Doğum sancısı mı, ölüm sancısı mı?

Meclis’in devre dışı bırakılması, Anayasa’nın askıya alınması, bütün dünyaya ayar verme üzerine kurulu dış politika, el konulan medya organları, hapse atılan aydınlar, yazarlar, gazeteciler, seçilmişler…

İçeride ve dışarıda sürdürülen büyük bir kavga var.

Kimilerine göre bu tablo ülkenin ölüm sancısı.

Böyle düşünenlerin arasında her ne kadar farklı nedenlerle seslerini çıkaramasalar da kuşkusuz bir kısım AK Partililer de var.

Diğer taraftan bir kesim var ki tüm bu kavgaları, yaşananları güçlü bir Türkiye’nin doğum sancısı olarak görüyor.

Muhalifler susturulunca her şeyin yerli yerine oturacağını sanıyorlar.

Hemen her yazımda bu gidişatın felaket, yıkım, yani çekilen sancının ölüm sancısı olduğuna bir şekilde vurgu yapıyorum.

Müsaade ederseniz bugün, niçin doğum değil, ölüm sancısı olduğunu bir kez daha tane tane anlatmak istiyorum.

Tüm bu kavgalardan, çatışmalardan sonra ortaya güçlü bir Türkiye çıkacağını sanan, düşünen sevgili kardeşim:

Her ülkede farklı düşünen; farklı inançtan, mezhepten, ideolojiden, etnisiteden insanlar yaşıyor.

Gelişmiş toplumlar, bir arada yaşamanın formülünü bulmuşlar. Bu formülü de güçlü bir anayasa ve bağımsız bir yargı ile teminat altına almışlar.

Çünkü herkesin fikriyle katkı sunduğu değil de “bir kimsenin”üstünlük kurmaya çalıştığı ülkelerde kaos, çatışma, insanların enerjisini yok eden kavgalar bitmiyor.

Bitmiyor. Çünkü kimse kimseye boyun eğmez. Kimse kimsenin yaşam tarzını dayatmayla kabul etmez. Bu tür kavgalar ilelebet sürer gider.

İnsanlar baskıyla, o baskının neden olduğu korkuyla belki bir süre sinerler ama teslim olmazlar. Huzursuz olurlar. Tatsız olurlar. Ülkeyle duygusal bağları zayıflar. Öğretmendir, doktordur, mühendistir. Kendini bu ülkede değersiz hissettikleri için verimli çalışmazlar. Üretemezler. Çok güzel hastaneler yaparsın ama içinde canla, başla çalışacak doktor bulamazsın.

Çok güzel okullar yaparsın ama çocuklarını teslim edecek canla başla çalışan öğretmenler bulamazsın.

Üstelik bu kötü senaryo işlerin “iyi gitmesi” sonucu olur.

Çünkü daha da kötüsü olabilir.

Baskı, korku, tehdit bir süre sonra bir kıvılcımla Allah muhafaza patlamaya yani iç savaşa kadar gider. İş savaşın kazananı yoktur. İç savaştan sonra geriye yıkılmış bir ülke kalır.

“Herkesi hapse tıkacağız, herkesi sindireceğiz, herkese bizim doğrularımızı kabul ettireceğiz sonra ortalık güllük gülistanlık olacak” diye düşünüyorsan gerçekten yanılıyorsun.

Çünkü bu yolla meselelerini çözmüş, buradan refaha, huzura kavuşmuş tek bir ülke gösteremezsin.

Bak sevgili kardeşim:

Sen de duyuyorsun, okuyorsun. Eğitimli, genç insanlar, imkan bulan herkes bu ülkede bir gelecek göremedikleri için Türkiye’den göç ediyorlar.

Oturma izni veren ülkelerin bürolarının önünde uzun kuyruklar var.

Yani korkunç bir beyin göçü yaşıyoruz.

Bu yetmezmiş gibi akademide, medyada, eğitimde… her alanda, yetişmiş insanlar bir bir harcanıyor. Hapse atılıyor.

En değerli, en kıymetli, en üretken, en verimli evlatlarını kaybetmiş bir ülke iyi bir yere nasıl varabilir ki? Biraz düşün bu göçlerden sonra elde ne kalacak ve burası nasıl bir ülke olacak?

Diğer yandan düşünce özgürlüğü yani herkesin istediğini rahatça söylemesi bir ülkeye canlılık katar.

Özgür ortamlarda farklı düşünceler, farklı fikirler ortaya çıkar.

Bunun neticesinde rekabet ortamı oluşur. En iyisini yapanın değer gördüğü bir ülke en iyisine ulaşır.

Aydınları, yazarları, akademisyenleri özgürce yazamayan, konuşamayan, üniversiteleri bilim üretemeyen toplumlar cehalete teslim olur. Cehalete teslim olmuş bir ülke nasıl daha iyi bir noktaya varabilir, böyle bir tablodan güçlü bir ülke nasıl doğabilir ki?

Yine sorayım: farklı düşüncelere özgürlüğü kısıtlayarak bir mesafe kat etmiş tek bir ülke var mı dünyada?

Diğer taraftan ekonomik olarak dışa bağımlısın.

Dışarıdan gelen  yatırımlar olmazsa ekonomini sürdüremezsin. İktidar mensupları bunun için gece gündüz yabancı yatırımcılara çağrı yapıyorlar.

Anayasanın, hukukun, özgür düşüncenin, bağımsız medyanın olmadığı ülkelere yabancı yatırımcı gelmez. Tehditle, baskıyla, meydan okumayla getiremezsin. Para güvendiği yere gider. Tüm bunlar askıya alındığı için yatırımcılar kaçıyor. Onlar kaçtığı için döviz yükseliyor. Ekonomi zayıflıyor.

Dış yatırımcının kaçtığı, ekonominin çöktüğü, özgür düşüncenin kısıtlandığı, iç kavgaların bütün enerjimizi tükettiği, en değerli evlatlarının terk ettiği bir ülkeden geriye ne kalacak? Buradan nasıl güçlü bir ülke çıkacak?

Söyle, nasıl?  Bundan sonra ne olacak da daha iyiye gideceğiz?

Dış politikada bir zafer kazanacağını ardından da ortaya güçlü bir Türkiye çıkacağını sanıyorsun.

Bak sevgili kardeşim dünyada bağımsız ülke diye bir şey yoktur. Tüm ülkeler bir şekilde birbirine karşılıklı olarak bağımlıdır. Dış politikada maalesef herkesin gücü ölçeğinde söz hakkı vardır.

Bu da sanıldığı gibi her zaman kaba güç değildir.

Ülkeler ürettikleri değerler, dünya hayatına yaptıkları katkılar oranında dünya meselelerinde söz sahibi olurlar. Diplomasi ile bunun en fazlasını almaya çalışırlar.

Hal böyleyken dış politikadaki bu meydan okumaların sana, ülkemize bir fayda getireceğini mi sanıyorsun?

Söyle Allah aşkına nasıl bir fayda bekliyorsun? Herkesle kavga eden, herkese tehditler savuran bir ülkeye kim iyi gözle bakabilir? Kim ciddiye alır? Kim o ülkenin iyiliğini ister? Diyelim bir kavga yaptın. Bir savaş çıkardın. Sonra? Ne olacak bu kavgaların sonunda? Ne kazanacaksın? Neyi kazanacaksın?

Sözün daha fazla mı dinlenecek? Bunu mu düşünüyorsun?

Gücün yoksa sözün dinlenir mi? Gücüm var diyorsan, nedir o gücün kaynağı?

Kendi kendine yetemeyen bir ülkenin nasıl bir gücü olabilir ki?

Askerî güç mü? Buna mı güveniyorsun?

Anıtkabir’deki törenlere bile üstünü arayarak aldığın komutanlarla yedi düvele savaş ilan etmek. Bu tablo gerçekten seni ürkütmüyor mu?

Bu korkunç tabloya rağmen buradan nasıl iyi bir noktaya varabiliriz ki?

Diğer yandan dinî inancın her derde deva olacağını sanıyorsun.

İnanç özgürlüğü, herkesin istediği gibi inanması ve inancını yaşaması tamam.

Ama bu inancı bir ülke yönetiminin tek enstrümanı yapamazsın.

Çünkü senin gibi inanmayan, inandığını senin gibi anlamayan, senin gibi yaşamayan milyonlar var.

İnsanları zorla, baskıyla senin gibi inanmaya, yaşamaya zorlayamazsın.

Bu hem inancın doğasına aykırı, hem de bu tür zorlamalar kavgaları artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Demek istediğim bu çektiğimiz sancı bir doğum sancısı değil, gözümüzün önünde acıklı bir sona sürüklenen ülkemizin ölüm sancısı.

Umarım bitkisel hayata girmeden ülkeyi yaşama döndürecek bir akıl galip gelir Türkiye’de.

Kaynak: http://www.diken.com.tr/dogum-sancisi-mi-olum-sancisi-mi/