Hitit Kanunlarında Tecavüz Suç Sayılıyordu yıl 2016 biz bademlere tecavüzün suç olduğunu anlatmaya çalışıyoruz

Anadolu’da ilk yazılı hukukun MÖ 2. binyılda Anadolu’da yaşayan Hititlere ait olduğu biliniyor. Hitit kanunları, Hammurabi kanunları gibi bir kitabe üzerinde değil, kil tabletlere yazılıyordu. Kısasa kısas (göze göz, dişe diş) prensibinin yerine tazminatın geçerli olduğu Hitit kanunlarında ölüm cezaları; kralın emrine karşı gelmek, cinsel suçlar ve büyü yapmak gibi ender hallerde veriliyordu. Ancak ölüme mahkûm edilen birini kral da affedebiliyordu. Adam öldürme suçlarına bile tazminat cezası uygulayan Hitit kanunları, cinsel suçlar için ölümden başka bir ceza tanımıyordu. Cinsel suçlara ait maddelerin çokluğu Hititlerin ahlaki değerlerin korunmasına verdiği önemi de ortaya koyuyor.

Zina ve tecavüz suçu

Evlilikten önce sözün çiğnenmesi konusunda nispeten yumuşak önlemler içeren Hitit hukuku, evlilik sonrası sadakatsizliğe karşı daha sert tavır alıyor. Oysa, resmi bir anlaşma ile evlenen erkek, ilk karısının meşru eş sayılmasına rağmen başka kadınlar da alabiliyor. Buna karşın zina yapan kadına ise ölüm ceza uygun görülüyor.

Hitit kanunlarında zina ve tecavüz suçu aşağıda yer alan 197. maddede birlikte ele alınarak, kadının rızası olup olmamasına göre farklı hükümler veriliyor:

“Eğer bir adam bir kadını dağda alırsa (tecavüz ederse), suç adamındır ve o ölsün. Ama eğer onu evde alırsa (tecavüz ederse), suç kadınındır ve kadın ölsün. Eğer adam (koca) onları bulursa ve onları öldürürse, onun eylemi cezaya değer değildir.”

Söz konusu maddeden evli bir kadının dağda tecavüze uğraması halinde, kadının kendini koruyacak hiçbir araca sahip olmadığı ve yerin ıssız olması dolayısıyla yardım da isteyemeyeceği düşünülerek adam suçlanıyor. Ancak olayın bir evin içinde vuku bulması halinde kadının yardım isteme olanağı olduğu ve bunu yapmadığı varsayılıyor. Bu nedenle kadının rızasının olduğu düşünülerek kadın suçlanıyor. Bu durumda koca, hem karısını hem de âşığını öldürme hakkına sahip oluyor.

En sorunlu madde

Hitit kanununun 197. maddesi günümüz mahkemelerine taşınan en sorunlu dava türlerinden birini içeriyor. Kadın, cinsel birleşme olayında gönüllü müydü gönülsüz müydü? Tecavüz mü oldu rızasıyla ilişki mi? Bağırdı mı bağırmadı mı?

2007 yılında tecavüze uğrayan bir kadınla ilgili olarak Bafra Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen bir kararın, Yargıtay 5’inci Ceza Dairesi’nce bozulması, günümüzden 3 bin 500 yıl önceki Hitit kanunlarının 197. maddesi ile taşıdığı benzerlik açısından insanı hayrete düşürüyor.

Söz konusu karar; “evinde çocukları bulunan mağdurenin ırza geçme eyleminin gerçekleştirildiği zamanlarda bağırıp çevreden yardım istememiş olması, eylemin birden çok değişik zamanlarda tekrarlanmasına rağmen hiç kimseye anlatmaması, durgun halinden şüphelenen eşine olaydan yaklaşık iki ay sonra açıklama yapması” hususları gözetilerek, tecavüz suçunu işleyen sanığa daha önce verilen hapis cezası kaldırılarak bozuluyor.

Burada adamın beraat etmesi değil, mağdurun tecavüze uğramadığının kanıtı olarak bağırmamış ve yardım istememiş olması dikkati çekiyor. Eleştirel hukuk kuramının önemli bir parçasını teşkil eden feminist hukuk kuramı, bu tarz davalarda “erkek” bakışının egemen olduğunu, bununda ötesinde genel olarak hukukun erkek bakışını yansıttığını söylüyor. Yargıtay’ın vermiş olduğu karar da bu bakışı sergiliyor.

Değişen ne var?

Türk Ceza Kanunu’nun birçok tecavüz vakalarında “kadının bağırmaması, yardım istememesi” gibi sebepler göz önünde bulundurularak karar verilmesi hususunun bizlere Hititlerden şimdiye değin pek fazla bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Oysa, mağdurenin bağırmamasının sebebi çok daha farklı bir şiddetle karşılaşmasından korkmuş olmasını da mümkün kılıyor. Bütün kriminolojik araştırmalar, toplumsal algı ve utanç gibi nedenlerden dolayı yargıya en az intikal eden suçların tecavüz suçları olduğunu gösteriyor.

Günümüzde birçok kadın, evliyse kocasının boşayacağı, bekâr ise bu kusurundan dolayı tercih edilmeyeceği veya dul bir erkekle evlenmek zorunda bırakılacağı, yaşadığı toplum içinde aşağılanacağı, ömür boyu bu utancı taşıyacağı, belki de en kötüsü sonu cinayetle biteceği korkusuyla ne yazık ki tecavüze uğradığını itiraf dahi edemiyor. Kuşkusuz bu tür korku ve suskunluk tecavüzün devamını da getirebiliyor.

Töre ahlakı “namus”

Hititlerde olduğu gibi bugünkü pek çok ataerkil toplumda “zinanın” cezası ölümdür ve zina yaptığı düşünülen insanların, “şüpheli, suçu ispatlanana kadar masumdur” ilkesinden yararlanılmasına izin verilmiyor.

Evli erkeğin zina durumunda karısının ölmesi ya da hayatta kalması konusunda karar verme yetkisinin dayanağı olan 197. madde, acaba töre ahlakı mıdır, yoksa erkeğin karısı için ödediği başlık nedeniyle, kadın üzerinde söz sahibi olduğunun kabul edilmesi midir? Bu sorular karşısında da kesin bir sonuca gidilemiyor ne yazık ki…

Bu husus yine günümüz mahkemelerine yansıyan namus aklamaya yönelik dava tiplerinden biri olma özelliğini taşıyordu. Türkiye’deki yargı sistemi namus cinayetlerini, genellikle geleneğe ve kültüre dayanarak ve aile ferdinin erkekliğine yönelik saldırı oluşturduğu gerekçesiyle haklı görüyordu.

Türk Ceza Kanunu’nda doğrudan namus kavramı ile ilgili bir madde bulunmamasına rağmen mahkemeler genellikle karar verirken namus faktörünü hafifletici bir sebep olarak ele alıyordu. Namusa yönelik bir meydan okumanın, namus cinayeti failleri için ağır tahrik teşkil ettiği gerekçesiyle “töre suçları” kapsamında değerlendirilerek ceza indirimine gidiliyordu.

Zina yapılan kadının affedilmesi

Hititlerde zina yapan kadının yazgısı kocanın elinde. Hitit kanunlarının 197.maddesi karısını ve aşığını zina durumunda yakalayan kocaya her ikisini de aynı anda öldürme hakkı tanınmakla birlikte aşağıda verilen 198.madde olduğu üzere koca, karısının yaşamasını da isteyebiliyor:

“Eğer Sarayın kapısına onları götürürse ve derse: ’Benim karım ölmesin’, o zaman karısını hayatta bırakır, ve zina yapan erkeği de hayatta bırakır, ve onun ‘zina yapan erkeğin’ başını örter. Eğer derse ‘işte tam ikisi de ölsün, o zaman tekerleğe diz çöksünler, kral onları öldürür, kral onları yaşatır.”

Kocanın karısını affetmesi durumunda zina yapan adam da sağ kalıyor. Ancak bir utanç simgesi olarak başını örtüyor. Erkeğin başının örtülmesi kadınlaştırılarak aşağılanması anlamına mı geliyor, yoksa sadece bir utanç simgesi midir, bilinemiyor.

Zina yapan kadının satılması

Hititlerde kocanın, karısının aşığıyla tazminat karşılığı bir anlaşmaya varması da mümkündü. Böyle bir anlaşma ile boşadığı karısını bir başkasına l2 gümüş şekele (Hititlerde hesap birimi ölçüsü 1 şekelin bugünkü karşılığı 12,5 gram gümüşü ifade ediyor.) satabilirdi.

Hitit kanunlarının 26/b ve c maddelerinin bu husus ile ilgili olduğu sanılıyor. Ancak tabletin çok kırık olması nedeniyle bu konuda kesin bir yorum getirilemiyor. Eğer öyleyse, adamın karısını ‘satın alarak’ kocaya ödediği tazminatın, ölüm cezasıyla kıyaslandığında, çok mütevazı bulunuyor. Her ne kadar bazıları mağdur kocanın, sadakatsiz bir kadını satması karşılığında, bir koşum öküz almaya yetecek para alabilmesinin iyi bir pazarlık olduğu görüşünü belirtse de, burada asıl sorgulanması gereken husus Hititlerde kadının bir mal gibi alınıp satılabilir olup olmadığıdır.

Bütün bu anlatılanlardan; Hititlerin cinsiyetçi değerlerin korunması için şiddeti kabul eden bir hukuk sistemine sahip ataerkil bir toplum olduğu anlaşılıyor. Günümüzden 3 bin 500 yıl öncesine ait Hitit Kanunlarında yer alan bu maddelerin, kendisinden sonraki dönemlerde ve bugün de bazı konularda hala geçerliliğini koruyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/5628/Hitit_kanunlarinda_zina_ve_tecavuz.html