Her iktidar korku üzerine kuruludur

Foucault’nun söz ettiği gibi, iktidarın işlevlerinden birisi de disiplin altına alarak denetlediği, gözetlediği bireyi, “terbiye” etme” yani istediği noktaya yöneltme işlevidir. “Terbiye etme” yöntem ve araçları çok çeşitlidir devletin veya iktidarın.

“Nitekim disiplinsel iktidar, insanlardan bir şeyler sızdırmak veya çekip almak yerine, başlıca işlev olarak ‘terbiye etme’ görevine; veya daha doǧrusu daha fazla miktarda şey sızdırmak veya çekip almak için terbiye etme görevine dahip olan bir iktidardır.”[1]

İktidar sahibi olmak, suç ișlemek gibidir. İktidar sahipleri sanki suç ișlemișler gibi, bunun bedelini ödemekten korkarlar. Bu yüzden çevrelerinde korumalar vardır. Yemeklerini onlardan önce bașkaları tadar. Bir yere gitmeden önce, orayı kontrol ettirirler, polislerini gönderirler. Halkın içine çıkmaktan, – doğrudan bir çıkarları olmadığında, oy istemek gibi – kaçınırlar.

İktidar, taammüden işlenen, planlı ve programlı bir suçtur. Ancak iktidarı devam ettirebilmek için, korku, zor’un yanısıra itaate de ihtiyaç vardır. Hegemonya olmadan iktidar çok istikrarlı bir biçimde devam edemez. Bu bir çesit uzlaşmadır.

Hiçbir iktidar sevgi üzerine kurulmaz, korku üzerine kurulur.

Çünkü iktidar, bir kişinin ya da kurumun diğer kişiler ve kurumlar üzerindeki tahakkümüdür. Ruhu köleleştirilmiş insanlar çıkarlarını kaybetme korkusu nedeniyle kendi üzerlerinde  iktidar kurulmasına izin verirler, uzlaşırlar. Eğer uzlaşmaz ve iktidara izin vermezlerse bireyler,  öz çıkarlarını, işlerini, kariyerlerini… kaybedebilir, hatta hapsedilmeye kadar uzanan bir dizi yaptırım ile karşı karşıya kalabilirler.

Bir örnek vermek istiyorum. Bir gün bir ülkede Cumhurbaşkanı yargıçları toplar ve onlara hitap eder. Yargıçlar, Cumhurbaşkanını ayakta alkışlayarak karşılarlar. Cübbelerinde düğme olmadığı halde, düğme ilikliyormuş gibi cübbelerini iki elleriyle önlerinde kavuştururlar.

İşte iktidar, olmayan düğmeyi bile iliklettirebilecek beceriye sahip olma sanatıdır.

“Uzlaşma, uzlaşmacı muhalefet olasılığını da içerir. Mevcut rejimin, halkın muhalefet ve itaatsizlikle karşılayacağı ama ilgili istemleri doyurulduğu ölçüde. sistematik olarak savaşmadığı bazı özellikleri olabilir… Kaçınılmazlık duygusu, herhangi bir alternatifin bilinmeyişi (cehalet) dolayısıyla itaat etmeye gönderme yapar. Bunu yalnızca modem dönem öncesi bir kadercilik olgusu olarak düşünmek yanlış olur. Aksine, çağdaş ileri kapitalist toplumlarda nüfusun geniş kesimlerini siyasal olarak marjinalleştirmenin bir parçasıdır… Siyasal marjinalleştirme, iyi ve doğru bulunmayan ama henüz değiştirilmesi olanaksız görülen siyasal sistemden dışlanmayı ima eder.” [2]

Mitolojiden tarihe her yerde iktidar savaşlarını görebiliriz.

dsdsdss  Her iktidar korku üzerine kuruludur dsdsdss

Tarih, iktidar savașlarının tarihidir.

Ursula K. Le Guin, iktidarın bağımlılık yaptığını söylüyor. Ben de șöyle bir katkıda bulunayım iktidar, en ağır uyușturucudan çok daha fazla bağımlılık yapan ölümcül bir virüstür. Bu, yalnızca ona sahip olanları değil, ona boyun eğen toplumu da zehirleyen bulașıcı bir virüstür.

İktidar sahibi olmak olmak bir suçu üstlenmektir, bu suç bașkalarının özgürlüklerini kısıtlamak ve insanların iradesi üzerinde otorite uygulamaktır. İnsanlar kendilerini, üzerlerinde bir baskı olmaksızın. kendilerini yönetebilecek kapasitededirler. Tarihte bunun örnekleri vardır, özellikle primitif komünal toplumda.

Hangi çeșit ve kim adına iktidar olursa olsun, insanlar üzerinde iktidar kurmak bir suçtur, iktidar sahibi ise bir suçludan bașka bir șey değildir.

İnsanda ikili bir eğilim vardır: otoriteye boyun eğme ya da otoriteyi uygulama. Çoğu insan otoriteye o kadar kolay boyun eğer ki, -hatta çoğu zaman mantıksızca- şaşırıp kalmamak işten bile değildir. Hatta yapılan çeşitli deneyler, insanların tanımadıkları kişilerin otoritesine bile sorgulamaksızın boyun eğdiklerini gostermektedir. Bu da sistemin bireyi ne kadar zayıflaştırdığı ve onun özgün ruhunu yok ettiğini, özgürlük duygusunu ise körelttiğini gösterir.

“Psikolog Philip Zimbardo, katılımcılarını ‘mahkûm’ ve ‘gardiyan’lar olmak üzere iki gruba ayırır. Deney Standford Üniversitesi’nin bodrum katında oluşturulan yapay bir hapishanede gerçekleştirilir. Mahkûmlar önce tutuklanıp, tüm giysileri çıkarılarak aranmış, saçları traş edilmiş ve diğer suistimallere maruz kalmıştır. Gardiyanlara ise jop verilir. Mahkûmlar ikinci günde isyan eder ve buna karşın gardiyanların yanıtı hızlı ve şiddetli olur. Çok geçmeden, gardiyanlar kendi rollerini diğerlerini kışkırtarak ve suistimal ederek tamamen benimser, mahkûmlar ise daha uysal ve itaatkar davranır. Bu deney insanların şeytani eğilimlerini doğrulayan bilimsel kanıtlardan biridir. Deneyin 14 gün sürmesi tasarlandığı halde, artan şiddet sebebiyle 6 günde bitirilmiştir.”[3]

Buna benzer bir film de izlemiştim. İnsandaki otoriter olma eğiliminin, iktidar ve güç elde ettiğinde, ne kadar şiddetlenebileceğini görebiliyoruz. Aynı şekilde devlet aygıtı da, daha geniş ölçekte toplum üzerinde böylesine güç gösterileri yapmaktadır. Buradaki örnekte, insanlar otoriteden korktukları için diǧerleri üzerinde otorite uygulamışlardır aslında.

“Devleti ele geçirirsen o senindir,

sen de onunsundur ve artık sen yoksundur.”[4]

Alfred Döblin

Para, kariyer, iktidar hırsı insanı çabuk tüketir, onu șekilden șekile sokar ve tüm değerlerini erozyona uğratır. Ne kadar fazla paranız, kariyeriniz, iktidarınız varsa, o kadar fazla mutsuzluk, hastalık, tatminsizlik,cinsel iktidarsızlık, korku, ihanet ve sevgisizlik satın alırsınız. Bir de bunların üzerine sahip olduklarınızı kaybetme korkusu eklenir. Daha fazlasını istemeyen, doymuș, açgözlü olmayan, mutlu bir iktidar sahibi ve zengin yoktur belki yeryüzünde, ama yoksul, hırslarından arınmıș ve ruhu doymuș mutlu insanlar vardır.

Her çeșit iktidar, içinde bir korkuyu barındırır, ancak devlet ve hükümet iktidarı tamamen korku üzerine kuruludur. En çok korkuyu da bizzat bu iktidara sahip olanlar tașır tarihsel olarak. Bu ikili bir korkuyu içinde barındırır; iktidar sahipleri toplumdan korkar, toplum ise iktidar sahiplerinden. Toplum üzerinde iktidar kuranlar değişse de, iktidar varlığını aygıtlar aracılığıyla sürdürür, özellikle de devlet aygıtı aracılığıyla.  Yani iktidar, korku üzerine kuruludur, tarihsel olarak da hep böyle olmuștur. İmparatorluklar bunun üzerine kurulmuș ve yıkılmıștır.

İktidar sahipleri hizmet ettikleri sistem için varlardır, bunun için yașarlar ve o sistemle, aygıtla bütünleşmişlerdir. İktidar sahipleri kendi bireysel özgürlüklerini yitirmișler ve sistemin iktidar aygıtının bir parçası, vidası olmușlardır; onlar artık birer birey değil, bir sistemin parçasıdırlar. Kendi bireysel kimlikleri yitmiş ve bir kurumun bir vidası, onu sembolik olarak temsil eden bir parçası haline dönüşmüşlerdir. Artık birey yoktur, birey kurum tarafından yutulmuş, nesneleştirilmiştir.

Foucault, “Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir.”[5] diyor.

Bense dünyanın yöneticileri hasta olan ve halkı da hasta eden büyük bir tımarhane olduğunu düșünüyorum. Sonuçta bu büyük tımarhanede sağlıklı bir kimse yoktur.

[1]Michel Foucault: “Hapishanenin Doğușu”, İmge Yayınları, Ankara, s. 213.[2]Göran Therborn: “İktidarın İdeolojisi ve İdeolojinin İktidarı”, İletișim Yayınları, İstanbul, 1989, s. 81.[3]”En Etkili 10 Psikoloji Deneyi”, 13 Kasım 2010, https://ruhdoktoru.com[4]Rolf Cantsen’in “Daha Az Devlet Daha Çok Toplum” kitabı içinde. Ayrıntı Yayınları, İkinci Basım, 2000, İstanbul, s. 96.[5]Aktaran, Sevra Fırıncıoğulları: “Michel Foucault’nun Toplumsal Tarihe Yaklaşımı ve Eleştiri”, http://www.academia.edu

Erol Anar