Diktatörlüğü Amerikan kovboy filmlerindeki gibi sanıyorlar

Diktatörlüğü Amerikan kovboy filmlerindeki gibi sanıyorlar

Adam kalkmış “diktatörlük olsa sen bunları söyleyebilir misin?” diyor.
Haklı. Çünkü eğitimsiz, bilgisiz ve görgüsüz.
Yetersiz zihninde diktatör kavramı Amerikan kovboy filmlerindeki Meksikalı diktatörlerle sınırlı.
Yoksul, ezilmiş, çaresiz Meksikalı köylülere, ellerinde tüfekler, ağızlarında puro ceplerinde tekila olan sakallı, suratsız askerler eziyet ediyorlar. Konuşanı duvar önüne koyup kurşuna diziyorlar.
Böyle bir şey olduğunu düşünüyor diktatörlüğün.
Diktatörlük sözlüklerde aslında tek kelime ile tanımlanıyor; zorba.
Kelimenin anlamını vermek için biraz daha açınca diktatör için “gücü tek elde toplayan, bütün emir ve kararları veren kişi” diyoruz.
Diktatörlükte hukuk diktatörün hukukudur.
Bir kişi bir ülkede diktatör olmuşsa demokratik hukuku tamamen bir kenara itmiş, kendi anlayışına uygun hukuk düzenini oluşturmuş demektir.
Çoğu kez mevcut hukuk uygulanıyormuş gibi görünse de, kurallar diktatörün arzu veya anlayışına göre eğilip bükülebilir, istenen kıvama getirilir.
Diktatörler ille de halkın en sevmediği kişi olduğu anlamına da gelmez.
Hatta tam tersine, diktatörler halkın en az yarısının sevgi, saygı ve itaatini arkasına almıştır.
Zaten halkın önemli bir bölümünü arkasına almayan diktatör yerinde uzun süre kalamaz.
Diktatöre atfedilen “zorba, baskıcı, tek adam” tanımları kendinden olanlara karşı değil, kendi gibi düşünmeyenlere yöneliktir.
Diktatörler halkın ilgi, sevgi, saygı ve itaatini sağlamak için gözle görünür, şatafatlı ve ille de “en büyük, en yüksek, en uzun, en pahalı” yatırımları yaparlar.
Bu yatırımlar genellikle inşaat alanındadır.
Bu yatırımların istihdam sağlama ve üretimle fazla ilgileri yoktur ama göz boyamada ve halkın kendini küçük, aciz, yersiz görmesini sağlamakta birebirdir.
Diktatörler milliyetçilik, inanç sömürüsü, bölgecilik yapmayı ve çarpıtılmış tarihi ve hamasi hikayeleri halka anlatmayı çok severler.
Özünde gölgesinden bile korkan diktatörler, halkın karşısında “en cesur, en korkusuz, en yürekli” davranan kişi rolü oynarlar. Bunu sağlamak için çevrelerinde olağanüstü güvenlik önlemleri aldırırlar bunu da devletin büyüklüğü ve azameti ile açıklarlar.
Diktatörler arkalarındaki kitle desteğini hep diri ve sağlam tutmak için yabancı ülkelerle ilişkilerinde hep “en üstün, belirleyici, korkutucu, caydırıcı” oldukları algısını güçlendirirler.
Yabancı ülkelere sürekli ayar veren, ülke çıkarlarını koruyor görünmek için herkese kafa tutan diktatörler, iyi sonuçları kendi akıl ve zekasının kötü sonuçları ise kendisini devirmek isteyen yabancı/karanlık güçlerin marifeti gibi sunarlar.
Diktatörler muhalefeti bir şey söylesin söylemesin, bir eylem yapsın yapmasın, her koşulda ve sürekli olarak suçlar, aşağılar, hakaret eder, hep bir adım önde olma psikolojisi ile gündemi kendi çevresinde tutmaya çalışır.
Diktatör için demokrasi, hukuk, eşitlik, özgürlük, adalet, insan hakları sadece kendi propagandası ve gücü için kullanacağı araçlardır, uymak değil uymamak esastır.
Diktatörler halkı “Ben olmazsam yerim doldurulamaz” yalanı ile kandırır, muhalefeti “kendini çaresiz sanan” halkın boğmasını sağlar.
Diktatörün ne olduğunu iyi bilince “Bu ülkede diktatör olsa sen böyle konuşamazsın” lafı bana çok komik geliyor.
İnsanlar diktatör varken de konuşur.
Fark daha önce özgürce, kendi yaşam biçimini koruyarak konuşanlar diktatörlük döneminde başlarına her an bir şey gelebileceğinin bilinci ile canlarını ortaya koyarak konuşurlar.

Bİ SORALIM BAKALIM

“Nazlı Abla keşke FETÖ’cü olmasaydı” öyle mi?

Hürriyet’teki Ertuğrul Özkök’ün de dikkatini çekmiş, geçenlerde yazdı. Merve Kavakçı şimdi hapiste olan Nazlı Ilıcak’la bir dayanışma sergilemiyor.
Oysa Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı Meclis’ten çıkarılırken tek başına müthiş bir mücadele vermişti.
Nazlı Ilıcak sırf Merve Kavakçı’nın kafasındaki türbanı savunmak uğruna milletvekilliğini kaybetti, yasaklı hale düştü.
Peki, Nazlı Ilıcak bunu göze alırken Merve Kavakçı şimdi neden sessiz kalıyor?
Karakter farkından.
Dinci zihniyet için vefa yoktur, sevgi yoktur, vicdan yoktur.
Dinci zihniyet hedefe giden yolda biat ettiği her kimse onun buyruklarına uyar başka hiçbir şey umurunda olmaz.
Oysa Merve Kavakçı türban şovu yaptığı sırada nasıl da karakterli, vakur, kırılır ama asla eğilmez bir tip çiziyordu.
Sonraki yıllarda da yurtdışından Türkiye Cumhuriyeti ve devrimlerine saydırırken de dincilerin ve onlara destek veren liberallerin saygın isim olarak andığı biriydi.
Ama Nazlı Ilıcak’ın tutuklanması bu kişinin karakterini turnusol kâğıdı gibi açığa çıkarıverdi.
“Keşke Nazlı Abla FETÖ’cü olmasaydı.”
Hepsi bu. Bütün tepki, bütün dayanışma bu kadar.
Ama şunu da biliyordur tabii; Nazlı Ilıcak’a sadece vefa gereği bile bir selam söylese, üç dakikalığına ziyaret etse, kendi zihniyetindekiler tarafından anında “FETÖ’cü vatan haini terörist” ilan edilecek.
Acaba kendi başına kaldığında yaptığından utanıyor mudur? Bilemem.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

IŞİD hangi cep telefonunu kullanıyor?

Askerimiz Suriye topraklarında IŞİD’e yönelik operasyonlara katılıyor.
Operasyon dediğimiz sınırın hemen öteki tarafı. Gittiğimiz en uzak nokta 30 kilometre kadar.
Yani IŞİD denilen vahşi dinci terör örgütü tam sınırımızda.
Bu teröristler aralarında haberleşmek için cep telefonları ve telsizler kullanıyorlar.
Acaba teröristlerin kullandığı cep telefonları hangi ülke sistemine ait?
Suriye’nin servislerinden mi yoksa Türkiye’nin servislerinden mi yararlanıyorlar.
Bölgede Türkiye’ye ait ne kadar baz istasyonu var, bunlar Suriye’nin ne kadarında kapsama yapabiliyor?
Neden soruyorum biliyor musunuz?
Cep telefonlarını neredeyse nokta tespiti yapabilecek kadar izleyebiliyorsunuz.
Bu da hangi IŞİD militanının nerede olduğunu saptayabilmek demektir.
Birincisi, bu sayede IŞİD militanlarının yerleri belirlenebilir.
İkincisi eğer IŞİD Türk telefon sistemlerini kullanıyorsa, baz istasyonları üzerinden bunların erişimi engellenebilir böylelikle teröristlerin haberleşmesi kısmi olarak önlenebilir.
Üçüncüsü, cep telefonları Türk sistemlerine aitse bunların kimler tarafından ve nerede alındıkları da bulunabilir.
Ukalalık etmiş gibi olmayayım, belki bütün bunlar izleniyordur. Ama etkin bir sonuç alınıyor mu onu bilemem.

KOMİK

Deniz altı geçişi o kadar da hayal edilemeyecek bir şey değil

Araç geçişi sağlayan Avrasya Tüneli yıl sonuna kadar açılıyor. Tünelden ilk geçişi Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat kullandığı kendi makam otomobili ile yaptı.
Bu tünel trafik sorununun azalmasına mutlaka katkı yapacaktır.
Yapanları kutlamak gerek.
Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu hizmet için de “Hayal edilemeyeni yapıyoruz, olamaz denileni, yapılamaz denileni yapıyoruz” sözleri de gerçeği yansıtmıyor.
Avrasya Tüneli elbette teknik olarak da mükemmel bir yapı. Ama birincisi “ilk değil” ikincisi para ve teknoloji varsa “yapılamaz” nitelikte değil.
Elbette Erdoğan bu hizmetle övünecektir ama bu halkı yanıltma şeklinde olmamalıdır.
Tabii Erdoğan’ın “yapılamaz, olamaz denileni yaptık” sözlerinde bir gerçek de var.
Hiçbir medeni, demokratik ülkede iktidarların aklına yapılacak bir tünelle birilerini aşırı zengin etmek, bunun finansmanını da halka yüklemek gelmez. Eğer “yapılamaz” denilen bir şey varsa evet Erdoğan haklı, kendi yapsa maliyeti çok düşük tutacağı gibi geçiş ücretini de düşük tutardı, ama “yapılamazı” yaptı her şeyi halkın sırtına yükledi.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

Galiba Türkiye’nin resmi parası artık dolar oldu

İktidar “hayal bile edilemeyeni yapıyoruz” diyerek hizmete soktuğu köprü, tünel gibi hizmetlerin kullanım bedelini hep “dolar üzerinden” açıklıyor.
İlk geçişi Erdoğan’ın yaptığı, yakında hizmete girecek olan Avrasya Tüneli’nin geçiş ücretinin de 4 dolar artı KDV olacağı bildirildi.
Neden dolar?
KDV’si de dolar mı olacak?
Belli ki her gün fiyat artışı yapmamak için doları baz alıyorlar, dolar arttıkça geçiş fiyatları da sürekli değişecek.
Çünkü bu tünel “devletin kasasından bir kuruş çıkmadan!” yapıldı ya ondan. Parasını devlet değil halk ödeyecek. Sanki halk ödeyince devletten bir kuruş çıkmamış oluyor. Yersek.
Peki Erdoğan’ın ismini andıran bir tuğra gibi düzenlenen “Türk Lirası” ne oluyor?
Hani artık dolar gibi, euro gibi sterlin gibi bir sembolü olan paramız vardı, artık bizim paramız da dünyada itibarlı paralar arasındaydı.
Onlar unutuldu gitti.
Dünya liderine sahip, süper güç olmuş, bütün dünyanın kıskandığı ve Erdoğan’ı devirmek için koalisyon kurduğu ülkemizde köprü ve tünel geçişleri dolar artı KDV.
Valla bu iktidar kimsenin hayal bile edemediğini yapıyor.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Polis Radyosu’nda saat 17.25 olunca kıyamet koptu

Bizlerin gençlik yıllarında henüz bugünkü gibi radyolar yoktu.
TRT’nin üç radyosu vardı. Bir de Polis Radyosu. O kadar.
Halk eğer iyi bir radyosu varsa Polis Radyosu’nu tercih ederdi.
Çünkü TRT kuralları gereği “müzikal niteliği olmayan” müzik parçaları yayınlanmazdı.
Polis Radyosu ise hiçbir kurala uymaz, her türlü müziği ama özellikle arabesk müziği çok çalardı.
Bu Polis Radyosu 64 yaşına basmış. Hafta sonunda yıldönümü varmış, radyoda bir tören ve özel yayın yapmışlar ve program sırasında çekilen bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşmışlar.
Fakat o ne? Fotoğrafta görünen bir dijital saat 17.25’i gösteriyor.
Emniyet Müdürlüğü bunu görür görmez, sosyal medyadaki bu fotoğrafı kaldırdığı gibi bu fotoğrafı paylaşanlar hakkında da soruşturma başlatmış.
17.25 önemli tabii.
Polis içindeki bir grup bu yolla mesaj vermiş olabilir.
Ama Emniyet’in hassasiyetine daha doğrusu korkusuna bakar mısınız? 17 ve 25 rakamlarını bir arada görünce cin çarpmışa dönüyorlar.
Tabii bunun bir komplo olup olmadığını saptamak da zor değil. Yayın saati belli. Fotoğrafın çekildiği an da belli. Eğer fotoğraf başka bir anda çekilmiş ama saat 17.25’e ayarlanmışsa bu elbette bir komplo olarak değerlendirilebilir.
Buna karşı saat doğruysa ne yapacaksınız?
İnanın ona da “özellikle 17.25’te fotoğraf çektiniz” derler.
Çünkü bilinçaltlarında hep bu var.

Can Ataklı – sozcu.com.tr