Delirin, Ruhunuza İyi Gelecektir.

Deli kime derler? Akla uygun ya da normal davranmayana mı? Peki aklın ve normalin sınırı ne? Nerede başlar ve nerede biter bu akıllılık ve normallik?

Örneğin Türkiye’de akılcı ve normal olan, Moritanya’da da akılcı ve normal midir? Ya da “ahlaki” davranmayana da deli derler mi? Peki o zaman Yozgat’ta ahlaki sayılan Paris’te de ahlaki midir? Bir fark varsa arada, Yozgat’ın delisi Paris’te akıllı mı olacaktır? Ya da Paris’in delisi Yozgat’ta kral gibi mi karşılanacaktır? Ya da daha da ileri gidelim… 2016’da Yozgat’ta ahlaki sayılan, normal sayılan, 1950’de de Yozgat’ta ahlaki ve normal miydi? Eğer bütün bu normallikler ve ahlakilikler bir standart içinde olsaydı ve bu standart zaman ve mekanın üzerinde bir özellik taşısaydı dün taşa tuttuklarımızı bugün de taşa tutmak durumunda kalmayacak mıydık? Ya da dün kutsal bilip önünde eğildiklerimizi bugün de el üstünde taşımayacak mıydık?

Öyleyse “deli kime derler?” diye sorduğumuzda “akılla, ahlakla ve benzerleriyle sorunu olana” cevabı anlamsız ve yetersiz kalmaktadır. Belki de buna en güzel yanıtı bir başka “deli” vermelidir: “Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar. İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabet değil midir? Değilmiş! İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi.”

Bu bir şizofrenin yazdıklarından. Ve aslında burada söylenenler deliliğin ve kapatılmanın ne anlama geldiğini o büyük, kalın ve devasa psikiyatri kitaplarından daha açık ve net biçimde ifade ediyor. Dahası o kitapların çoğunun içeriğinden daha cesur. Artık hastaneler daha çok otellere, okullar hapishanelere, kışlalar okullara benzemektedir. Çevresi tel örgülerle çevrilmiş okullar, otel hizmeti vermek üzere kurulmuş hastaneler, kilolu olmayı bile “hastalık” sayan tıp, deliyi kapatmak üzere kurgulanmış psikiyatri, depresyonu bile anormal bir durumun belirtisi gören bir anlayış her daim bir şeye hizmet etmektedir. Normalliğe ve onun yeniden inşa edilmesine. Artık onların çizdikleri sınırların dışında kalan her şey ve herkes anormaldir. Delirten sistem normal, deliren insan anormaldir.

Delilik denilen şeyin ‘anormalliğin sürekliliği’ olarak kodlandığını da söylemek gerekiyor. Anormallik bir kaç kereye mahsus “kabul edilebilir”, “hoş görülebilir”, ancak sürekliliği modern normalleştirici rejimler için deliliğe delalettir ki bu kabul edilemez. Deliliğin nerede başladığını ve normalliğin nerede son bulduğunu devlet, gelenek, ahlak ve benzeri kurumlar belirler. Bir anormallik aranıyorsa yeri burasıdır. Asıl anormallik herhangi bir insanın kendini nasıl ifade edeceğinin başkaları tarafından belirleniyor olmasıdır.

Bu yüzden, öncelikle, deliler değil devletler ve onların kurumları anormaldir.

Delilik kendini ifade etmek, var oluşuna göre davranmak mıdır, yoksa bütün var oluşlara engel olmak, sınır çizmek, onları normallik-anormallik kıskacı altında ezmek midir? Belki de bu noktada kendisi de delirerek hayata karşı görevini layıkıyla yerine getirmiş olan Nietzsche’nin şu sözünü hatırlamak yerinde olacaktır: “Delilik bireylerde nadiren vardır. Gruplarda, partilerde, halklarda, çağlarda ise kuraldır.”

Böylesine rezil ve kan kokan bir dünyayı bize iyi diye yutturmaya çalışan partilere, kurallara, yasalara ve halklara inat bu dünyanın hiçbir “normalliğini” kabul etmemeye kararlıyız. Bu nedenle bize atfedilen deliliği alıp kabul ediyor bağrımıza basıyoruz. O bizim için tek şans ve son duraktır, biliyoruz. Şimdi ya alışkanlıklarımızla ve bize yutturulan normalliklerimizle huzurlu bir şekilde yaşayacak ya da bize dayatılan alışkanlıklarımızın dışına çıkıp önce mutsuzluğumuzla yüzleşmeyi ve sonra özgürlüğü keşfetmeyi bir görev belleyeceğiz. Asıl delilik böylesine kontrol manyağı bir dünyada kendin olmaya çaba göstermektir ve tam da bu nedenle bilinçli bir tercihtir. Otobüste yere oturmak, alışveriş merkezinde top oynamaktır.

Ali Murat İrat – YolveMacera