle öğrenme  kapasitesi arasında bir bağ olduğunu yadsıyamaz.

Bu savı da destekleyen pek çok veri bulunuyor. Bir grup araştırmacı, “Öğrencilerin sınıftaki akademik performanslarını artırmak için eğitimciler aynı zamanda öğrencilerin sosyal ve duygusal durumlarıyla da ilgilenmelidir” sonucunu ortaya koydu. Bununla birlikte, genel olarak bunu yapmıyoruz. Öğretmenler ve okullar akademik başarı ölçülerine göre değerlendiriliyor ki bu da çoğunlukla standart testlere dayandığı için durum daha da kötüleşiyor.

Eğer çocukların dikkate alınmaya ve değer verildiğini hissetmeye duydukları ihtiyacı ciddiye almış olsaydık, “iyi okul” dediğimiz okulların ayırt edici özellikleri çok daha farklı olurdu. Aynı şekilde itaat ve emire dayanan stratejilerin genellikle çocukların, yetişkinlerin kendilerine daha az değer verdiini hatta kötü davrandığını hissetmesine neden olan, disipline ve sınıf yönetimine bakış açımız da tersine dönerdi.

7. Çocuklarımızın sadece akademik açıdan değil, pek çok açıdan gelişmesini istiyoruz.

Her ebeveyn ve eğitimci, öğretmenlerin çocukların zihinsel gelişimini olduğu kadar fiziksel, duygusal, sosyal, ahlaki ve sanatsal gelişimlerini de desteklemeleri gerektiğini söyleyecektir. Okulların çocukların pek çok farklı açıdan gelişimini destekleyebileceği ve desteklemesi gerektiği açıktır.

Eğer akademik konular iyi eğitimin sadece tek bir yönü olarak kabul ediyorsak, okulların akademik olmayan konuları iyileştirmesi konusunda neden bu kadar az konuşuluyor ve bu konuya neden bu kadar az kaynak ayrılıyor? Ödevlerin çocukların diğer açılardan gelişmelerine yardımcı olacak ilgi alanlarına ayırabilecekleri zamandan çalacağını bildiğimiz halde neden çocuklarımıza okuldan sonra yapmaları için ödevler veriyoruz?

Eğitimci Nel Noddings bize, öğrencilerin “en çok mutlu oldukları zaman en iyi öğrendiklerini” hatırlattı ama bu onların başarılı olduklarında özellikle mutlu olacakları anlamına gelmiyor. Milyonlarca öğrenci değil zaten. Eğer bu durumu ciddiye alacak olsaydık liselerin ne kadar değişeceğini bir düşünün.

8. Bir dersin (kitabın, sınıfın ya da sınavın) zor olması daha iyi olduğu anlamına gelmez.

Öncelikle, çocuklara çok rahat yapabilecekleri şeyleri vermenin nasıl bir anlamı yoksa, çok zor şeyler vermenin de bir faydası olmayacaktır. İkincisi ve daha da önemlisi, bu kıstas, eğitimsel niteliğin değerlendirilmesindeki başka kıstasların göz ardı edilmesine ve sadece zorluğa odaklanılmasına neden oluyor.

Bunu bilmemize rağmen “zorluğu” hâlâ baştacı ediyoruz. Gereğinden fazla zorlayıcı olmadığı halde öğrencilerin ilgisini çeken ve entelektüel açıdan çok değerli dersler gördüm. Ya da akıl almaz derecede zor ama son derece kötü dersler de -hatta okullar- gördüm.

9. Çocuklar kısa boylu yetişkinler değildir.

Geçtiğimiz yüz yıl içinde gelişim psikologları çocukları farklı kılan özellikleri ve hangi yaşta ne anlayabildiklerini tanımlayabilmek için çalıştılar. Vaktinden önce gelişen çocukların bile anlayabilecekleri (örneğin metaforların anlamı ya da söz vermenin ne demek olduğu) ya da yapabilecekleri (uzun bir süre hareketsiz kalmak gibi) şeylerin bir sınırı var.

Aynı şekilde, çocukların gelişebilmek için tek başlarına ya da diğer çocuklarla birlikte oyun oynamak ve keşfetmek gibi şeylere ihtiyacı var. Araştırmalar yine pek çok veri sağlıyor ama temel durum çok basit: Çocuklarımızı çocuk olarak tanımlayan şeyler, onları nasıl eğittiğimizi de belirlemeli.  nasıl çocuk olarak tanımladığımız onları nasıl eğittiğimizi belirler.

Nedense, gelişimsel açıdan uygun olmamasına rağmen artık anaokulları birinci -hatta ikinci- sınıfmış gibi görülüyor ve keşfetmek, yaratıcılık ve sosyal etkileşimin yerini dar bir çerçevede tanımlanan akademik becerilerin tekrarlandığı bir ortam alıyor.

Daha da genel olarak bakıldığında, kıpırdamadan oturup ders dinlemek, ev ödevleri, notlar, testler, rekabet gibi şeyler hiçbir yaş grubundaki çocuk için uygun değildir. Sanki çocuklara, ileride daha da kötüsü geliyor, hazır olun demek için yapıyormuşuz gibi geliyor tüm bunları. Böyle söyleyince durum daha da saçma görünüyor ama bir şey değişmiyor.

Çocukların neden çocuk olduğuna saygı göstermemiz gerekiyor. Daha erken yaşta öğrenmek daha iyi olduğu anlamına gelmiyor. Anaokulundan liseye kadar tüm yaş gruplarıyla ilgili, tanınmış bir eğitimci olan Deborah Meier bunu şöyle ifade ediyor: “Çocuklara giderek daha erken yaşta, ‘akademik beceriler’ denen şeyleri öğretmeye çalıştıkça onlara daha fazla zarar veriyoruz ve ‘başarı’ uçurumunu derinleştiriyoruz.”

Çocuklar sadece geleceğin yetişkinleri değildir, ihtiyaçlarının ve bakış açılarının dikkate alınması gerekir. Onlara geleceğin çalışanları gözüyle baktığımızda bunu ihlal etmiş oluyoruz.

10. Önemli olan etiket değil, özdür.

Diğer pek çok alanda olduğu gibi eğitimde de, arkalarında ne olduğunu bilmeyi talep etmemiz gerektiği halde isimlerin çekiciliğine sık sık kanarız. Örneğin pek çoğumuz bir işin profesyonellerce yapılmasını tercih ederiz. Öyleyse “Profesyonel Öğrenme Toplulukları”yla birlikte çalışmalı mıyız? Eğer bu topluluklar çocukların standart testlerde çözdükleri sorulara verdikleri cevapların ötesine geçmesini sağlamıyorsa, hayır.

“Olumlu Davranış Desteği” için de aynı şey geçerli. “Okul reformu” etiketi bile mutlaka bir gelişmeyi işaret etmeyebilir. Aslında kurumsal tarzda “okul reformları” eğitimcileri test puanlarını yükseltmeye zorlamaya yönelik taktikler içerebiliyor. Okulları bu şekilde değiştirmek isteyenler, burada sıraladığımız konuları göz ardı edeceği için durum daha da kötüleşiyor.

Kaynak: https://www.washingtonpost.com