Entelektüel Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Artık o hale geldi ki, kapitalizm, insanları tek tek kutulara koydu ve neredeyse kimse kendi kutusunun sınırları dışında söz söyleme hakkına sahip değil. Entelektüel =meslek sahibi kişi daha çok da belli bir konuda uzmanlaşan kişiyle eşanlamlı olarak anılmaya başlandı (özellikle de akademisyenlikle). Ancak entelektüel içine sığdırılmaya çalışıldığı kalıbın sınırlarına sığmayan kişidir. Tarihe biraz baktığımızda bu özellikte entelektüeller görebiliriz.

Entelektüel ve Aydın birbirinden farklıdır
Ȍncelikle şu noktadan giriş yapmak istiyorum. “Intellectual” kelimesinin karşılığı “aydın” değildir. Aydın, bence daha çok yerel ve sınırlı bir kavramı ifade eder. Entelektüel  kelimesi Türkçe’ye geçmiştir ve daha evrensel, çok boyutlu ve kavramsal düşünen kişileri ifade eder. Aydın, daha çok güncel olaylardan yola çıkar ve kişileri, olayları tartışır. Entelektüel  ise kavramlardan yola çıkar, sistemi sorgular ve olayları yorumlarken boyut katar. Hatta taşrada bunun ötesinde, hekim, avukat gibi “okumuş” insanlar da otomatik olarak “aydın” kategorisine konulur.
Türk Dil Kurumu’nun “aydın ”tanımı baştan sona yanlıştır: kurumun websitesinde bu kelimenin karşılığı olarak şöyle deniliyor: “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver, entelektüel.” (http://www.tdk.gov.tr)

Kültür, eğer insanın doğaya karşı yarattığı herşey ise, bu dünyada kültürsüz hiçbir insan yoktur. Dolayısıyla bu tanımlama yanlıştır. “Okumuş” sözcüğüne gelince, nerede okumuş, hangi kapsamda okumuş, ne okumuş; bu sözcük de belirsizdir. “Okumuş” sözcüğü daha çok kırsal kesimde “tahsil görmüş” anlamında kullanılır. Yukarıda da değindiğim gibi zaten aydın  kelimesi entelektüel kelimesinin karşılığı değildir. “Münevver” ise Osmanlıca’dan gelen ve artık kullanılmayan bir kelimedir.

Entelektūeller: Dūnyayı izleyen ve olayları evrensel anlamda kavramlarla ve tarihsel gelişmelerle birlikte yorumlayan, aynı zamanda dūnya tarafından da izlenen kişilerdir.

Entelektūel eǧilimli aydınlar: Dūnyayi izleyen ve olaylara yine evrensel anlamda bakmaya ve tarihsel gelişmelerle yorumlamaya çalışan, ancak daha çok yerelde izlenen ve dūnya ölçeginde izlenmeyen, etkisi olamayan aydınlar.

Aydınlar: Dūnyadan çok bulunduǧu bölgedeki gelişmeleri izleyen, olaylardan yola çıkan, tarihsel ve kavramsal būtūnlūkten ziyade daha yūzeysel olarak deǧerlendirmelerde bulunan kapasitesi sınırlı, yerel kişilerdir.

 

Gramsci, entelektüelleri iki kategoride inceler. Bunlardan ilki öğretmenler gibi nesilden nesile aynı işi yapmayı sürdüren geleneksel aydınlar; ikincisi ise danışman, teknisyen, uzman vb. meslek mensuplarını içeren organik aydınlar.

“Antonio Gramsci, bütün insanların entelektüel olduğunu ancak entelektüel işlevi görmediğini ifade etmiştir. Gramsci toplumdaki entelektüelleri iki sınıfa ayırır. Birincisi, organik entelektüel olarak adlandırdığı, direkt olarak daha fazla denetim ve iktidar gücü kazanma amaçlı sınıflarla ilişkili olan entelektüellerdir. Daha açık bir ifadeyle, şirketlerdeki kârı arttırmak için tüketicinin düşüncelerini reklâmlarla, promosyonlarla vs. yönlendiren kişilerdir.” (Sevim: 2009) (http://www.aid.sakarya.edu.tr/uploads/Pdf_2009_2_87.pdf)

Entelektüel tanımı konusunda hem Benda’nın hem de Gramsci’nin düșüncelerini dikkate alıyor ve bu iki düünceyi birbiriyle harmanlayarak, entelektüel ve aydın’ın birbirinden farklı olduğu sonucuna varıyorum. Entelektüelin sayısı çok olamaz, ama entelektüel eğilimli aydınların sayısı daha fazladır.
“Gerçi belli bir tarihsel dönemle belli bir toplum, daha çok aydınların ortalaması ve dolayısıyla ortalama kişiler tarafından simgelenirler; ama yaygın ideoloji, yığınsal ideoloji de bilimsel yapıtlardan, sonunda onların gerçek dayanakları olan büyük felsefel bireşimlerden ayırt edilmeli ve bu sonuncular da, ya doğru olmadıkları tanıtlanarak olumsuz bir biçimde, ya da karşılarına daha üstün bir önem ve daha üstün bir anlam taşıyan felsefel bireşimler çıkarılarak olumlu bir biçimde, aşılmalıdırlar. (Gramschi 1986, s.282)

“Antonio Gramsci, aydın  sorununu ele alış tarzı bakımından Marksizm içinde özel bir yere sahiptir. Bu özellik iki temel noktadan kaynaklanır. Birinci olarak Karl Marx da dahil olmak üzere kendini önceleyen bütün Marksistler arasında aydın sorununu özel olarak ele alıp kuramlaştıran ilk düşünür Gramsci’dir. İkinci olarak aydınları onlara atfedilen ayrıcalıklı konumdan fazla olaral toplumsal işlevleriyle kavrayan ve bu kavrayışı siyasal çözümlemenin ekseni haline getiren ilk Marksist kuramcı Gramsci’dir.“  (Atılgan, Bilim ve Eleştiri, Sayı: 7)
Julien Benda ise, entelektüellerin çok sayıda olmadığı kanısındadır ve bu noktada Gramsci’den ayrılır. Ona göre entelektüeller insanlığın vicdanıdır ve az sayıdadırlar, maddi düşünmeden sonsuz gerçekliğin savunusunu yaparlar. (Benda, 2006:128)

Benda’nın düșüncesine katılıyorum, gerçek anlamda entelektüellerin sayısı günümüzde de çok azdır, ancak bunların düșüncelerinin etkileri uluslarüstü ve küreseldir. Ancak Gramsci’nin sőzünü ettiği organik aydınların sayısı çok fazladır, çünkü bunlar sistemin kendisinden beslenirler.
Entelektüellerin sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır. Bu en azından  yorum yapmadan da olsa gerçekliğin üzerinden geçmek yeterli görülebilir. Ama böyle değildir. Modern entelektüel  için herşey bu kadar açık değildir. Pro-Hitler döneminde 1933’de Martin Heidegger bir deklarasyon yazıyordu; “Gerçeğin vahiyi, insanları netleştirir ve bu o eylem ve bilginin gücüdür.” (Chomsky, 1967)
Entelektüelin en büyük özelliklerinden birisi gerçeği konuşmak ve bunu herhangi bir koşulda tekrarlamaktır. Chomsky’nin altını çizdiği gibi gerçeği konuşmayan kisiye entelektüel  denemez.

Jean Paul Sartre, Fransız entelektüelleri içerisinde özel bir yere sahiptir. Hem toplumsal olaylarda aktif ve cesur tavrıyla, hem de entelektüel  üretiminin kapasitesiyle. Onu özel kılan özelliklerinden birisi de Nobel Edebiyat Ȍdülü’nü reddetmiş olmasıdır. Entelektüel  konusuna girip de, ondan bahsetmemek olmaz.
Sartre şöyle diyor: “Victor Hugo olmak istiyordum, Jean Paul Sartre oldum.” (Winock,: 2000: 513,)
O, “total entelektüel ” olarak da nitelenir.

Entelektüel kavramının tam olarak netlik kazanması açısından Sartre’nın tanımı önemlidir. Entelektüel, atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması için uğraş veren kimseler değildir. Bu kişilere bilim adamı denir. Fakat, bu silahların toplum üzerindeki yıkıcı gücünü tartışan kişiler entelektüeldir. Somut araçlara eleştirel olarak yaklaşır, kimse tarafından görevlendirilmemiştir ve bu nedenle toplumda yalnızdır. (Sartre, 2000:.85.)

Sartre, entelektüelin önündeki tek yolun, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak oldugunu saptadıktan sonra, çelişkinin doğasının onu taraf olmaya zorladığını da ekler. Ona göre, entelektüel  de kendisinin  ezilenlerden olduğunun bilincindedir ve ezilenlerden yana saf tutar; Sartre’a göre bütün bunlar egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek sonuçlarıdır. (Sartre, 2000: 43-44)

Entelektüel, seçkin ve ayrıcalıklı bir kişi olmadığının bilincindedir. Herkes gibi o da toplum içinde kendi misyonunu yerine getirir.
Sartre’ın dikkat çektiği özellik ile entelektüelin iktidarın değil, toplumun çıkarlarından yana olduğunu da söyleyebiliriz. Aslında bu konuda sunulan, tartışma yaratan düşüncelerin çoğunun sahipleri aynı kanıdadir. Eğer entelektüel , iktidarla uzlaşmış ve kendi kişisel çıkarlarından dünyaya bakıyorsa, o entelektüellik vasfını yitirmiş bir kişidir, yalnızca bir meslek sahibidir o kadar.

Entelektüelin kıblesi ya da tapındığı bir kişi yoktur, herkese ve herşeye eleştirel yaklaşır. Çünkü entelektüel duruş bağımsızlık gerektirir. Ancak ezilenlerin haklarını savunan parti ya da sivil toplum örgütlerini destekleyebilir, ancak onlar hata yaptığında bunu da eleştirel biçimde ifade etmekten kaçınmaz.  “Sosyalist” bir iktidarda bile o ezilenlerin çıkarı açısından gerçekleri  dile getirmeye devam eder. Çünkü dünyada sosyalist olduğunu iddia eden,  ancak neoliberal politikalari izleyen birçok hükümet ile sosyalizme aykırı politikalari izleyen “sosyalist” bazı rejimler vardır. O, yanlış gördüğü ve toplumun ezilenlerin çıkarına aykırı olarak nitelediği her durumda tavır alır ve gerçekleri konuşur.  O toplumun vicdanıdır.

Paul Johson, “Intellectuals” adlı kitabında, Jean-Jacques Rousseau’yu ilk modern entelektüel  olarak niteler. (Johnson 1988 s. 2)  Johnson bu kitabında, Marx, Ibsen, Tolstoy, Hemingway, Bertrand Russell, Brecht, Sarte, Norman Mailer, Noam Chomsky gibi entelektüelleri inceliyor.

11855532_10154105987185558_635073756_n  Entelektüel Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı 11855532 10154105987185558 635073756 n

Gazeteci, yazar ve akademisyenden entelektüel olur mu?
Ȍyle olsaydı dünyada onbinlerce entelektüel olurdu. Kuşkusuz yazarlar, gazeteciler, ve akademisyenler arasında entelektüel olanlar vardır ama bunların sayısı çok fazla değildir.

Güncel olaylar, çoğu zaman insanı bir ırmak gibi sürükler ve onu körleştirir; olaylara yukarıdan bakmasını da engeller. Entelektüel, sürekli güncel olayları yazarak, güncel olaylardan yola çıkarak hayatı yorumlamaz. O güncelin farkındadır, önemli olayları izler, ama hayatı açıklarken, güncelin  ötesinde yalnızca olaylardan hareketle değil, kavramlarla yorumlayarak düşünür. Yani bir çeşit kuşbakışı yapar. O, yalnızca yaşadığı bölgeden dünyayı yorumlamaz; yaşadığı bölgenin koşullarını dünya ile bütünleştirir ve derin yorumlar yapar.

İşte bu nedenle güncel  köşe yazarı gazetecilerden entelektüel çıkmaz, ya da çok az çıkar. Bunlardan çıksa çıksa “kapitalist sistemin ideolojik avukatlığını yapan “aydınlar” çıkar.  Köşe yazarlarının yüzde 95’i “Şu şunu demiş.”, “Bu bunu demiş”ten yola çıkarak güncel  olayları ve iktidar sahibi kişilerin davranışlarını yorumlarlar. Aslında bunların yazdıklarının çoğu, herhangi bir kahvehanede yapılan yorumlardan öte değildir. Gazeteciler işte bu nedenle genelde sistemi, resmi ideolojiyi değil; hükümeti ve kişileri tartışırlar. Bunun karşılığında da ün ve iyi bir maaş garantidir; çoğu zaten dolar üzerinden maaş alırlar. Bunların muhalif görünenleri dahi sisteme değil, kişilere muhaliftir. Bu da sistemin devam etmesi için yapılan bir manipülasyondur özünde. Gerçekte sorunlu olan tek tek sistem partileri ya da kişiler değil, özünde kapitalist sistemdir. A gider B gelir, ama sistem aynen sürer.

Akademisyen olmak, entelektüel olmayı beraber getirmez, hatta çoğu zaman engeller. Çünkü akademisyen, şablonlar, kurallar içinde düşünür. O bir devlet memurudur ya da üniversite çalışanıdır özünde. Çoğu zaman bırakın entelektüel olmayı, bilim insanı bile değildir. Ȍzgür bilimi değil, “sistemin bilimini” üretir; özgür tarihi değil, resmi tarihi yeniden üretir. Kendisine sunulan kurallar, şablonlar içinde düşünür. Yani beyninin içi parsellenmiştir. Ȍzgür düşünebilmesi için tüm bu duvarları yıkması gereklidir. Bunu yapabilen entelektüel akademisyenler vardır, ama sayıları çok fazla da değildir.

Entelektüel olmak için ille de akademik eğitim yapmaya gerek yoktur. Daha çok kişinin kendi kendisini yetiştirmesi, haksızlığa boyun eğmemesi ve özgür düşünebilmesi önemlidir.

Kendisi de bir akademisyen olan ve bir zamanlar Ȍzgür Űniversite’de birlikte çalıştığım Sibel Ȍzbudun şöyle diyor:
“Öteden beri, akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.” (http://adhk.de/?p=3747)

Entelektüel olmak zordur
Entelektüel olmak günümüzde daha zordur. Çünkü kendisini “entelektüel” olarak sunan, buna yönelik bir imaj oluşturmaya çalışan birçok kişinin hesaba katacağı, kaybedeceği çok şey vardır; eğer devletler ile aranız bozulursa, bu pazar başarısını da etkiler. Çoğu kişi, ağzından çıkan her sözcüğü dikkatle seçer bu yüzden. Entelektüel olmak için günümüzde, öyle olmasanız da “böyle bir imaj oluşturmanız” insanları yanıltabilir.
Entelektüeller, “ortalama insan” gibi ikinci elden bilgilere sahip olmaz: Ȍrneğin tarihi anlamak için, kendisi tarihi bizzat okur ve yoruumlar. (Tarihçileri de okur, ama eleştirel bir biçimde) Günümüzde ise kapitalizm bunu o hale getirdi ki, tarihçi olmayan, tarih hakkında konuşamaz duruma getirilmeye çalışılıyor.

Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir, eleştirel ve özgür biçimde düşünür. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir. O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir. İnternete ulaşabilen herkesin neredeyse tüm bilgiye sahip olduğu bir dönemde, önemli olan o bilgiyi insanlık birikimiyle yoğurmak ve yorumlamaktır.

Sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini özgürce söylemesiyle de bilinir. Genelde o bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır.
Henüz XX. yüzyıl başlarında aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştirilerden birisini yapan Julien Benda, ünlü “Aydınların İhaneti” kitabında, aydınların kazığa bağlanma, sürgüne gönderilme, yakılma, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar diyor. Bu yüzden sayıları da çok olamaz. Ancak ona göre, aydınların gerçeklik duygusu zayıflamıştır ve onlar iktidarın muhalif görünen sözcüleridir.

Sistemi yeniden üreten “organik aydınlar”
Türkiye’de uluslararası anlamda tanınan yazar ve sanatçılar olmuștur. Ancak tüm dünya tarafından dikkatle izlenen (Bir Chomsky őrneği gibi) bir entelektüelden sőz edilemez. Kușkusuz kendisini entelektüel gőrenler vardır. Ancak insanın kendisini entelektüel olarak nitelemesi, onu őyle yapmaz. Daha çok yerel düzlemdeki aydın ve sistemi yeniden üreten “organik aydınlar”dan sőz edebiliriz.

Daha çok uluslararası değil de, yerel őlçekte hareket alanına sahip olan aydınları bir kenara bırakırsak, Gramsci’nin tanımladığı, “organik aydınlardan” sőz edebiliriz. Bunlar “hukuk devleti”, “demokrasi” ve “insan hakları” ya da “sosyalizm” kavramlarını yazılarında ve düșüncelerinde ișlerine geldiği gibi sık sık dile getirirler. Bazen hükümetlere, politik kișilere muhalif olurlar, ancak őzünde devlete, kapitalist sisteme muhalif olmazlar. Osmanlı aydınları gibi misyonları devleti “reformize” ederek kendi düșündükleri șekle dőnüștürmektir. Kemalist, İslâmcı, ulusalcı “sosyalist”, liberal birçok organik aydından tipinden sőz edebiliriz. Bunlar resmi ideolojinin, kapitalist sistemin organik aydınlarıdır. Ona muhalefet ederken bile sistemi, devleti kutsarlar.

Burada bir kez daha altını çizmek gerekirse, sistemi tamemen reddetmeyen bir kișiden, ne entelektüel ne de aydın olur, olsa olsa ondan organik aydın olur ve her gün yeniden sistemin üretilmesine katkı sunar.
Bunlar ağaçlardan ormanı gőremezler ve őzünde sistemin, resmi ideolojinin savunucusudurlar. (Onu zaman zaman eleștirseler de)

Türkiye’de aydın ve entelektüel kavramları birbiri ile karıștırılır. Ayrıca entelektüel’e “entel” de denilir. Bu tanımlama, onu küçük düșürücü ve onunla dalga geçen bir tanımlamadır. Bir kișiyi “entel” olarak nitelemek, onun bilgi birikimini hiçe saymak olduğu gibi, aynı zamanda bu tanımı yapan açısından kendisini de küçültmek anlamına gelir bence.
Örneğin Tarihçi İlber Ortaylı, bir gazete ile olan söyleşisinde şöyle diyor:
“Buradan bir çıkış yok mudur? Bizim övüneceğimiz bir halimiz yok mu? Ortaylı: Vardır işte, her şeye rağmen devlet kurmuşuz. Devlet var, devlete itaat var. Şimdi bu yeni gelenler onu yıkmaya çalışıyorlar, bu çok çok tehlikeli.” (Radikal Gazetesi)

Oysa bir bilim insanı, devlet kurmakla övünmez; devlet kurmak çok őnemli birşey değildir. Tarihte bugüne dek irili ufaklı binlerce devlet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bir bilim insanı, ölçü olarak “devlete itaati” değil, toplumsal hak ve özgürlükleri alır, almalıdır. Devletlerden geriye güzel bir iz kalmaz. Kalan iz, istilalar, savaşlar, katliamlar ve baskılardır. Gerçek bir bilim insanı ve aydın, bilim üretmekle, uygarlığın yarattığı tarihsel, kültürel ve sanatsal ürünlerle ővünür ya da övünmelidir. Ortaylı’nın gőrüşleriyle, karşı olduğu AKP’lilerin gőrüşleri arasında bu konuda zerre kadar fark yoktur.

Tarihte bütün devrimler, altüst oluşlar “devlete itaatsizlik” ile başlamıştır. Örneğin Fransız devrimi, devlete karşı itaatsizlik içeren bir şiddet hareketidir ve dünyayı değiştirmiştir. Demek ki, bir aydın devlete itaati değil de, demokratik sivil itaatsizliği őnermeli, desteklemelidir. Çünkü hak ve özgürlükler verilmez, alınır. Nasıl alınır, direniş yöntemleri ve sivil itaatsizlik ile. “Aydınların” devlete itaat ile övünmesi, kendi odak ve itaat noktalarının devlet aygıtı oluşundan kaynaklıdır. Bunun nedenlerinden birisi de Türklerde devletin her zaman kutsal bir kavram gibi ele alınmasıdır.

Oysa toplumsal çıkarları ve ezilenlerin hak ve özgürlüklerini temel almayan bir kişi, gerçek bir aydın olamaz; olsa olsa Gramsci’nin sözünü ettiği organik bir aydın olur.

Özellikle İslâmcı aydın tipinin finans ile olan ilişkisi çok fazladır, bu “aydın” katmanının çoğu öbür dünyayı değil de, bu dünyayı kurtarmaya çalışır. Bunların çoğu son yıllarda AKP’ye eklemlenmiş ve oradan nemalanmaktadırlar. Binlerce dolar maaş ile havuz medyasına kőşe yazmaktadırlar. AKP, birgün iflas ettiğinde, yine gidip başka bir iktidarda nemalanırlar. Bunlar biat etmeyi severler, devlet için mücadele ettiklerini düşünürken, bir yandan da “dünyalıklarını” elde ederler.

Türkiye’de tarihsel olarak “İslâmcı aydın” tipinde bir mücadele geleneği, halkın hak ve özgürlüklerini savunma refleksi yoktur; hak denildiğinde, sadece kendi hakları aklına gelir. Tam tersine biat kültürü ile yetiştirilmiş ve otoriteye tam sadık bir insan tipidir. “Paralel yapı” olarak adlandırılan Gülen yanlısı İslâmcı “aydın” tipi de,  konjonktürel olarak AKP’ye muhalefet etse de, devletin çıkarları konusunda aynı onlar gibi düşünmektedir.

Ayrıca devleti koruma refleksi, “Osmanlı Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu” başlıklı yazımda gőstermeye çalıştığım gibi, Kemalist, İslâmcı ya da ulusalcı sosyalist Türk “aydının” tarihsel olarak hak ve özgürlükleri değil, devleti koruma, kurtarma ona yol göstericilik yapma misyonu ile örtüşüyor.

Başka bir soruya şu yanıtı veriyor Ortaylı: “- Türkiyeli ile Türk arasındaki farkı anlatıyorsunuz kitapta. Nedir fark? Ortaylı: Türk Türk’tür, Türkiyeli diye de birşey yoktur. Bu kadar açık. Beğenmeyen Türklüğü, başka kimliği varsa söyler! Böyle Türkiyeli – Mürkiyeli diye bir şey olmaz, bunlar özenti. Türk vardır, Türk’tür.” (Radikal gazetesi)
Yani resmi ideolojinin, “Türkiye’de yaşayan herkes Türktür” tezini bir kez daha dillendiriyor ve demek istiyor ki, diğer kimlikler, azınlıklar, diller, kültürler diye birşey yoktur, varsa da őnemli değildir. İşte resmi tarih yazmak ve resmi ideolojinin tarihçisi olmak da böyle bir şey olsa gerek.

Türkiye’de İslâmcı, Kemalist, Milliyetçi, Ulusalcı sosyalist “aydın” tipinin devlet konusundaki görüşleri arasında hiçbir fark yoktur.. Bunların tümü her zaman tarihte kurulmus 16 Türk devleti ile övünürler. İslâmcı-milliyetçi “aydın” tipi Türk-İslâm sentezcisidir; aslında dinden çok milliyetçiliği esas alır. Kemalist “aydın” tipi ise Türkçüdür. Hepsinin ortak őzelliği ise Jön Türklerden bu yana kendilerine devleti kurtarmak ya da ona yol gőstermek misyonu yüklemiş olmalarıdır.

Kendi çıkarından dünyaya bakandan entelektüel  olmaz
İktidarla uzlaşmak, sistem eleştirisi yapmamak, ağaçlardan ormanı görememek ne kadar bilgisel donatımı olursa olsun, kişiyi entelektüel  yapmaz. O, haklının yanındadır, konuşurken kaybedebileceği şeyleri hesap etmez, yalnızca gerçekleri dile getirme kaygısı içindedir. Beraberinde eşitsizliği, yoksulluğu, ve şiddeti getiren sistemi eleştirir. Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı  pratik bir duruş ve tavır sorunudur da.
Edward Said bu durumu şöyle ifade ediyor:
“Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine tanıklık etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.” (Said, 1994)

Entelektüel yalnızca bilgisel ve kavramsal donanımı ve altyapısıyla değil, ileri görüşlülüğüyle de öne çıkar.
Kapitalizm, insanı uzmanlaştırmış ve kendi mesleksel alanı dışında düşünmemesine, söz söylememesine neden olmuştur. Yani herkes kendi mesleksel alanında görüş belirtebilir, onun dışında görüş açıklasa da ciddiye alınmaz. Oysa entelektüel, psikolojiden sosyolojiye, felsefeden sanata, edebiyata sinemaya kadar ilgi alanı geniş olan donanımlı, çok yönlü bir kişidir. O tek bir alanının dar sınırları  içerisine hapsedilemez.
Ben Ȍzgür Űniversite’de iken, sevgili dostum Fikret Başkaya, Osmanlı İmparatorluğu’nun 700.yılında  “700” adlı bir kitap çıkarmıştı. Bir gün Mülkiyeliler Birliği’nde bazı tarih profesörleri ile Osmanlı dönemi ile ilgili bir panele katılacağını söyledi bana. Ertesi gün ona panelin nasıl geçtiğini sordum. Başkaya şu yanıtı verdi: “Ya adamlar bizi tarihçi değiliz diye pek ciddiye almadılar.” Oysa Başkaya’nın kitabı, bu “resmi ideloji’nin tarihçilerinden çok daha boyutluydu, çünkü özgür ve bilimsel bir bakış açısıyla yazılmıştı. İşte kapitalizmin uzmanlaşma anlayışı bu örnekte de görülüyor. “Kendi alanın dışında söz söyleme hakkına sahip değilsin, söylesen de ciddiye almıyorlar.” Tarihçi olmaması ve resmi ideolojiyi eleştirmesi nedeniyle, Başkaya’nın bu kitabı medya tarafından da görmezden gelindi.

Bir sőyleșisinde Bașkaya șőyle diyor: “Entelektüel kaygıları olan biri dünyaya ‘ortalama’ bir insan gibi bakamaz. Yaşamı bir perspektife endeksli biridir o. Gerçeğin peşine düşmek, dünyayı değiştirme perspektifine sahip olmak demektir. İster istemez sürüden ayrılmayı, hatta sadece sürüden değil sıradan ayrılmayı da gerektirir bu. Kendini verili düzenin değerlerine göre tanımlamazsın, tanımlamaman gerekiyor. Bu, ömür boyu muhalif olma tercihidir. Bir takım titrler edinmek, para sahibi olmak, meşhur olmak, görünür olmak gibi kaygıların olmaz. Özetle, etik bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı, söylediklerinin arkasında sonuna kadar durmayı gerektirir. Bu aynı zamanda bir özgürlük mücadelesidir. Kaybetmek diye bir şey yok burda. Çünkü her özgürlük adımı seni başka bir noktaya taşır.” (Bașkaya:2015)

Buraya kadar yazdıklarımdan yola çıkarak entelektüelin bazı önemli özelliklerini şöyle toparlayabirim:

1.    Ezilenlerin safındadır.
2.    Adaletsizliğe karşıdır;  iktidarı, devleti eleştirir.
3.    Olaylardan,  kişilerden yola çıkarak tahliller, saptamalar yapmaz. Tam tersine kavram ve olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirir.
4.    Kendi çıkarlarını değil, toplumsal çıkarları öne koyar ve bu açıdan konuşur.
5.    Her zaman, her koşulda gerçeği söyler ve bunu söylemeye devam eder.
6.    Çok yönlüdür, bir kutunun sınırlarından hayatı değerlendirmez. Sanattan edebiyata, bilime, tarihten, psikolojiye, felesefe ve sosyolojiye ve daha birçok alana ilgi duyar araştırır, öğrenir.
7.    Bilimsel olarak araştırma yapar ve okur, ancak bunu özgür düşünce ile yoğurur ve şablonların, kuralların dışına çıkabilecek kapasiteye erişir.
8.    O muhalefetini, kişilere ya da partilere karşı değil, sisteme karşı endeksler. Partiler, kişiler arasındaki görece farklılıkları bilmekle birlikte, tam bir anti-sistemdir.
9.    O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir.
10.    Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı  pratik bir duruş ve tavır sorunudur.

Bu coğrafyada entelektüel tavır denildiğinde ilk akla gelen kişi İsmail Beşikçi’dir
Türkiye’de gerçek aydın olan bazı isimlerden söz edilebilir. Ama aydın  ya da kendisini aydın olarak görenlerin sayısı bundan daha fazladır. Ancak bunların yüzde 90’ı, Benda’nın tanımıyla “iktidarın muhalif görünen ya da görünmeyen sözcüleridir.” Bunlar sistemin devam için onu cilalar ve her gün yeniden üretilmesine yardımcı olurlar. Louis Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” tanımıyla örtüşürler.

“Türk aydın  hareketi’ bir entelijensiya (intelligentsia) hareketi olamamıştır, bu anlamda bir Türk entelijensiyasından söz etmek olası değildir. Bu “aydın  tipi” zaman zaman devletle konjonktürel olarak çelişse bile genel olarak resmi ideoloji sınırları içerisinde düşünen-konumlanan bir yapıdadır. Osmanlı dönemindeki aydınların da büyük bölümü devlete göbekten bağımlıdır. Türklerde sivil toplum ve özgür düşünce gelişemediği için Türk aydın  tipi de askeri otoriteye bağlı, cuntacı militarist karaktere sahiptir.” (Anar, 2003: 121-122)

Julien Benda’nın tanımından yola çıkarsak, “entelektüel duruş ve tavır” denildiğinde, bu coğrafyada ilk akla gelen kişi İsmail Beşikçi’dir. Beşikçi, inandığı değerler ve savunduğu düşünceler ile resmi ideolojinin karşısına çıkmış, ve hapislere, tehditlere ve başka türlü baskılara karşın, düşüncelerinden en küçük bir taviz vermeden, özgür bilimsel düşünceyi savunmuştur.

Bugün Türkiye’de kendisini “aydın” yerine koyan gazeteci ya da akademisyenlerin büyük kısmı ona burun kıvırırlar. Çünkü onlar sisteme hizmet eden ve sistem tarafından yaratılan aydınlardır. Karşılarında hiç eğilip bükülmeyen, çıkarları için gerçekleri gölgelemeyen birisini gördüklerinde, bir ayna gibi kendi siluetleri yansıdığından, bu nedenle Beşikçi’den rahatsız olurlar. Beşikçi’nin düşüncelerine neden ana akım medya yer vermez, işte tam da bu nedenle. Çünkü ana akım medya ve aydınların büyük kesimi sistem içinde, sistemin ideolojik aygıtları olarak işlev görürler.

Bir gün sınıfsız ve sömürüsüz, herkesin eşit olduğu bir toplumda, entelektüellere ve aydınlara da ihtiyaç kalmayacaktır. Çünkü hemen herkes entelektüel faaliyetlerle uğraşacaktır.

Kaynak: http://dunyalilar.org/entelektuel-olmanin-dayanilmaz-agirligi.html/