Günün kesinlikle okunması gerekenlerinden; Gidebilen gidiyor

Penceremden bakıyorum, karşımdaki evler tek tek boşalıyor. Önce satılık ilanı astılar, satılmayınca kiralık ilanı kapladı camları. Kiralayamayınca bütün ilanları söktüler, evleri bomboş bırakıp gittiler. “Çıplak gezmeyelim, karşı apartmanlardan görürler” diye uyarmaya gerek kalmadı birbirimizi. Bizim evdekiler don gömlek gezme serbestliğini kazandı. Şortla, yakası açık bluzla sokaklarda gezmezsek rahatız evimizde.

“Apartmanlar birbirine bitişik inşa edilmiş, karşımızdaki dairelerin camları bizim evin içine açılıyor” şikâyetlerimiz bitti. Karşımızdaki dairelerin boş duvarlarını seyrediyoruz. Ferah mı ferah, sanki evimiz genişleyiverdi. Yağmur yağıyor. Pencerelerini kapatan yok. Bütün pencereler zaten kapalı. Islanacak parkeler yağmur öncesi parlayan güneşle çatlayacak kıvamda kurumuş.

Tek tek boşaldı daireler. Biz de badana, tamirat sanmıştık. Yanyana dizilen boş camlara aksimiz yansıyınca terk edildiğimizi fark ettik. Karşı camlardaki gölgeler günbegün azalınca kafamızı uzatıp yanımızdaki apartmanlara baktık. Yan tarafımızda oturanlar da gitmişti. Alt kattan, üst kattan bir süredir ne televizyon sesi geliyor, ne açılıp kapanan kapı sesi. Müziğin sesini açıyoruz; rahatsız olan yok, dans ediyoruz tık yok. Komşularımızın ölüp ölmediğini merak ettik. Evlerimizden kaldırımlara çıktık; alt katımıza, üst katımıza baktık. Onlar da gitmiş. Şehrin göbeğinde müstakil apartmanlar. Yetişin, yarı fiyatına. Kocaman şehirde, semtte küçülüyoruz, azalıyoruz. Abaküsün boncuk sayısı kadar ağaçların verdiği oksijen şimdi bize yetecek. Nefesimiz açılıyor.

Nedir kalbimizi sıkıştıran?

 Nefesimiz açılırken, göğsümüz neden sıkışıyor doktor bey?

Siyaset doktoru arkadaşlarımız nedenini açıklıyor: “Sustuğunuz için.”

Reçeteyi de veriyorlar, konuşacaksınız, bedeli işsizlik, hapis, işkence, yoksulluk, çocuklarınızın geleceğinin heba olması da olsa konuşup, bedel ödeyeceksiniz.

Bu mudur çare?

“Ya arkadaş biz konuşmaktan öte, önceden haber verelim diye erken de öttük, yıllardır bedel de ödedik ama değişen bir şey yok. Biz nerde yanlış yapıyoruz?” diye tartışmak için evlerinin yolunu tuttum bu arkadaşların. Kapı duvar kimseyi bulamadım. Telefon ediyorum, “Bu numara kullanılmıyor” sesini duyuyorum. Ortak arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyorum. Konuşan siyaset doktorları Avrupa’ya yerleşmişler.

Ben de onların peşinden gidip, konuşmaya devam etmek istiyorum. Avrupa’nın yolunu bulmaya çalışıyorum. Araştırmacı gazetecilik işime yaramıyor. Evimin camına satılık ilanı asıyorum. Aylarca bekliyorum. Müşteri çıkmıyor. Kiralık ilanı asıyorum. Soran eden yok. Emlakçı sıkıştırıyor: “Fiyatı yarıya düşür.” Fiyatı yarıya düşürürsem, bu parayla kaç yıl yaşarım hesabı yapıyorum. İstatistiklere göre daha yaşayacağım yılların yarısına bile gelmeden para bitiyor. Kalan ömrü “Koy ver gitsin” diyeceğim ama çocuklar var. Onları da koy veremem ki… Hadi karart gözünü, toplayacağın parayı at Avrupa yollarına desem, o parayla alan ülke de bulamıyorum. Ben de hiç bir hesap tutmuyor.

Konuşmaktan öte yol bulmalı

Yağmur yağmaya devam ediyor. Donuma kadar ıslanıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Suriyeli dilencilere verecek bozukluğum var. Hiç içimden gelmiyor. Suriyeli çocuklara acımıyor muyum? Acıyorum. Hem de çok. Bütün çocuklara acıyorum. 

Dilenen çocukların milliyeti olur mu? Olmaz.

Dilenen çocukların onuru çiğnenir mi? Çiğnenir.

Büyüklerin onuru olur mu? En azından olmalı. Avrupa sokaklarında dilenebilir miyim? Dilenemem.

Evimin perdelerini sökemiyorum. Eşyalarımı toplayamıyorum. Evimi yarı fiyatına satamıyorum. Satsam da bu paraya beni alacak ülke bulamıyorum. Türkiye ise beni kovmuyor. Sadece sokağa çıkarmıyor, evimde hapsediyor. Vatan toprağı yüz elli metre kare var. Evimin büyüklüğü. Fena değil. Üstelik komşular da gidiyor. Müstakil ev gibi.

Karşı evlerin camında yalnız siluetimi görüyorum. Ben konuştuğum zaman komşular duyardı, yazdığımda okurlardı. Şimdi onlar da gitti. Ben kime konuşup, yazayım arkadaşlar?

Kim yazıyor, kim okuyor?

Kalanlar aralarında konuşup, iç yazışmalar yapıyorlar. Ülkemiz büyük bir arena; Amerikalılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar, Yahudiler, Ruslar cirit atıyor. Yağmur bizim için ağlıyor. Topraklarımızda satmadığımız bize has tohum bile kalmamış. Anne babalarımızın sloganları dışında atacağımız slogan bile bulamamışız. Ezberlediğimiz isyan cümlelerini tekrarlıyoruz. Dillere pelesenk olmuş beylik analizleri terennüm ediyoruz. Eski dönem düşünürlerinin cümlelerini devşirip, yeni sosla sunuyoruz. Kimlik sunmak için sosyal medyada atıp, tutuyoruz. Konuşmak için konuşup, yazmak için yazıyoruz. Bu mu direnme?

Söz değil, eylem

Yeni bir tahlil, yeni bir çıkış, yeni bir eylem planı sunan yok. “Dünya beşten büyüktür” doğru bir söz. Ama o büyüklüğü gösterecek dünya ufku, beşten büyük siyasi görüş ve planlama yok. Kırk yıl sonra “Yanki go home!” demek sadece komik oluyor.

Diğer taraf ise zamana ve koşullara göre dilini ayarlamaktan vazgeçmedikçe, yeni bir lakırtı edemeyecek.

Hamaset yetti

Büyük tespitleri yapanlar zamanı ve koşulları gözetmezler. Her türlü çıkar hesabından uzak, geç kalmadan doğruları hayata geçirirler.

Sürgün, hapis, mazlumluk edebiyatından topluca vazgeçmenin zamanı çoktan geldi arkadaşlar.

Gidenlerin boşalttığı evlerin camlarına şimşek çakıyor. Onlar duymuyor. Biz onların camlarında yalnızlığımızı seyrediyoruz. Bir gün hep beraber ne var, ne yok satıp, gitmeden, konuşmaktan ve yazmaktan öte yeni siyasi çıkış yolları ortaya koymalıyız. Hamaset hepimize yetti.  

Çiğdem Anad – t24.com.tr