Çoğu zaman hayat bize adil diye ağlanıp duruyoruz.

Çoğu zaman hayat bize adil diye ağlanıp duruyoruz. Etrafımızda olup bitene sanal tepkiler verip, bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip monoton ve buhranlı hayatlarımıza geri dönüyoruz.

Hep mutlu anların resimlerini paylaşıyoruz, başkalarının mutlu anlarını… Sanki tüm dünya mutlu bir biz mutsuzuz hissi boğazımızda düğüm. Asla dönüp bakmıyoruz kendimize, gösterdiğimiz çabanın ne kadar yetersiz olduğunu görmüyoruz, görmek istemiyoruz…

Bugün bir teyze ile tanıştım 86 yaşında dev bir çınar. Korkunç bir bilgi birikimi, devasa bir yaşanmışlık. Yokluk içinde küçük bir köyde doğmuş hem tarlada çalışmış ailesine yardım etmek için hem de ilkokulu bitirmiş.  Sonra bir gün eşini görüyor çobanlık yapıyormuş çalıştıkları tarlanın yakınında “uzaktan gördüm ama çok etkilendim” diyor gözleri dolarak. Bahane olsun tanışmak için diye, testiyi kaptığı gibi yanına gidiyor su ikram etmeye, hava feci sıcak.

Tanışıyorlar adı Petko, yan köyde oturuyormuş ve çobanlık yapıyormuş… O günden sonra hep tarlanın etrafında bitiyor Petko koyunlarla, ufak ufak gülüşmeler, gizli gizli mektuplaşmalar ve bir sene böyle devam ediyor. Hatta teyzemiz ailesini ikna ediyor onların da koyunlarını Petko gütsün diye. Srebırna (gümüşlü) adındaki sürünün en parlak (nasıl parlak anlamadım) koyunun zil kayışına sıkıştırıp saklayarak yolluyorlarmış birbirine mektupları. (posta koyunu çok şeker)

Bir senenin sonunda bir akşam teyzemiz koyunları karşılayıp merakla Gümüşlünün kayışında kendisine gelen mektubu alıp açtığında Petko’nun onunla evlenmek istediğini öğreniyor. Arasına da bir gül yaprağı sıkıştırmış mektubun. Gülün tamamını sıkıştıramadığı için özürlerini de iletiyor bir yandan. ama eğer kendisi ile evlenirse ona her zaman güller alacağına dair de söz veriyor… Kısa bir süre içinde evleniyorlar, iki aile onlara tek gözlü kerpiç bir ev yapıyor Petko’nun köyünde…

Bir süre ikisi çobanlık yaparak geçiniyorlar ama Petko’nun gözü büyük şehirde. Büyük şehirde ama lüks içinde yaşamak için değil okumak için, doktor olmak istiyor. Ve bir gün açılıyor teyzemize anlatıyor böyle böyle, desteğine ihtiyacım var. Paramız neredeyse yok ama ikimiz çalışırız bir yolunu buluruz diyor, gözleri ışıl ışıl eşinden gelecek olumlu yanıtı beklerken. Hatta ilave ediyor, eğer sana sorun olacaksa, zorlanacaksan ailenin yanında da kalabilirsin ben toparlayınca seni yanıma alırım ama ben tüm ilk adımlarımı seninle atmak istiyorum diyor… Teyzemiz tabi eşi, sen neredeysen ben de oraya diyor, topluyorlar pılıyı pırtıyı geliyorlar Sofya’ya…

Teyze çalışıyor, amca boş zamanlarında hafta sonları bulduğu işlere gidebiliyor ancak. Uzun lafın kısası amcayı teyze okutuyor, bu arada hamile kalıyor ve kızı dünyaya geliyor iki sene sonra oğlu.  Çocukları kimi zaman kreşe, kimi zaman komşulara bırakıp durmadan çalışıyor, evde dışarıda durmadan… Bunları anlatırken gözleri doluyor, “hiç pişman değilim o okudu ben cahil kaldım ama eşim bir taneydi” diyor. Nihayet amca mezun oluyor ve doktor çıkıyor, alıyor teyzeyi karşına ve “Şimdi artık sıra bende kadın” diyor ellerini öperek. Hemen işe giriyor bir hastanede, kısa bir süre sonrası daha iyi bir ev, daha uygun koşullar teyze de bir kaç sene çocuklara daha çok vakit ayırmak için dinleniyor.

Seneler geçiyor ve Petko ünlü bir doktor oluyor, yetenekli zaten gönlünde yatıyormuş mesleği. Ne kazanırsa kazansın gelip eşinin eline teslim ediyor hesap kitap ne varsa ona bırakıyormuş.
“Bir gün bana para hesabı sormadı” diyor teyze. Bir gün olsun imada bile bulunmamış, teyze bir kez şaka olsun tepki versin diye “birikimimizi kumarda kaybettim” demiş, Petko ona “olsun ben yine kazanır sana veririm” diye cevaplamış.

Tabi Petko duyulan bir hekim oldukça sosyal davetler başlamış. Operalar, tiyatrolar, özel yemekler filan. Teyzeyi tanıyanlar Petko’ya bu cahil kadınla ne işin var demeye başlamış, teyzemizin de kulağına gelmiş. Duydukça üzülüyor, üzüldükçe Petko teselli ediyor ve denilenlerin hiç umurunda olmadığını söylüyormuş ama gel de bunu teyzemize anlat.
Bir gün Petko eve işten erken dönüyor ve teyzemizi elinden tuttuğu gibi en yakın okula sınavlara kayıt olmak için götürüyor.

Aman nasıl olur nasıl ederim derken, Petko her gün eve geldikten sonra çocuklarla ilgileniyor onları yatırıyor ve gece oturup teyze ile ders çalışıyormuş. Bu çalışmanın sonucunda teyze tabi alıyor diplomayı ve ver elini üniversite, yüksek puanla mekanik birşey mühendisliğini kazanıyor ama orasını tam anlamadım, ağlamaya başlamıştı yeniletemedim…

Kazandığı bölümde iki kadın var sadece biri teyzemiz biri de yine başka bir köyden gelmiş genç bir anne… “Hep erkekler vardı” diyor ve ekliyor “Çok zorluk çıkardılar bize, kadın nasıl olur da erkek işi yaparmış, başaramazsın git daha uygun bölüm oku” diye hep rahatsız ederlermiş. Bütün engellere rağmen iki genç kadın da bitirmişler bölümlerini hem de erkeklerden daha yüksek bir derece ile. “Ben Petko’yu o da beni okuttu” diyor, böylesine bağlılığı ben bu güne kadar hiç görmedim… E çocukları ne yaptınız diyorum, “Onlar zaten okula gidiyordu artık başlarının çaresine bakıyorlardı” diyor. Kimi zaman uygulamalı ders ve çalışmalar olduğu zaman Petko erken gider ilgilenirmiş çocuklarla. Zaten nasıl çocuklarla sessizlermiş, önlerine resimli kitaplar koyuyorlarmış saatlerce başlarını kaldırmadan dururlarmış.
Aklım şaştı…

Teyze mezun oldu dedik ama bu arada teyze yabancı dil de görüyor okulda, fransızca…
Milletin horlayıp, cahil dedikleri kadın yıldıza dönüşüyor. İçinde birikmiş olan tüm hırsını işine aktarıyor ve anlattığına göre parmakla gösterilen bir mühendis oluyor. Tabi komünizm yönetimi iş ve fırsatlar zengin, o zamanlar Bulgaristan sanayi devi diye geçiyor. Bilgi v.b şeyler de hak ettiği takdiri görüyor… Çok mutlu bir hayat sürüyorlar, Petko söz verdiği kırmızı gülleri hiç eksik etmiyor teyzemizin hayatından, ta ki 38 yaşındaki kızlarını kaybedene kadar.  Söylediğine göre kanserini teşhis edememişler kızının. Kızının ölümünden bir sene sonra da Petko’yu kaybediyor, adam doktorum ben kızımın derdine çare bulamadım diye kahrından ölmüş…

Bu arada kızı evlenmiş onun da bir kızı olmuş. Ölümünden sonra damat bir bebekle yeni bir hayat kuramam kendime deyince alıyor torununu onu da büyütüyor. Şu an torunu İngiltere’de doktorluk yapıyor, inanılmaz gurur duyuyor onunla. Oğlu konusuna çok girmedi ama o da İngiltere’de ticaretle uğraşıyormuş sanırım… Konu konuyu açtıkça onlarca değişik hikaye çıkıyordu. Açıkçası saatler geçtikçe onu yormamak için aklıma takılan bir sürü şeyi soramadım…

Daha bugün tanıştım teyzemizle bir arkadaşım sayesinde. Bu yaz gittikleri tatilin resimlerini yollamış torunu skype’den yüklemeyi becerememişler, sen becerirsin diye çağırdılar beni. Tek tek yollanan sekizyüzküsür resmi diğer üçbinküsür resmin bulunduğu klasöre topladım, mutluluğunu görmeniz lazımdı. Dünyanın yarısından fazlasını gezmiş, resimleri açtıkça şu şurası bu burası diye anlatıyor tarihi bilgilerini de veriyordu. Ulan ben daha dün yediğim yemeği hatırlamıyor, iki saniye önce koyduğum gözlüğümün yerini bulamıyorum maşallah dedim hep içimden.

En son yorucu olmuyor mu böyle gezmek dedim çünkü ayaklarında problemler başlamış laf arsında söyledi. “Petko ile hayalimizdi dünyayı gezmek, fırsatım varken gezmediğim için buluştuğumuzda kızacak bana” dedi… Hayatı kolay kolay bırakmaya da niyeti yok, beş senelik gezi planı yapmış kendine tek tek anlattı hangi yaz nereye gidecek diye.

Sarılarak, öpüşerek ayrıldığımızda benim ağzım açık kalmıştı. Soğuk havada eve dönüş yolunda yürürken içimden hep kendime küfür ettim. Hayatı yaşamak lazımdı, bıkmadan usanmadan, her yönüyle sevmek, başarmak… Bol bol sevişmek ve sevdiklerimize sıkıca yapışmak. Şimdi Edvard’ı arayıp ağlama zamanı, çok özledim..

RedGalia