Herkesin içinde bir Sibirya vardır. Ancak herkes oraya gitme cesaretine sahip değildir.

İnsanın kendisine olan yürüyüşü sonsuzdur. Ve bu yolculuğa başlayanların çoğu artık geri dönemez.  Ȍyle bir nokta vardır ki bu yolculukta, artık geri dönüş yoktur.

Herkesin içinde bir Sibirya vardır. Ancak herkes oraya gitme cesaretine sahip değildir. Bu belki de bir anlamda Kafka’nın “içimizdeki çöl” dediği yerdir. Oraya sadece kendimiz ayak basabiliriz. Sadece kendimiz keşfedebiliriz uçsuz bucaksız buza kesmiş bembeyaz topraklarımızı. İnsan kendi sınırlarını keşfettikçe, aslında genişlediğini ve sınırsız olduğunu da öğreniyor. Yaşamak, tamamlanamayan ve hiçbir zaman da tamamlanamayacak eksik bir süreçtir.

Sibirya denilince aklımıza ne gelir: Uçsuz bucaksız bir beyaz vadide rüzgârın uçuşturduğu kar taneleri ve bıçak gibi keskin bir soğuk mu? Ya da sürgünlerin, hapsedilmiş insanların zamanın o sonsuzluğunda donup yitmiş çığlıkları mı?

Yıllar önce okuduğum bir Rus yazarının, konusu Sibirya’da geçen öyküsünde bir kahraman her zorlukla karşılaştığında şöyle diyordu: “İnsan Sibirya’da bile yaşar.” Doğru bir tespit; insanı alın kanalizasyona koyun, orada bile farelerden daha uzun yaşayacaktır, yeter ki bunu istesin. Yeter ki kararmasın hayata olan o pırıltılı inanç ve tutku.

Sibirya denilince, aklıma elbette Çar tarafından, yüksek sesle bir şiir okuduğu gerekçesiyle oraya sürgün edilmiş olan Dostoyevski gelir. Yazar orada gerçek hayatı öğrenmiş ve ruhunun karanlık noktalarına inmiştir. Sonradan, “Suç ve Ceza” adlı romanının kahramanı Raskolnikov’u da kendi sürgün edildiği yere Sibirya’ya yollar. Hatta St. Petersburg’da onu, bir zamanlar kendisinin de yaşadığı mahallede yaşatır. Yazar, Sibirya’da “kara halk” olarak nitelediği uçurumun en dibindeki kişilerden hayatın sırlarını öğrenir. “Kara halk”ın içindeki  o derin bilgeliği de orada keşfeder. Ve o Sibirya’da, içindeki Sibirya’ya da iner.

ggfgfgf  Herkesin içinde bir Sibirya vardır. Ancak herkes oraya gitme cesaretine sahip değildir. ggfgfgf

Amerikalı yazar Jack London da, yük gemilerinde çalıştığı dönemde Sibirya limanlarına demir atmış ve orada içindeki Sibirya’ya giden yola da girmiştir.

Rus edebiyatının dev isimlerinden Anton Çehov, sürgündekilerin durumunu incelemek ve orada yaşanılan korkunç acılara tanıklık etmek için  için Sibirya’ya gitmiştir. Sibirya’daki izlenimlerini çeşitli yazı, öykülerle paylaşan yazar, ondan sonra yavaş yavaş  Tolstoy’un etkisinden kurtulmaya başlamıştır. Bu dönemde, kendi yazar kişiliğini oluşturma yönünde ilerlemiş ve içindeki Sibirya’yı da keşfetmiştir.

Bertolt Brecht de, ABD’ye geçmeden önce  Trans Sibirya Ekspresi ile Vladivostok’a, oradan da Sovyetler Birliği’nin doğusundan gemi ile Kaliforniya’ya gitti.

Bundan birkaç yıl önce Brezilyalı yazar Paulo Coelho da Trans Sibirya Ekpresi ile Sibirya’yı bir boydan bir boya geçmişti. Coelho, aslında Sibirya’yı geçerken, aynı zamanda belki de kendi içindeki Sibirya’ya da yolculuk yapıyordu.

Sibirya zor topraktır, dayanmak için binbir zorluğun üstesinden gelmek gerekir. İçindeki Sibirya’nın kapısını açan bir kişi, ilk anda yüzünü kesen bıçak gibi keskin o soğukla tepeden tırnağa ürperir. Ve birçok kişi işte bu zorluğu göze alamadığından, hemen kapıyı kapatır ve içindeki Sibirya’yı unutarak yaşar. Daha doğrusu kendisini unutarak. Sibirya’ya inmek demek bir süreliğine de olsa, herşeyi unutmak demektir. Bazen deyine bir süreliğine izole olmaktır.

İnsan gerçekte içindeki Sibirya’da kendisiyle, hayatla yüzleşir ve orada kendisini tanır. Kendi içine iner ve o beyaz sonsuzlukta, bazen gözgözü görmez tipilerde düşe kalka yürüyerek yol alırsın. Görüş alanın kalmamış, nefesin yüzünde donmuştur. Ancak tüm bunlara dayanabilirsen, sonuçta içindeki kulübeye ulaşır ve yüzüne vuran ateşin aydınlığında soluklanırsın. Mücadelemi kazanmak istiyorsam, önce kendi Sibirya’mı bir baştan bir başa geçmeli ve kendimle olan mücadelemi kazanmalıyım. Hayat acımasızdır. Bu yüzden alanları işgal ederken, aynı zamanda içimizdeki Sibirya’ya girerek kendimizi de işgal etmemiz gerekiyor. (occupy yourself)

  • İnsanın kendisine olan yürüyüşü sonsuzdur. Ve bu yolculuğa başlayanların çoğu artık geri dönemez. Ȍyle bir nokta vardır ki bu yolculukta, artık geri dönüş yoktur. Bu nedenle bütün bu zorlukları göze alamayan bir insan, kendi Sibirya’sına da inmemelidir.

İçimizdeki Sibirya’ya inmek için, elbette gerçek Sibirya topraklarını  ziyaret etmemize gerek yok. Sadece giriş yerini bulmak ve cesaretle, yılmadan ilerlemek yeterlidir.

İçteki Sibirya’nın kapısı yoktur, anahtarı da. Kapı da sensin, anahtar da…

İçindeki Sibirya’da, kendi düşlerinin kar fırtınasında donmamayı başaran insan, güçlü insan olma yolundadır.

Erol Anar