İzledikçe Zihninizi Açacak, Kitap Gibi 500 Felsefi Film

sectigim filmlerin genel ozellikleri:

-teatral

-cogunlukla tek mekanda geçen

-farklı bir konusu olan, türünde öncü ya da pek benzeri olmayan# azinlikta olan

-felsefi konuşmaların ağırlıkta olduğu

daha cok diyalog, monolog ve tiradlarin agirlikta oldugu

-nihilist, pesimist, sorgulayan, toplumdışı-yikici-anarsist duzen karsiti karakterlerin olduğu

-distopik, panoptik özellikle bilim-kurgu

-cinsel ayrımcılık, ırkçılık, önyargı, gibi toplumsal sorunlarla ilgilenen

neo-noir, kara komedi, gizem turlerini

varoluscu

-platon, marx, sartre, kafka, camus, beckett; nietzsche, jung, freud, foucault; darwin, dawkins; baudrillard gibi yazarların/düşünürlerin etkisinde olan yönetmenlerin filmlerini seçtim.

-kötü islenmis, aksiyonu bol gişe rekortmeni piyasa filmleri koymamaya çabaladım.

v, the man from earth, matrix, fight club, truman show, dead poets society , metropolis ,se7en,2001 a space odyssey ,12 angry men , alien , terminator, donnie darko, contact , k-pax, stargate ,stalker, solyaris , el laberinto del fauno ve mad max 2 gibi çok bilinen/kült filmlere listede yer vermemeye calistim. yine de çoğunluğun bildiği filmler elbette olacak. sinefillerden kaçmaz sonucta bu filmler de uzayda yapılmıyor.

-ayrıca, çoğu kitaptan uyarlama ama 1984, fahrenheit 451, , the handmaid’s tale , lord of the flies, brave new world, dr. jekyll and mr. hyde, blindness , frankenstein vethe time machinegibi filmlerin sağlam kitapları varken önermek doğru olmazdı.

liste biraz uzun ve türlerine göre değil, başucu filmlerimden az olsa da bilinenlere doğru geçiş yaptım. spoiler vermemeye ozen gosterdim. kısaca neden izlenilmeli soruna cevap aradim.

liste en iyiden kötüye göre sıralanmamıştır. hatırladıklarımı numaralandırdım:

1) naked

insanın evrimi, yabancılaşma ve akıcı, çarpıcı konuşmalar, başarılı mike leigh filmi.

2) dr. strangelove

soğuk savaş dönemini tiiye alan, savaş karşıtı ve bir o kadar izlemesi keyifli kubrick filmi.

3)the sunset limited

siyah-beyaz, bilgi-cehalet, yaşam-ölüm, bütün zıtlıklar bir odada sadece iki oyuncunun konuşması üzerine ilerliyor

4) novaya zemlya

hapishanelerde yer kalmayınca, rus ve çeçen suçluların, gözetimdeki bir adaya yerleştirilmesi ve gelişen olaylar. medeniyetin, doğal şartlar konusu zorladığı takdirde gelebileceği boyutlar ve rus gözünden insan doğası.

5) gattaca

yapay ve doğal yolla dünyaya gelme, genleriyle oynanmış insanlar, mükemmeliyetçilik. çok başarılı bir bilimkurgu

6) flatliners

tıp öğrencilerin kendilerini kısa süreliğine, geçici olarak öldürmesi ve geri uyanmaları, o beyaz ışık dediğim yerde ne gördüler

7) dream with the fishes

yaşam ve ölüm, ne kadarımız yaşama ne kadaramız ölüme tutunuyor ve hayatın engellediği tutkuların peşinesadece ölüme yakınlaşınca mı gideriz. yaşama ne kadar bağlıyız

8) doubt

dinin insan ilişkilerindeki sırları, gerçekten dine uygun yaşamak insan doğasına ne kadar uygun

9) he was a quiet man

kimsenin göremediği bir insan kendisini nasıl gösterebilir, erkeklerin hayalarının yasalarla sıkıştırıldığı bir dünyada insanların dikkatini çekmek için ne yapılabilir. gerçek ve hayal, bunlara ayırdığımız süre ne. iş hayatında insanın toplumun gözündeki yeri

10) dogville

kasaba ve şehir insanın yaşamı birbirinden ne kadar farklı, insana çeşitli fırsatlar verilirse o insan ne kadar değişir, ya da dışarıdan farklı görünen, bir düzen içerisinde kendisini gösterir mi. lars von trier’in diğer filmlerinden daha özel yere sahip çarpıcı filmi

11) moon

aydan maden kaynağı sağlamakla görevli ve bunu belli bir yıl süresince yapan bir insanın, iletişimsiz, rutin yalnız hayatı. harika bir bilimkurgu

12) bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom

doğa ve insanın bir keşişin gözünden uyumu, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık. hayatın 4 mevsimi. sembolik anlamlar. kim-ki duk’un en sevdiğim filmi

13) los cronocrímenes

zamanda kırılma üzerine enfes bir film. gerilim gücü yüksek, sürükleyici ve çarpıcı

14) house of games

gerçek ve kurmacanın birbiri içine geçtiği, psikolog bir kadınla poker oyunu içerisinde gibi hissetiğiniz david mamet filmi. hasta ve normal, suçlu ve masum. zıtlıklar ve filmin sonu çok iyi, tam bir gece filmi

15) the fountain

farklı yüzyıllarda geçen bir aşk epiği. mitolojik ve dini göndermeleri çok iyi.

16-17) the playerve barton fink

hollywood’un mutfağındaki sağlıksız koşulları gördüğümüz, hamamböceklerinin cirit attığı (ırkçı bir benzetme değil) enfes iki film. şu iki arka arkaya izlerseniz, sinemadan beklentiniz de değişir

18) last night

kıyamet kopsa insanlık bunu nasıl karşılar, o bir gün ve dünyanın farklı ülkelerindeki insanlar

19) after hours

harika bir gece filmi daha. insanlara ne kadar sürede güveniriz, önyargılar bizi nereye sürükler. bulmaca gibi ilerleyen bir film. martin scorsese’ten çok farklı bir film

20) englar alheimsins

delilik, aile, toplum, ilişkiler. sürrealist bir biçimde giden film konuşmaları, komplo teoreliriyle sizi sizden alacak türde.

21) ı’m here

spike jonze’ten çarpıcı bir kısa film, 2 robotun zıtlıklar içindeki uyumu ve melankolik bir atmosferde beraberlikleri

22) kes

ingiltere’deki buz gibi eğitim sistemi ve aile disiplini arasında sıkışan bir çocuğun, kuşlarla ilişkisi. insandan daha çok hayvanlara yakınlaşan insanoğlu

23) bab’aziz

mistisizmin en güzel örneklerinden. masalımsı anlatımı ve insanı büyüleyen ilahileriyle harika bir nacer khemir filmi

24) smultronstallet

rüyalar ve gerçek, de chirico’nun resimlerinden fırlamış gibi duran bir ingmar bergman filmi. yaşlılık-gençlik, başarı-belirsizlik zıtlıkları içerisinde bir yol hikayesi

25) chasing amy

ne kadar medeni olursak olalım, ne kadar aldırmaz olursak da olalım ve en önemlisi hangi ırktan olsak da olalım aşık olma insanın asla geçmişi sorgulamasına engel olamıyor. çizgi roman sevenlerin kaçırmaması gereken bir film. kanımca kevin smith’in en olgun ve güzel işi. sevdiklerimiz için ne kadar fedakarlık ederiz ve ne kadar karşılık alırız.

26) her

black mirror’da da benzer bir bölümün işlendiği, iletişim çağındaki iletişimsizlik, elektronik aletlere bağlılığımız ve ilişkiler. spike jonze ve güzel bir bilim kurgu

judgment at nuremberg

2.ci dünya savaşından midesi bulanlara ilaç gibi gelecek 2.ci dünya savaşı temalı mahkeme filmi. alman insanın sınıflara göre hitlere bakış farkları. ön yargılar ve sağlam bir özeleştiri içeren, insanlığı sorgulayan bir stanley kramer filmi

27) hidden

ırkçılık, önyargı ve merak. insanın kurtulmaya çalıştığı geçmiş ve belirsiz geleceği. izleyeni rahatsız eden michael haneke’den tokat gibi bir film

28) strings

hamlet uyarlaması gibi duran, iplerle dünyaya bağlı ve herkesin bir iple birbbirine bağlı olduğu sağlam bir animasyon.

29) akiresu to kame

post modern sanatı eleştiren çok başarılı bir takeshi kitano filmi. resim sanatının geleceği ne, galeri ve sanatçı ilişkileri.

30) seconds

olmak istediğimiz kişi değilsek, yaşam çok rutin ve sıkıcıysa, bize başka biri olma imkanını verseler, yeni bir başlangıç yapsak hayat nasıl olurdu?

31) la meglio gioventù

italya’nın 40 yılı bir ailenin gözünden aktarılıyor. çok uzun olsa da çok kısa gelecek hayat gibi bir film

32-33) ghost worldve frances ha

yabancılaşma, tutunamama ve olgunlaştıkça biz gibi çehre değiştiren arkadaşlık. biri çizgi roman uyarlaması diğeri siyah beyaz olan çok çarpıcı güzel 2 film. iki filmde de kamera 2 kız arkadaşın değişen yaşamlarında hareket ediyor.

34) my dinner with andre

tek mekanda geçen, bir yemekte sohbet halinde devam eden filmde, siyaset, din, sanat ne varsa bulacaksınız. anlatılarlar gözünüzün önünde canlanacak.

35) ılha das flores

bir domtesten çöplüğe kadar insanı huzursuz eden, keşke izlemeseydim diyeceğiniz kısa film. tüketim toplumunun korkunç boyutları, bizim bildiğimiz ama görmek istemediklerimizi göreceğimiz bir yapım

36) the broken circle breakdown

müzik-sessizlik, din ve inançsızlık. ve cevap verilmek istemeyen sorular. listenize atacağınız soundtracklere sahip, sizi salya sümük ağlatabilecek bir film. filmin zirvesinde yer alan tirad sahnesine özellikle dikkat. darwin ve bilimadamları…

37) la guerre du feu

80.ooo yıl öncesinde ilk ateşin homosapien-neandertal saflarda gidip gelen öyküsü. çekildiği yıla göre çok iyi görselliğe sahip

38) también la lluvia

kristof kolomb üzerine film çekmek için bolivya’ya gelen, kendini daha üstün gören insanların şahit oldukları. herşey satılık, yağmur bile. sömürgeci zihniyetin geçmişten günümüze şekil değiştirmesi

39) ınherit the wind

taşrada bir okulda öğrencilerine darwin ve evrim üzerine bilgiler veren ileri görüşlü bir öğretmenin, önce kasaba halkının sonra da hristiyanlığın savunucusu bir avukatın elinden kurtulmak için verdiği hukuki mücadele. mahkeme salonunda dehşet dialogların olduğu filmin yönetmen koltuğunda yine stanley kramer var

40) kynodontas

insana soğuk duş gibi gelecek bir yunan filmi. evinin dışarsına hiç çıkmamış kardeşlerin, babadan aldıkları dadaist eğitimle yaşam mücadeleleri

41) mia aioniotita kai mia mera

yunanistan deyince, theodoros angelopoulos’u unutmak olmaz. yaşlanmış bir yazarın, dantevari sokaklardan, sınıra, küçük bir çocukla yolculuğuna tanık oluyoruz. cehennemden, arafa oradan cennete mistik bir yolculuk

42) angst essen seele auf

ırkçılık üzerine başarılı başka bir yapım. bu sefer zıtlıklar siyah-beyaz, eğitimli-cahil ve yaşlı-genç olarak verilmiş. toplumun insan üzerideki baskısı. insanın diğer insanlar için değeri.

43) el método

tek mekanda geçen enfes bir film. aynı zamanda the exam bu filmden etkilenmiştir. işe alınabilmek için ne kadar ileri gidebilirsin. dışarısının distopik bir kaos içerisinde anlatıldığı, başvuru odasında gerilimin sn derece kendisini hissettirdiği başarılı bir film

44) la planète sauvage

insanoğluna hayvanlar için empati kurmasına yardım edecek başarılı bir animasyon. insanlar başka bir çeşit gelişmiş canlı tarafından aynı bizim hayvanlara yaptığımız gibi tasmalarla gezdirilse, vahşi olanları hunharca katledilse ne yapardık?

45) punishment park

deneysel bir film. belgesel gibi ilerlerken mahkeme sahnelerindeki konuşmalar çok can alıcı. cezanın affı için belli bir kilometreyi polislere yakalanmadan geçmeye çalışan aktivist gençler ve karşısından zorba polis devleti

46) ıdiot

fyodor dostoyevski’nin budala romanının birebir sinema versiyonu. ben çok başarılı buldum. bölüm bölüm anlatılmış. saflık ne kadar iyi bir meziyet ve dinin doğruluğun temsilcisi gibi durmak bizi toplumda nasıl bir hale sokar.

47) god on trial

yahudi kampında ölmeden önce tanrıyı, kurdukları mahkemede sorguya çeken, umutsuz insanların dramı. yahudiliğin başından beri, tanrının gazabı ve haklılığı

48) animals with the tollkeeper

tim roth’un oynadığı enfes bir film. yol hikayesi, fantastik öğeler herşey var filmde. big fish’i beğenenler bu filme de hayran kalır. hayatın anlamı, yaşam ve beklentiler

49) adams æbler

bir kilisede kendisini tamamen tanrıya adamış peder ve ceza affı için yanında çalışan suçluların hikayesi.

50)good night, and good luck.

1950’lerin amerikasında radyo-televizyon gazeteciliğinin ilk günleri george clooney’in yönetmenliği altınd ele alınmış

51-52) scener ur ett äktenskap ve who’s afraid of virginia woolf?

evliliğe karşı bakışınızı değiştirecek ve beraber bir ömrü sorgulatacak 2 film. tiyatro oyununu sevenler bu iki filmi izlesin. bunları beğenen 1968 yapımı faces filmine de bakmalı

53-54) deathtrap ve sleuth

2 film de poe, doyle gibi büyük yazarların eserlerine saygı duruşunda bulunurken, sürpriz kurgusuyla sürükleyici bir biçimde kendisini izletiyor. tiyatro oyununu sevenler bu iki filmi de izlesin

55) equus

atlara takıntılı bir ruh hastasıyla onu iyileştirmeye çalışırken kendi mantığını zorlayan bir doktorun hikayesi. 12 kızgın adam’ın yönetmeni, sidney lumet’ten yine güzel bir film. deliliğin sınırlarında gezdirecek türden. aile ve din iyi bir biçimde kaleme alınmış.

56) sling blade

içerden çıkan sorunlu bir adama karşı toplumun önyargısı ve problemli bir aile hayatı yaşayan çocuğun sıradışı arkadaşlığı

57) onibaba

savaştan kurtulanların eşyalarını çalan kaynana ve kızın kendi aralarındaki akıl almaz mücedelesi. yerel efsanelerle birlikte sıradışı bir korku filmi

58) der siebente kontinent

haneke’den yine hayattan soğutacak bir film. tüketim toplumu içerisinde orta sınıfın günlük yaşayışı bir makine gibi kayda alınmış. sürpriz sonuyla çok çarpıcı etkisi altında bırakacak bir film

59) das boot

tek mekan filmlerinin padişahı. 3 buçuk saatin neasıl geçtiğini anlayamadığınız, karakterleri ve konuşmalarıyla o dönemin siyaseti hakkında da bilgiler veren harika bir alman filmi

60-61) stand and deliver ve the first grader

eğitimin rengi ve yaşının olmadığınu gösteren etkileyici 2 film, toplumun peşin hükümlerini kıracak türden

62) carnage

tek mekanda geçen, karı-koca, eğitimli-az eğitimli, üst orta sınıf ve alt ortasınıf çatışması. kahveden alkole erkek ve kadının karşı cinsin gözünden rollerinin ortaya çıktığı güzel bir film

63) the hustler

hayat dersi niteliğinde bir film, hayattan darbe ala ala hayatı öğrenme üzerine bilardo salolarında geçen güzel bir gece filmi

64-65) …and justice for all. ve the verdict

mahkeme salonunda geçen iki güzel film. otoritenin sorgulanması ve insanların güvendiği değerlerin aslında nasıl şekil değiştirebilen bir yapıda olduğunu görmemizi sağlayan, adaleti adalet üzerinden eleştiren filmler

66) le hérisson

yaşamın anlamı, ön yargılar ve insanların oturdukları kata göre birbiri hakkındaki peşin hükümleri. doğu-batı medeniyetlerinin insan yaşamına bakışı, dışarıyı görmeyi bilen bir japon balığı misali küçük bi kız çocuğunun gözlerinden aktarılmış

67) the meaning of life

hayatın ne olduğu üzerine kaliteli parodiler ve terry gilliam’ın erken dönemleri

68) what ever happened to baby jane?

biri çocukken biri gençken iki ünlü kız kardeşin bir evde geçen karanlık macerası, kıskançlık, geçmişten gelen nefretle birlikte korkutucu türden bir film. bunu beğenen tystnadene izleyebilir

69-70-71) network ve quiz show ve they shoot horses, don’t they?

televizyon ve programların günümüzdeki yeri. kamera arkasında dönen hileler, insanların aç gözlülüğü ve medya patronlarının kan emiciliği

72) die fetten jahre sind vorbei

zengin insanların evine girip, modern işler çıkartan arkadaşların eskiden kendileri gibi anarşist olduğunu iddia eden burjuva bir adamla dağ evinde geçen hikayesi.

73) they live

en güzel tüketim eleştirilerinden biridir. gözlük sahnesi unutulmazlar arasındadır. medya, din kurumlarının nasıl paravanlar olduğunu görmek için bile izlenilebilir. uçuk ve tadında

74) nightcrawler

karaktersiz bir insan nasıl olunabilir. aç gözlülüğün zirvede olduğu şok edici bir film. kaza haberlerini yakalamaya çalışan insanların , onları satın alan kanal patronlarının ve servis ettikleri izleyicilerin duygusuzluğu gerçekten çarpıcı. sürükleyici bir film

75) coherence

zamanda kırılma üzerine ağır ama güzel bir film. tek mekanda geçiyor.

76) medianeras

yabancılaşma, üst üste, yan yana ama yalnız yaşayan insanla yığını. güzel bir film. amelie tarzını sevenler izlemeli

77-78) searching for bobby fischer ve fresh

satranç oynamayı sevenlere göre 2 harika film. 2 film de bir çocuğun gözlerinden aktarılıyor. satrançtaki hamlelerin gerçek hayattaki yeri, öğrenen insanlar ve sürprizler

79) the quiet earth

kıyamet ve dünya üzerinde yalnız olduğunu düşünen bir bilimadamı. kilise sahnesi için bile izlenebilir. 28 gün sonra ve ben efsaneyim filmlerini etkilediğini düşündüğüm sahneler var

80) creation

darwin’in türlerin kökenini yazarken yaşadığı iç ve dıç zorluklar. aile ve din gibi kurumların bu yeni fikirlere bakışı ve darwin’in sanrıları

81) mandariinid

savaş karşıtı çok beğendiğim filmlerden

82) le procès

şüphesiz ki kafka’nın dava kitabı daha güzeldir ama orson welles’in gözünden bu filmi izlememek de olmaz. sahneler, mekanlar çok başarılı

83) den brysomme mannen

kuzey avrupa’nın cennet diye tanımlanan günlük yaşamına akılcı bir eleştri. sorunsuz, dertsiz bir urban bir cennet teması sorun çıkartacak bir adamın terk etme isteğiyle ilginç bir şekil alıyor. fntastik sayılabilecek film, güzel bir eleştiri sunuyor

84) rumble fish

küçük bir kasabada yaşamak, o kasabaya fazla olup yerel otoriteleri rahatsız etmek. francis ford coppola’dan farklı bir film

85) the music never stopped

müziğin insan hayatındaki yeri, hatırlatma gücü son hippienin ağzından aktarılmış. güzel bir doktor-hasta filmi. müzikleri harika

86) children of men

dünya nüfusunun artmasına karşı bir ütopyayla yaklaşan filmde 18 yıldır dünyada bebek doğmuyor. sembolik göndermeleri olan, umudun savaşla mücadele ettiği bir bilimkurgu

87) pleasantville

2 kardeş 60’ların televizyon dizisi içerisine girer ve oradaki ütopyayı altüst edecek “başarısızlık”kavramını diziye taşırlarsa neler olur. çok iyi film, sanatla ilgilenen kim varsa izlemeli

88) le tableau

sarayda yaşayan bitmiş “aristokrat” resimler ve onların saraya kabul etmediği, eksik, eskiz niteliğindeki vahşi figürler. çok güzel bir animasyon. türkçeye mutluluğa boya beni olarak geçti. resim sanatını sevenler kaçırmasın

89) saibogujiman kwenchana

delilik üzerine çok tatlı masalımsı bir film. old boy’un yönetmeni chan-wook park’un ellerinden delilerinde gözlerinden göreceğimiz bir film

90) being there

hayatı boyunca evden dışarı çıkmamış bir uşağın farklı insanlarla hayatının kesiştiği, harika bir toplumsal ve politik eleştiri içeren peter sellers filmi.

91) die welle

almanya’da yeniden nazizm canlanır mıydı? bu soru üzerine giden film, öğrenci ve öğretmen arasındaki bu tartışmadan yola çıkıyor.

92) everything ıs ılluminated

ailesinin anılarını toplayan bir çocuğun, geçmişe yönelik yolculuğu, yanındaki karakterler de filme uygun olarak çok sıradışı

93) never let me go

the island filmindense bu filmi tercih ederim. gen kopyalama, insanların kopya haline gelmesi gibi ince konulara değinen filmin kitabı daha iyi ama kitabına yakın sadelikte bir film.

94) detachment

eğitim üzerine en sevdiğim filmlerden. camus’den yola çıkan geçmişin gölgesinde filminin yönetmeni tony kaye’den yine olay yaratan bir film. sistem eleştirisi, ırkçılık gibi derin konulara güzel değinilmiş

95) cool hand luke

uyumsuz karakterin isavari hapishanedeki yaşamı. birey-toplum, itaat-asilik

96) unbreakable

en iyi çizgi roman filmlerindendir. hayatta herşeyin bir zıttı vardır ve bu zıtlıklar diğer zıtlığı var edecektir, şüphe, sorgulama ve aksiyonsuz bir çizgi roman filmi

97) das experiment

para karşılığı bir grubun gardiyan diğer grubun suçlu olduğu deneysel bir alman filmi. bu film psikoloji okuyanlara izlettiriliyormuş. gerçekten rolde olsa insana verilen sorumluluklar dahilinde değişimi çok iyi anlatılıyor

98) persona

bergman’ın en iyi filmi, bilindiği üzere fight club’un da çıkış fikri bu filme dayandırılıyor. insanın oynadığı roller jung’un persona, yani maske kavramına göre anlatılmış. insanın gerçek kimliği ve toplumda oynadığı roller

99) a clockwork orange

suç ve ceza, anarşizm ve devlet baskısı gibi çatışmalarla dolu stanley kubrick filmi. kitabını okumadım, gerek duymadım çünkü film çok yeterli geldi bana. kargaşa ve deliliğin baskın olduğu güzel bir sistem eleştirisi filmi

100) stay

spoiler vermemek adına hasta-doktor ilişkisi üzerinden giden kolaj niteliğinde bir film diyeceğim. harika bir sonu var bu filmle ilgili sakın spoiler yemeyin çünkü en çok underated filmlerdendir.
…………………………………………
101) agora

dinler catismasi, kitap ve bilim insani bir kadin. gunumuz adina cok izler bulabilecegimiz yormayan bir film.

102) king lear

shakespeare`in unlu oyunun tv film versiyonu. her seyini kaybeden kralin uyanisi

103) jagten

çocuk taciziyle suçlanan ve mahvolan yaşamını toparlamaya çalışan bir adam. kırklı yaşlarındaki lucas, kendine yeni bir sevgili, kreşte bir iş bularak boşanma sürecini atlatmaya çalışır.

104) birdy

savaşı sorgulayan filmler içinde en önemli yapımlardan biri olan birdy, alan parker’ın imzasını taşıyan unutulmaz bir yapım.
savaş çanlarının, her an başlayabilecek yeni bir savaşın habercisi olduğu şu günlerde, savaşın insanlar üzerinde yarattığı farklı dehşet tablolarını yüzümüze vuran bir film birdy.

105) mr. nobody

20. yüzyıldan 21. yüzyıl’a, farklı zaman dönemlerine uzanan bir hikaye.

başlıkta bahsi geçen bay hiçkimse, 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki némo adlı bir adam. ölüm döşeğindeki némo genç bir çocukken bir peronda durduğunu hatırlar. tren kalkmak üzeredir. annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? bu karar, sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır.

106) bi-mong

jin bir kabus görmüştür; rüyasında onun yüzünden bir trafik kazası oluyordur. uyanıp, rüyasında gördüğü kaza yerine gittiğinde, kabusundaki gibi bir kazayla karşılaşır. fakat kazaya ran adında bir kadın sebep olmuştur. jin kaza mahallinde ran’la tanıştığında aralarında bir bağ olduğunu anlar. ran jin’in rüya gördüğünde yaptıklarını, gerçek hayatta yapıyordur.

107-108-109) the life of david gale ve dead man walking ve dancer in the dark

ölüm cezası karşıtı 3 film

110) der himmel über berlin

melekler sehrinin agir abisi: insan olabilmek için dünyevi bir aşk arayışı içerisine giren bir meleği konu alan film bölünmüş berlin’de geçer. melek damiel ve melek cassiel’in gözünden şehirdeki farklı yaşamları izler, farklı dramlara tanık oluruz. konumları gereği onlar da sadece pasif bir izleyici olmak zorundadırlar. damiel bunu değiştirmeye karar verir… bir sirkte çalışan akrobat olarak çalışan genç bir kadına aşık olan damiel, meleklikten vazgeçerek insan olmaya karar verir.

111) dekalog

kieslowski’nin yönettiği, tv için çekilmiş, her biri yaklaşık bir saat uzunluğunda 10 orta metrajlı film. konularını tevrat’taki 10 emirden almıştır.

112) the thirteenth floor

tematik olarak kardeşi sayılabilecek matrix’in ve existenz’in gölgesinde kalarak seyirciyle randevusunu daha ziyade ev sinemasında yaşamak zorunda kalmış bu sıradışı film, film-noir ve bilim kurguyu ustaca birleştirmiş görünüyor. izleyicisini beyinsel egzersize tutuyor ve kimi sarsıcı sürprizlerle ödüllendiriyor. kendine ait küçük ama fanatik bir hayran kitlesine de sahip.

113) watchmen

diger piyasa kahraman filmlerinin aksine daha karanlik ve amerikan ruyasinin distopik etkileri uyerine duran watchmende kendilerine atfedilen “süper-kahraman” tanımının aksine, ironik olarak süper güçleri olmayan bu kahramanlar, kanunlara bağlı olmadan kendi çabalarıyla adaleti sağlamaya çalışmaktadırlar.

114) wag the dog

beyaz saray, skandallar ve savaş üzerine cesur bir film. seçimlere iki haftadan az bir süre kala patlak veren skandal, başkanın yeni dönem için seçilmesini tehdit eder niteliktedir. olayın boyutları genişleyip önlenemez bir hale gelmeden önce, siyaseti, basını ve en önemlisi amerikan halkını idare etmek konusunda olağanüstü yeteneği olan conrad brean adlı uzman beyaz saray’a davet edilir

115) into the wild

sahip olduklarini birakip yabana, eski ozune donme cabasi. aidiyetsiz, sarsici vedalar ve yaban olma arzusu. gercek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanan film muzikleriyle de sizi derinden etkileyecek.

116) una pura formalita

gizemi, rahatsız edici mekanları ve dialogun ağırlıklı olduğu film tek kelimeyle sarsıcı. sürpriz sonu, sorunlu karakterleri ve merak uyandıran sorgulamalarıyla kesinlikle çok duyulmamış bir film.
yönetmen koltuğunda tornatore var ve diğer filmlerinden çok daha farklı bir neo-noir örneği. roman polanski de oyuncu kadrosunda.

117) dark city

gunduzu olmayan bir dunya# ruyalarin y,neltigi karanlik atmosferin egemen oldugu kaotik bir yasam. carpici bir bilim kurgu.

118) planet of the apes

1968 yapimi olani elbette.

evrim ve ilerleme karsiti, insanogluna tokat gibi bir son hazirlayan oncu bilim kurgulardan. fransız yazar pierre boule’un ciddi bir alaycılık ve toplumsal eleştiri barındıran la planete des singes isimli romanından uyarlanan maymunlar cehennemi, iki oscar ödüllü ve sürükleyici bir yapım. sadece charlton heston gibi bir yıldızın performansıyla değil; çizdikleri maymun bilimadamı ve bilimkadını portreleriyle tarih kadar eski bir varoluş tartışmasını, ilerleme karşısında satükonun direnci temasını beyazperdeye nefis bir şekilde taşıyan oyuncularıyla da göz dolduruyor.

119) waking life

rotoscopeteknigiyle yapilmis kitap gibi bir animasyon. genç bir adam, rüyaların gerçek dünyadan ayrıldığı yeri aramaktadır. düş, uyanmak, gerçeklik gibi konular üzerine farklı düşünen insanlarla konuşur. farklı yaşam deneyimleri, dünya görüşleri, rüyalara değişik bakış açıları sunacaktır. bu ise gündelik yaşamdaki pek çok felsefi konu üzerine düşünmeye iter izleyiciyi.

dijital kamerayla çekilen film daha sonra bilgisayar yardımı ile animasyon görüntüsüne yaklaştırıldı. ortaya çıkan görüntü boyanmış gerçek görüntüleri çağrıştırıyor. bu yeni animasyon teknolojisi ise bob sabiston tarafından yaratıldı. ortaya çıkan estetik filmin düşsel temalarına gayet uygun.

richard linklater son derece şık bir şekilde felsefe yapıyor. düşler üzerinde gezenirken de son derece ilgi çekici bir görsel dünya yaratıyor.

120) abre los ojos

gercek ve ruya, gecmis ve gelecek, her kavramin ikileminin islendigi film onemli bilim kurgulardan.

121) eternal sunshine of the spotless mind

unutamadiginiz bir insani unutmak icin ne kadar ileri giderdiniz. sevdiginizi beyninizden sildirmek mumkun olsaydi eger?

122-123) das leben der anderen ve the conversation

devlet gozetimi uzerine iki guzel film. izledikten sonra hapishanenin dogusunu okuyun (faucoult).

124) hunger

ira ile ilgili olarak çekilmiş filmde, bobby sands’in insanlık dışı muamelelere maruz kalışındaki sertliği adeta yaşıyorsunuz. diyalogsuz sahnelerin vuruculuğu ile başlayan film, tüm filme yayılan dehşetli gerçeklik duygusu ile izleyeni kavrıyor. filmin etkileyiciliği sadece sands önderliğindeki mahkumların direniş destanından ibaret değil. zira hapishane mahkumlar için olduğu kadar gardiyanlar için de tam bir cehennem. gardiyanların da alt üst olmuş psikolojisini izliyoruz filmde.

125) paris, texas

wim wenders yapimi paris, teksas tüm zamanların en etkileyici yol filmleri arasına rahatlıkla girebilir. olağanüstü karakter çalışması, yerleşik hayatı ve konformizmi tartışması ve nihilist karakterin gecmisle savastigi yol hikayesi…

126) big fish

burton´un son donemlerinde yaptigi eli yuzu duzgun son islerinden. william bloom, babası kanser nedeniyle ölüm döşeğinde olduğu için, aile evine geri döner. gezgin bir satıcı olan babasını yakından tanımak için, efsanevi bir kişiliği olan adamın gençliğinde yaşadıklarına dair öyküler toplamaya başlar. babasının yaşadıklarına dair efsaneler ve mitler, bir puzzle’ın parçaları gibi yerine oturacak ve anlaşılması güç olan adamın yaşamını zaferleriyle ve zaaflarıyla ortaya dökecektir. (bir diger basarili yapimi icin bkz: ed wood)

127) vozvrashchenie

yillar sonra eve donen baba ve onunla yola cikan iki oglun hikayesi# kapitalist elestiri odaginda sosyalist babanin-erkin direttigi uretme mantigiyla surrealist bir yolculuk.

128) magnolia

tom cruise´un gozumdeki tek iyi filmi. magnolia, komik ve acıklı olaylarlar örülmüş bir amerikan yaşam mozaiği. yalnız bir kentin portresinin çizildiği filmde biraz aşk, biraz bastırılmış duygu patlamaları ele alınıyor.. pismanliklar, gecmisle yuzlersmeler ve mitolojik olaylarla cok farkli bir film.

129) nostalghia

tanınmış bir rus şair olan andrei, 18. yüzyılda yaşamış ve bolonya’da eğitim görmüş memleketlisi müzisyen sosnovsky’nin hayatını araştırmak için italya’ya gelir. güzel italyan tercümanı eşliğinde toskana’dayken mutsuz evliliğinin, karısının ve çocuklarının rusya’daki hatırası onu avlar. seyahati giderek içsel bir serüvene dönüşürken mistik bir aydınlanma, şairin yolunu aydınlatacaktır.

130) ıvanovo detstvo

12 yaşındaki ıvan’ın çocukluğu, annesi ve ablasının faşistler tarafından gözlerinin önünde öldürüldüğü gün biter. ıvan’ın babası da savaşta ölmüştür. yetim kalan ıvan, orduya bağlı çalışan bir kurumda görev yapmaya başlar.

131) nattvardsgästerna

bergmandan varoluscu bir film daha. inancını kaybetmiş bir papazın tanrıyı sorgulayışına hatta sorgulamaktan da yılmış durgunluğu anlatılıyor. ailesinin hayalini gerçekleştirerek papaz olmuş, gençliğinde yüksek idealleri olan, karısına aşık, karısı öldükten sonra hayatın ortasında şaşkına dönen ve hayatının anlam

132) un homme qui dort

modern yaşamın ağırlığını kaldıramayan, “tutunamayan” bireyler üzerine bir film. artık hiçbir şey hissetmeyen isimsiz baş karakterin hikayesi, diyalog olmayan, sadece bir dış sesin konuştuğu film boyunca anlatılıyor.

133) harold and maude

hal ashby’nin artık kült olmuş, hayat, ölüm ve tuhaf bir aşk hikayesi üzerine çektiği, büyük beğeni toplayan filmi harold and maude, filiminsanlarının kaçırmaması gereken bir çalışma.

134) nebraska

iyiden iyiye yaşlanmakta olan alkolik baba woody grant, piyangodan büyük ödülü kazandığını öğrenerek ödülünü almak için montana’dan nebraska’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkmaya karar verir. ailesinden kimse söylediklerini ciddiye almasa da yirmili yaşlardaki oğlu pek de istemeyerek bu yolculuk esnasında babasının yanında yer almaya karar verir.

135) anonymous

film, ingiliz edebiyatının ve hatta dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan shakespeare’in eserlerinin üzerindeki şüpheyi tartışıyor. yıllardır alanın uzmanları tarafından tartışılan bu konunun on yıldır aklını kurcaladığını söyleyen emmerich nihayet gereken cesareti bularak filmi gerçekleştirmiş. konu, 16. yy. ingiltere’si olunca, ortalık kabarık eteklerden, korselerden ve peruklardan geçilmiyor. fakat, filmi bir kostümlü dramanın ötesine taşıyan, ileri sürdüğü tezin başarıyla altından kalkması ve intihal üzerine yürütülen sofistike bir tartışma.

136) los lunes al sol

içinde yaşadığımız çağa dair dolaysız öyküler sunan yapım, tüm dünyada aynı kaderi paylaşan milyonlarca insanın yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor. ispanya’nın liman kentinde yaşayan işsiz insanların öyküsü, son dönemin dikkat çekici filmlerinden birine dönüşüyor.

137) temple grandin

olunce nereye gidiyorlar?

tüm hayatı boyunca ailesi ve arkadaşları başta olmak üzere tüm çevresi tarafından yanlış değerlendirilen otistik bir kadının onlara unutamayacakları bir ders veren etkileyici hikayesini anlatır. son derece carpici sorgulayici bir film.

138) leviathan

andrey zvyagintsev’in “kremlin’le polemiğe giren, yozlaşmaya karşı cesur bir başyapıt” olarak tanımlanan filmi leviathan, eyüp peygamber’in öyküsünden esinleniyor. rusya’nın kuzeyinde, barents denizi kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan kolya, bir otomobil tamircisidir. kasabanın belediye başkanı vadim, kolya’nın dükkanını, evi ve arazisiyle birlikte satın almayı teklif eder. ancak doğduğu yerden kopmayı istemeyen kolya teklifi reddedince, hukuku kendine yontan dev mekanizmasıyla devlet canavarına karşı mücadele etmek zorunda kalacaktır

139) deusynlige

hawaii, oslo ve schpaa’nın yönetmeni, dört yıllık aranın ardından yine ahlâk ve bağışlama konularını işleyen bir dramla geri dönüyor. jan thomas, sekiz yıl hapis yattıktan sonra dışarı çıkmıştır. org çalma yeteneği sayesinde, bir kilisede papaz yardımcısı olarak işe girer. rahibe anna’ya geçmişi hakkında hiçbir şey anlatmaz, ancak kiliseye bir gün agnes gelir. orgcuyu yıllar sonra da olsa tanımıştır. karşısındaki, oğlunu öldürmekten hüküm giyen genç çocuktur.

140) ıdioterne

birlikte yaşayan bir grup zeki insan zihinsel özürlü taklidi yaparak, toplumun değerlerini sarsmayı amaçlar. sık sık toplumun arasına karışıp rollerini gerçekleştirirler. zaman zaman aralarına yeni isimler de katılmaktadır ve kendilerini aşacak yeni oyunlar keşfetmekte zorlanmazlar.

141) pisma myortvogo cheloveka

nükleer bir felaketten sonra sığınakta bilimadamı larsen, ölecek derecede hasta karısı ve talihsiz eski heykel enkazları arasındadırlar. yarı çıplak bir kadın, bedeninin yeni koşullara daha çabuk uyum gösterebilmesi için çılgınca bir umut içindede yürür. toplumun yetişkin, sağlıklı üyelerine bile yeterli yer olmayan sığınağa bir papaz ve bir öğretmen, katalespi hastası olan çocukları yetimhaneden getirirler… nükleer katliam ile bozulmuş ve ölü bedenlere dönüşmüş bir dünyayı görebilmek için birçok kez sığınaktan çıkıyoruz…

142) joyeux noël

1914’ün yılbaşı arifesinde fransız, alman ve iskoç birlikler arasında savaş kıyasıya devam etmektedir. savaşın olumsuz etkilerini üzerlerinde taşıyan askerlerin morali iyice alt seviyelere inmiştir.

bu esnada eşine ender rastlanan bir olay gerçekleşir. yapılan bir anlaşma sonucu birlikler bir günlüğüne ateşkes ilan ederek yılbaşını birlikte kutlamaya karar verirler.

143) disconnect

internetin iletişimi yok etmesini merceğine alıyor. ‘kesişen hayatlar filmi’ne metalik renk skalası ve chat yazıları ilave edip ‘interaktif’ bir beden giydirirken, sahte takma isim, sanal aşk, suçlu pazarlama gibi yeni nesil kavramları inceliyor.

144) soylent green

yıl 2022… aşırı nüfus yüzünden açlık sınırına gelen ve yeni besin kaynakları arayan insanoğlu, new york’lu bir polisin peşine düştüğü karmaşık ilişkiler sayesinde yeni açılımlar yakalayacaktır…

145) the thin blue line

çekildiği yılda belgesel tarihini alt üst etmiş bir film. filmdeki röportajlar ve itiraflar kanıt olarak gösterildi ve yargılanan kişiyi idamdan kurtararak beraat ettirdi. film 1970’ler de işlenen bir polis cinayetini aydınlatmak için o dönemdeki görgü tanıklarıyla, polislerle ve sanıklarla yapılan röportajlardan oluşuyor. film genel anlamda 12 angry man’in gerçekte vücut bulmuş hali olarak tanımlanabilir.

146) cet obscur objet du désir

bunuel, filmin örgüsünde o dönemde yaşanan terörizme de, toplumda normal karşılanmış haliyle yer verilmiştir.

kadın ve kukla adlı kitaptan sinemaya uyarlanan film bunuel’un sürrealistliğiyle başka bir boyut kazanmış ve birçok ödül almış ve oscar’a da iki dalda aday gösterilmiş.

147) mephisto

bir alman tiyatro oyuncusu faust oyunundaki performansıyla beklemediği bir başarı kazanır. bu arada, ikinci dünya savaşı almanya’sında naziler iktidara gelirler ve her konuda olduğu gibi, tiyatro konusunda da ülkede karmaşa yaşanır. arkadaşları teker teker öldürülen yada ülke dışına kaçan tiyatro oyuncusu, naziler karşısında oyununu çok iyi sergilediğinin farkına varır ve içsel bir hesaplaşmaya girer.

148) the hit

felsefi bir mafya filmi. dev bir oyuncu kadrosunun yer aldığı temposu yüksek bir macera… suç ortaklarını polise ispiyonlayan willie parker, ingiltere’yi terk ederek ispanya’ya yerleşir. küçük bir köyde 10 yıl boyunca infaz edilecek günü bekleyen parker’ı nihayet iki tetikçi takip etmeye başlar…

149) voksne mennesker

araştırmalara göre normal bir insan, bir gün içinde on emir’den en az 3 ya da 4 tanesini çiğniyormuş.

“hadi şehre gidip bir gecede hepsini çiğneyelim!”

150) le feu follet

alain leroy alkolle olan problemleri yüzünden özel bir hastanede tedavi görmektedir. çok sıkıntılı günler geçirmesine rağmen, eski arkadaşlarıyla tekrar takılmak için hastaneyi terk eder. fakat arkadaşlarından hiçbiri ona yardımcı olmayacaktır. tersine alain’in sıkıntısı gittikçe artacaktır.

151) death of a salesman

willy loman adlı karakterin trajik hikayesini anlatır.geçmiş hayatı ve şimdiki hayatı birbirine karışmıştır.savaş sonrası ekomideki değişiklikler hayatını fazlasıyla değiştirir.geçmişe dair olaylarla ilgili halusinasyonlar görmeye başlar.sonunda ölmesinin hayatta kalmasından daha çok işe yarayacağını karar verir.

152) sans toit ni loi

nîmes şehri yakınlarındaki kırsal bölgede, bir hendeğin içinde donarak ölmüş genç bir kızın cesedi bulunur. çeşitli “tanıklar” kızla daha önceki ilişkilerini anlatmaya başlarlar. mona’nın bir yerden diğerine gezen, yaşayabildiği yerde, kim onu kabul ederse onunla yaşayan, mesafeli, bağımsız ve pek de sempatik olmayan bir kız olduğunu söylerler. kızın tanıştığı kişilerde bıraktığı bilgi parçacıklarından, orta sınıf bir ailenin çocuğu olduğunu, sekreterlik eğitimi gördüğünü, bir ofiste çalıştığını ama bundan nefret ettiğini, sonunda yollara çıktığını, eşyalarını ve çadırını sırt çantasında taşıdığını, yiyecek ve kalacak yer dilendiğini, ve bazen biraz para kazanmak için çalıştığını öğreniriz.
agnès varda’nın yine dokuz yıllık bir aradan sonra çektiği bu karanlık ve rahatsız edici film, onun en iyi yapıtlarından birisidir.

153all the president’s men

carl bernstein (dustin hoffman) ve bob woodward (robert redford) washington post gazetesinin muhabirleri.. bürokratik yozlaşmanın, başkan nixon döneminde patlak veren yüzü olan ‘watergate’ skandalını inceleyen iki gazeteci, kısa sürede kendilerini müthiş bir komplolar zincirinin içinde buluyorlar

154)giordano bruno

italyan yapımı bir filmde giordano bruno adında, 17’nci yüzyılda venedik’te kiliseye muhalif fikirleri yüzünden engizisyon mahkemesinde yargılanan eski bir rahibin ve bilim adamının öyküsü konu ediliyor…

155)journal d’un cure de campagne

genç bir tatra papazı, iç karartan ambricourt köyünün sakinleri tarafından düşmanlık ve güvensizlikle karşılanıyor. yalnızlıktan ve mide ağrılarından mustarip papaz, tek teselliyi zeki bir adam olan torcy rahibinde bulur. papaz yerel şatodaki derin çatışmalara müdahale etmeye çalışır. kont, kızının mürebbiyesiyle bir ilişki yaşamakta; kontes ise hâlâ yıllar önce küçük yaşta ölen oğlunun yasını tutmaktadır. içi düş kırıklığı ve kızgınlıkla dolu olan kızları ise intihar etmeye niyetlidir. minimalist yönetmen robert bresson’un en iyi filmlerindendir.

156) enemy of the state

robert dean, tesadüfen önemli bir siyasi cinayetin delilerini ele geçirir. bir anda hükümete bağlı bir istihbarat servisinin hedefi haline gelen dean için hayat kabus haline gelir.
yüksek teknoloji ürünü haberalma cihazları ve tehlikeli ajanlar dean’in peşine düşmüştür. devletin sahip olduğu, insanları kolayca gözetleyebilmeyi sağlayan yüksek teknolojik imkanlar, ona neredeyse kaçacak nokta bırakmamıştır. ama tüm bu imkansızlıklara rağmen dean, hayatını, ailesini ve kariyerini kurtarmak zorundadır. gozetim toplumu uzerinde cok fazla okuma yaptiracak bir film.

157) a torinoi lo

yapıtları ve yaklaşımıyla çağdaş bağımsız sinemacıları etkileyen bela tarr’ın on yıl aradan sonra çektiği bu ilk film, alman düşünür friedrich nietzsche’nin 1889’da torino’da kırbaçlanan bir atı boynuna sarılarak kurtarmaya çabalamasıyla başlıyor. bu mücadelesi nietzsche’yi öldüğü güne kadar yatağa bağlayacak, dilsiz bırakacak, çaresi bulunmayan bir akıl hastalığına götürecektir. ancak filmin kahramanı, çiftçi sahibine ayak uydurmaya çalışan yaşlı attır.

158) lord of war

uluslarası bir silah tacirinin itiraflari, biografisi ile silag tucarliginin uluslararasi boyutlari. silahlarin gittigi ordular, devletler, diktatörler…

159) le temps du loup

dört kişilik bir aile, tatilini geçirmek üzere kır evine gelir. fakat beklenmeyen bir olay, onları bambaşka sorunlarla başbaşa bırakacaktır. bir afetin ardından, aile ormanda kaçışmaya başlar.

160) easy rider

iki maceraperest motorcu amerika’nın güneyine doğru dumanlı bir yolculuğa çıkarlar. yolculukları esnasında amerikan ruhunu rüzgar gibi arkalarına alıp, ülkenin farklı yüzleriyle karşılaşırlar. otostopçular, değişik mola yerleri ve hayatlarına girip çıkan her şey onları yollara daha fazla bağlar.

peter fonda, dennis hopper ve terry southern tarafından yazılan film, katıksız bir yol filmi. 68 kuşağının yollara ve özgürlüğe duyduğu bağlılığa dair yapılmış en güçlü film. tüm karakterlerin neredeyse doğaçlama, içinden geldği gibi hareket ettiği tartışmasız bir kült film.

161) spellbound

gerilim sinemasının büyük ustası alfred hitchcock “spellbound”da sigmund freud’un psikanaliz teorileriyle bir cinayet çözümlemesi yapıyor. hitchcock’un düş sekansları için ressam salvador dali’yle çalıştığı film, göreve yeni atanan müdürünü bekleyen bir akıl hastanesinde başlıyor. doktor ballantine’in gelişiyle merakları bir kat daha artan hastane sakinleri, doktorun kimi tuhaf hallerine anlam vermekte zorlanacak, hatta içlerinde onun katil olduğunu ileri sürenler bile olacaktır.

162) kafka

uyarlanması en zor yazarlardan biri olarak bilinen franz kafka bu filmde soderbergh’in usta yorumuyla unutulmaz bir film karakteri olarak çıkıyor karşımıza. olaylar 1919 yılında prag’da geçiyor. jeremy ırons’un kusursuz canlandırdığı kafka gündüzleri büyük bir sigorta şirketinin kasvetli ofisinde çalışmaktadır, geceleri de hamamböceğine dönüşen bir adam hakkında hikâyeler yazmaktadır. bir gün kafka’nın yakın arkadaşı öldürülür ve şüpheler üzerinde toplanır. çekingen ve ürkek biri gibi duran kafka harekete geçer ve arkadaşının sevgilisi gabriela’ya ulaşarak olayı araştırmaya başlar. bu noktada film memur ajanların ve anarşistlerin kıyasıya kapıştığı, işkence şatolarının yükseldiği, ürkütücü ‘kafkaesk’ bir dünyaya kapı açar.

163) natural born killers

medya, suc ve populer kulturun yozlastirdigi kitle.

kanun kaçağı, aşık ve seri katil olan mickey ile mallory’nin başına gelenler. route 666 otoyolu boyunca para ya da intikam değil, sadece öyle istedikleri için psikodelik toplu cinayetler işleyen çiftimiz, medya tarafından baştacı edilirler. giderek efsanevi halk kahramanlarına dönüşen ikilinin hikayesini tüm katliamlarından tek sağ kurtulan kişinin ağzından dinleriz. oliver stone’un dehasını tüm dünyaya haykırırken olabildiğince fazla insanı da rahatsız ettiği bu mutlaka izlenmesi gereken film, medyayı ve kollektif bilinçaltımızda oynadığı rolü yargılaması açısından da, anaakım filmler arasında bir yıldız gibi parlıyor.

164) waiting for godot

1949’da fransızca olarak kaleme alınan, tiyatro edebiyatının bu en absürd oyununda durum şöyle cereyan et(me)mekte:

iki adam, vladimir (didi) ve estragon (gogo), cılız, çıplak bir ağacın altında, ıssız bir patikada godot’yu beklemektedirler… godot’nun onlara randevu vermiş olduğunu düşünmemizde bir sakınca yoktur!

165) the tree of life

tasrada dogan bir birey, büyüdükçe, yaşlandıkça yiten masumiyete şahitlik ediyor. kendini hızla karmaşıklaşan modern dünyada giderek daha da kaybolmuş hissediyor.

bireyin ve insanlığın paralel hikayesini anlatıyor. bireyin büyüdükçe yiten masumiyeti, insanlığın dünya üzerinde geliştikçe yiten masumiyetiyle kesişiyor. kainatın içinde insanın yitişini, muhteşem görüntüler ve müzikler ile birleştirmiş, yenilikçi, zekice bir yönetmenlik harikası.

166) brazil

geleceğin tuhaf ve gereksiz derecede karmaşık, fütüristik dünyasındayız. devlet memuru sam lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. kaçışı ve sükuneti, kendisini her şeyden izole ettiği hayallerde bulur. rüyalarında sürekli olarak aynı kadını kurtardığını görür. sam’in yaşadığı gerçek dünyayı ise, herşeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. jill layton isimli genç kadın terorist olmakla suçlandığında, düzenli olarak hata kontrolleri yapmakta olan sam bunda bir yanlışlık olduğunu farkeder ve jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtarıp durduğu kız olduğunu anlar. çıldırtıcı ve renkli bir görsellik sunan filmiyle terry gilliam, 1984 ve bıçak sırtı gibi eserlerin vurgusunu da aşan ve ne zaman geçtiği belli olmayan bir anti ütopyanın üzerinde geziniyor.

167) a scanner darkly

yina basarili bir underrated rotoscope: uyuşturucuyla savaşı kaybetmiş gibi görünen geleceğin amerika’sındayız. substance d isimli uyuşturucuya bağımlı yaşayan ve bu yüzden ikinci bir kişilik geliştirmiş olan gizli ajan fred, polis gücündeki bir çok meslektaşından farklı değildir. kaderin oyununa bakın ki, fred’in ikinci kişiliği uyuşturucu satıcısı bob’dan başkası değildir. fred’in birimi bob’u ele geçirmek üzere bir operasyona başlar. ve işler bu kez “beklendiği gibi” gider. waking life’la epey sükse yapan richard linklater’ın aynı yarı-animasyon tekniği ile uyarladığı a scanner darkly, phillip k. dick’in en sevilen romanlarından biri.

168) metropia

petrol rezervleri tamamen tükenmek üzere, her tarafta gözetim kameraları var ve yerin altından geçen devasa bir ağ ile tüm şehirler tren hatlarıyla biribirine bağlanmış durumda. roger, stockholm banliyösünde oturan sıradan bir adam. büyük şirketlerin egemenliğindeki dünyada birçok şey onu ürkütmekte. kafasının içinde bir takım garip sesler duymaya başlayınca roger’ın tedirginliği giderek paranoyaya dönüşür: birileri onu kontrol etmeye mi çalışıyor? öyleyse, neden?

169) something the lord made

“tanrıyı oynayanlar” içinde bulundukları zamanın kurallarına karşı gelerek, sağlık alanında devrim yapmak isteyen iki adamın dokunaklı ve gerçek hikayesi anlatıyor. 1940’ların baltimore’unda, bu güne kadar denenmemiş tekniklerle kalp ameliyatı yapmaya çalışan dr. alfred blalock ve laboratuvar teknisyeni vivien thomas kesinlikle etkileyici bir takım oluşturuyorlar.

170) powder

bir çocuk, annesi ona hamileyken üzerine yıldırım düşmesiyle albino özellikte yani vücudu renksiz olarak dünyaya gelir. annesinin ölümüne sebep olan bu olay onu sadece renksiz değil aynı zamanda dünyanın en zeki insanı yapar. hafızası çok gelişmiştir. öyle ki doğduğu günü bile hatırlar. hiç okula gitmeden bir üniversiteliden bile daha çok bilgiye sahiptir. vücudunda yüklü olan fazlaca elektrik sebebiyle ne tv izleyebiliyor ne yağmurlu havalarda dışarı çıkabiliyordur.

171) the gaze of odysseus

yıllardır amerika’da yaşayan yunanlı bir yönetmen, son filminin prömiyeri için anavatanına döner. bir yandan da balkanlarda çekilen ilk görüntüler olarak kabul edilen makedonyalı manaki kardeşlerin filmlerini bulmak niyetindedir. filmi, içerdiği dini temalar yüzünden protestolara neden olur. yönetmen bundan sonra uzun bir yolculuğa koyularak manaki filmlerinin izini sürmeye başlar. angelopoulos, yüzyıllardır süren bir etnik kargaşayı ve varılan son noktayı, bosna savaşını durgun, etkileyici bir dille anlatmayı başarmaktadır. modern mitolijinni babalarindan.

172) yume

akira kurosawa’nın 1990 yılında çektiği “düşler”, sanatçının farklı hikayeler anlattığı, birbirinden bağımsız sekiz kısa filmden oluşuyor. “sunshine through the rain”, ailesi tarafından dışarı çıkması yasaklanan bir çocuğun, toplum tarafından kutsal sayılan bir günde yaşadıklarını anlatıyor. “the peach orchard”, insanoğlunun doğaya müdahelesinin yol açtığı sonuçları vurgularken, “the blizzard”la bir dağda mahsur kalan insanların dramını perdeye yansıtıyor. “the tunnel”, ölümlerinden sorumlu olduğu ölü askerleri bir tünel çıkışında gören adamın dramını anlatıyor… “crows”, ünlü ressam vincent van gogh’un yaşadığı bölgeye ve sanatına dair bir çalışma.. güneşli bir yaz gününde yaşananları “village of the watermills” ile anlatan kurosawa, son iki bölümde (“mount fuji in red” ve “the weeping demon”) nükleer tehlikenin insanlık üzerindeki etkilerini araştırıyor..

173) trois couleurs*

kieslowski’nin fransız bayrağının renkleriyle adlandırdığı meşhur üçlemesinin ikinci ayağı olan beyaz, “eşitlik” temasını işliyor. bunu yaparken, en alışılmadık yöntemlere başvuruyor ve alaycılıktan ödün vermiyor. öykünün merkez karakterinin, kendisini küçük düşürmüş olan -julie delphy’nin canlandırdığı- eski karısını tekrar kazanmak için intikam alarak onu incitmeyi seçmesi çok çarpıcı. usta sinemacı kieslowski, modern ve en özgürlükçü toplumlarda bile “eşitlik” kavramının mümkün olamaması, aşkta ve savaşta en “güçlü” olanın en “eşit” olduğu bir dünyada yaşıyor olmamız durumunu dahice bir yöntemle tiye alıyor.

174) tyrannosaur

film, karısının ölümüyle acılara boğulan, şiddet ve öfkeyle kendini yiyip bitiren joseph’ın öyküsünü, insanın içini paralayan bir aşk öyküsünü anlatıyor. acı, soğuk, karanlık dünyasından kurtulmak isteyen joseph, umutsuzluk içinde debelenirken, dini bir yardım kuruluşunda çalışan hannah ile tanışarak onun sayesinde pişmanlığını dile getirme fırsatı bulur. hannah’nın dayakçı kocasına rağmen aralarındaki yakınlık artar, ama bu beraberlik ancak yıkım getirecektir.

175) kárhozat

karrer hayatını yoğun bir depresyon içinde gayretle sürdürmektedir. bulunduğu çevre monotondur ve yağmurlu ve çamurlu. yalnızlığın tükettiği karrer’in umutsuzluğu titanik bar’ın ve bu barda çalışan güzel, akıldan çıkmayan şarkıcısının varlığı olmasa çaresiz olabilirdi. ancak bu şarkıcı evlidir ve karrer onu kocasından ayırmaya kararlıdır.

176) sliding doors

zamanlama, kader ve aşk üçgeni üzerine kurulu olan “silding doors”, rastlantılar, zor verilen kararlar ve tekdüze yaşamların süregeldiği modern dünyada, sadece bir kaç saniyelik gecikmenin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini sergileyen bir film.

177) finding forrester

16 yaşındaki jamal, okulundaki testlerde aldığı yüksek notlar nedeniyle şehrin en ünlü okullarından mailor-collow’dan bir burs kazanır. kenar mahalleden gelmesi sebebiyle zengin çocuklarının arasında önceleri zorluk çekse de, spordaki başarısı ve yazdığı yazılar ile kendini sevdirmeyi başarır. birgün jamal iddia sonucu kendi halinde bir yazar olan william forrester’ın evine birşey çalmak amacıyla girer.ancak evden kaçarken sırt çantasını düşürür. çantasını geri aldığında ise yazarın defterlerine bazı notlar bıraktığını görür. bundan etkilenen jamal ve forrester arasında sıradışı bir arkadaşlık başlar. yıllar önce çok ünlü bir roman yazan fakat sonra yazmayı bırakan forrester, genç çocuktaki yeteneğin farkına varmıştır.

178) the fly

seth brundle, karizmatik bir karakteri olan, hafif çılgın bir bilim adamıdır. kadın gazeteci veronica quaife, maddenin teleportasyonu yani ışınlanma üzerinde çalışan bu genç dahiyi haber konusu yapmıştır. genç kadın brundle’ın ilk defa bir canlıyı ışınlamayı başardığı zafer anına şahit olur. ancak ışınlanma modülüne brundle ile birlikte girmiş olan küçücük bir sinek, herkesin gözünden kaçmıştır. genç bilim adamı ve güzel gazeteci arasında gelişen duygusal yakınlaşma, kısa süre içinde brundle’da gelişen ruhsal ve fiziksel farklılıklar tarafından gölgelenecektir. brundle’ın moleküler yapısının bir sineğinkiyle birbirine karışmış olduğu anlaşıldığında, iki sevgilinin gözleri önünde gerçekleşen acı verici trasformasyon süreci, zamana karşı bir yarışa dönüşür. 1958 tarihli kült yapımın david cronenberg tarafından bu tekrar çekimi, yeteri kadar özgün olduğu gibi, içerdiği duygusal ve dramatik gerilimle de göz dolduruyor.

179) 3 women

bir solaryumda işe giren pinky utangaç, münzevi bir kızdır. orada çalışan ve duygusal olarak kendine çok benzeyen millie’yle aralarında güçlü bir bağ oluşur. bir kaza sonrasında bu iki kadın açıklanamaz bir şekilde zaman zaman kişiliklerini adeta değiş tokuş eder ve sonra tekrar normale dönerler. yerel bir sanatçı olan üçüncü kadın ise hikayenin etrafında pusuya yatmış şekilde sessizce dolaşmaktadır.

180) jesus of montreal

isa’nın son günlerini toplumda yerleşmiş inançların dışına çıkarak sahnelemeye çalışan bir grup gencin yaşadıkları anlatılır filmde. ancak arastirma derinlestikce peygambere ve dine bakışları da değişir ve durum kontrolden çıkar

181) precious*

tüm yaşadıklarına rağmen precious içinde bulunduğü durumu kaderinin bir parçası olarak kabullenmiştir ve yaşadığı sorunlardan hayal dünyasında gezintiye çıkarak kaçmaya çalışmaktadır. film, hayatın umutla bakılması gereken bir hediye olduğu düşüncesi ile hareket ediyor ve aynı zamanda, çaresiz insanların yalnız olmadıklarını, onlara her zaman yardıma hazır kurumların var olduğunu anlatıyor

182) el angel exterminador

mahvedici melek, gerçeküstücü sinemanın en önemli ismi luis buñuel’in pek çok sinemasevere göre en iyi filmi. burjuvazi ve ahlâk sorgusunu, kendi gerçeküstücülüğünün nimetlerini sonuna dek kullanarak yapan bunuel’den yine hayal gücünü zorlayan ilginç bir film.

183) sanger fran andra vaningen

kuzey yarımkürede bir yerlerde gece vakti. şehirde bir dizi garip olay meydana gelmektedir. bunlar görünüşte birbirine bağlı değildir. bir memur 30 senedir çalıştığı işten atılmak istendiğini öğrenir; bir mülteci kalabalık bir sokakta dayak yer; bir sihirbaz gösterisinin en heyecanlı yerinde korkunç bir yanlış yapar. bu kargaşa ortasında karl sigortadan para alabilmek için mobilya dükkanını ateşe vermiştir. cannes’da jüri özel ödülü kazanan, stilize, sıradışı, sınıflandırılması güç bir film.

184) adaptation

john malkovich olmak ile zekanın, tuhaf olan ile hayli ilgi çekici bir kesişmesini sunan yönetmen, ilk uzun metrajından pek de farklı olmayan bir filmle geri dönüyor. üstelik senarist yine john malkovich olmak filminin mucize adamı charlie kaufman öykünün merkezinde yer alan karakter bizzat senaryoyu yazan charlie kaufman. susan orlean’ın the orchid thief kitabını senaryolaştırmaya çalışmaktadır. başındaki orkide belası yetmiyormuş gibi, bir de konvensiyonel bir gerilim senaryosu yazmaya çalışan ikiz kardeşiyle uğraşmaktadır… filmin bu noktadan itibaren nerelere ilerlediğini öğrenmek için izlemeniz lazım, zaten söylesek de inanmazsınız ! bir yaprağın damarları gibi çatallanıp budaklanan yapım, günümüz sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden biriyle, en çılgın senaristini biraraya getiriyor. charlie kaufman bu filmin senaristidir.

185) sybil

çocukluğunda yaşadığı tacizler nedeniyle ‘çoklu kişilik bozukluğu’yla mücadele eden genç bir kadının dramı.

186) no man’s land

1993 yılında, bosna’daki savaşın en şiddetli çarpışmalara sahne olduğu günlerde, bir grup bosna askeri, iki güç arasındaki, insandan arındırılmış bölgede yollarını kaybederler. sırp askerlerinin kendilerine ateş açması sonucu boş bir sipere sığınırlar…

görünüşe göre bosna takımından sadece chiki, hayatta kalmayı başarmıştır. sırp komutanın kurtulan olup olmadığını kontrol etmesi için gönderdiği iki kişiden sadece nino, chiki’nin açtığı ateşten kendisini kurtarmayı başarır. ne var ki yaralıdır ve chiki ile aynı sipere sığınmak zorundadır.

187) tinker, tailor, soldier, spy

soğuk savaş sonrası ingiliz istihbarat örgütü içinde yaşanan bir köstebek avını anlatan film; örgütün iç çatışmalarını, hesaplaşmalarını, müthiş entrikaları, devletler arası değiş-tokuşları, üstte ve altta var olan ilişkileri, stratejileri gözler önüne seriyor.

188) duvar

dördüncü koğuşun çocukları. dördüncü koğuşun çocuklarının sefaleti. işte koğuşun kırık camları, hırsızları, katilleri, terk edilmiş çocuklar… umut ve özlem…

189) clean, shaven

clean, shaven akıl hastahanesinden yeni çıkan ve hala hasta olduğu su götürmez olan peter winter’in karısı ölünce evlatlık verilen kızını arayışı ve gerçekle hayal alemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine bir film.

190) alexis zorbas

basil (alan bates) bir yunan adası olan girit’te yaşayan ve son derece sosyal, kaba ve hayatı seven köylü zorba’nın (anthony quinn) dostça davrandığı çekingen ve utangaç ingiliz bir yazardır. zorba basil’in terkedilmiş maden ocağında çalışmayı kabul ettiğinde genç adam dünyayı gözlemek yerine onun bir parçası olmaya başlar

191) benny & joon

araba tamircisi benny ve akıl hastası kız kardeşi joon birlikte yaşamaktadır. benny günün birinde poker masasında bir iddiayı kaybeder ve sam adında tuhaf bir genci de yanına almak zorunda kalır. sam ve joon arasında bir aşk başlar ve benny ilk kez kıskançlığın ne demek olduğunu anlar.

192) johnny got his gun

1971 yapımı aynı adlı romandan bir anti-savaş filmi.
joe bonham (bottom), dünya savaşının son gününde bir top tarafından yaralanmış halde hastanede yatmaktadır.gözlerini,ağzını,burnunu ve kulakların kaybetmiş olduğunu farkeder.daha sonra doktorlarla mors alfabesiyle ölmek istediğini anlatmaya çabalar yada savaşın dehşetinin yıkımının sergilendiği bir ucube şovuna koymalarını ister.ancak sonunda ordu onu yaşayan bir ölü olarak kendi haline bırakır.

193) the hours

20. yy.ın en önemli kadın yazarlarından biri olan ve kendi yaşamı da romanları kadar çarpıcı geçen woolf´un yaşamı etrafında dönen bu ilginç çalışma, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film.
mrs. dalloway romanı, bir kadının tüm yaşamının ipuçlarını gizleyen bir gününü anlatır.

194) match point

modern bir suc ve ceza uyarlamasi. sansin hayatimizdaki yeri.

195) medea

konusu yunan efsanesine dayalı evripides’in aynı isimli antik yunan oyunundan uyarlanan “medea” filmi ismini baş kadın karakterinden almaktadır. medea’nın, kocası “kahraman” jason’dan iki çocuğu vardır. kral creaon’ın kızını jason’la evlendirmek istemesi sebebiyle kral, medea’nın çocukları ile ülkeden gitmesini istemektedir. jason’ın evlenmeyi kabul etmesi sebebinin çocuklarının güvenliği gösterir. bunun üzerine medea, intikam almak için hayatında en değer verdiği şeylerden vazgeçecektir…

196) ı origins

dr. ıan gray, gözde bulunan iris tabakasının her insanda farklı olduğu gerçeğinden hareketle gözün evrimini araştıran bir moleküler biyologdur. tanıştığı genç bir kadına aşık olup onu elinden kaçırdığında araştırmalarının hayatına işlediğini fark eder. teorisini kanıtlamak uğruna dünyanın bir ucuna gidip tüm varlığını tehlikeye atmayı bile göze alacaktır.

197) la faute à fidel!

film, 1970-71 arası dönemi ve yaşanan radikal değişimleri anna’nın kişisel öyküsüyle bağdaştırıyor. kadın hakları adına verilen mücadele, faşist darbeler, emperyalizm karşıtlığı… bu olayların fon oluşturduğu film, çatışan ideolojiler, sınıf, ulus, cinsiyet, din ve aile bağları gibi konuları küçük anna’nın bakış açısından anlatıyor.

198) the magdalene sisters

son derece rahatsiz edici: 1964’te irlanda’da 3 genç kız, aileleri ve kilise tarafından acımasız ve insanlıkdışı magdalene manastırı’na gönderilirler. burada suçlarının cezasını çekeceklerdir. suçları bekar bir kadın olmak, güzel olmak, saf olmak, çok zeki olmak ya da sessiz kalmak istemeyen bir tecavüz kurbanı olmaktır.

günahları için çalışmaları gereklidir… yılda 364 gün ve karın tokluğuna! üstelik başlarına hiç ummadıkları şeyler gelecektir.

199) einstein and eddington

1. dünya savaşı sırasında bilim adamlarının yaşadıkları zorlukları ve bu zorlukları aşmanın yine bilim olduğunu düşünen iki teorem çürütücünün, yani alman einstein ve ingiliz eddington’ın gerçeklere dayanan hikayelerini, yarı belgesel yarı film havasında izleyiciyle buluşturuyor.

1919 da afrika’daki güneş tutulması ile başlayan filmin hikaye zincirini anlatmak için 1914 yılına geri dönüş yapıyor.eddington, ingiltere’nin en iyi ölçüm yapan bilim adamı olarak kabul edilirken,einstein şöhretten uzak, çekim kuvveti hakkındaki görüşlerinde yeni yeni ilerleme kaydeden bir bilim adamı olarak tanıyoruz.bu sırada yine fizikçi olan karısı ile olan ufak problemleri ve çocuklarıyla olan yakın ilişkisine de anlatan hikaye, belgesellerin o sıkıcı havasını dağıtıyor.

200) walkabout

filmde, avustralya’nın ıssız çölllerinden birinde mahsur kalan genç bir kız ve onun küçük erkek kardeşinin hayatta kalma mücadeleleri sırasında karşılarına çıkan, gelenekleri gereği kabilesinden bir süreliğine uzaklaştırılarak tabiatın koynuna ‘gezinti’ye (walkabout) gönderilmiş bir aborjin gencinden yardım görmeleri anlatılmaktadır. filmin özgün adı da bu aborjin geleneğinden kaynaklanmaktadır

201) welt am draht

matrix´ın fıkır babası: kavanoydaki beyin…film, sibernetik ve gelecek araştırmaları enstitüsü’nün en önemli projesi olan simulacron 1 isimli bir elektronik canavarının politik, toplumsal ve ekonomik olayları öngörmesi ve de bazı kişilerinin onu kendi çıkarları için kullanmak istemesi üzerine iyi ve kötü arasında başlayan bir savaş üzerine kuruludur.

202) vanishing waves

yapay ağ transferi üzerine bilimsel bir çalışmada yer alan lukas, komadaki bir hastanın bilincine girebilmek için sensörlerle kaplanarak sıvı dolu bir tankın içine girmektedir. ilk başlarda tek gördüğü şey sinirsel ağ yolları ve elektrokimyasal iletilerin birbiriyle çarpışmasıdır. ancak, yavaş yavaş berraklaşan görüntüler bu dünyada yaşayan çok güzel bir kadının varlığını ortaya çıkarır. kimdir bu kadın? deneyimlediği, yakınlığını ve tinselliğini gerçekmiş gibi hissettiği şey gerçekten bu kadının bilinci midir? yoksa kendi deneyiminin yarattığı sanrının bir parçası mıdır?

203) altered states

ken russell’ın yönettiği william hurt’un başrolünde oynadığı bir gerilim filmi. bir araştırmacının bilincin değişik durumlarını incelemeye karar verip, çeşitli uyuşturucular kullanarak, kendini dışarıdan izole ettiği bir odada evrim geçirmesini konu ediyor. paddy chayefsky’nin bir romanından uyarlanmış.

204) strange days

1999 yılında, yeni milenyuma geçişin arifesinde, batı toplumu yarı anarşik kontrolden çıkmış bir hayat yaşamaktadır. kendi geçmişinin hayaletlerinden kurtulamayan los angeles’lı genç bir polis eskisi olan lenny nero, şimdi artık kısaca “klip” denilen, başkalarının yaşadığı anıların satıldığı karaborsanın simsarlarından biridir. kaybettiği eski kız arkadaşı faith ile olan kendi kliplerinin de bağımlısıdır.

205) the science of sleep

kendi dünyasında yaşayamayı seven utangaç stephane, paris’te ufak bir apartman dairesinde yaşamaktadır. yan dairesine taşınan stephanie?ye aşık olmaya başladığını farkedince duygularını nasıl kontrol etmesi gerektiğini bilemez. hayal dünyası o denli geniştir ki, bir süre sonra rüyalarındaki olayları kendi amaçları için kullanabilmeyi başarır.
bir noktadan sonra rüyalar ile gerçeklerin birbirine karışması, stephane’ın gerçekleri kavrayabilmesini zorlaştıracaktır. stephanie, kendisini reddetmiştir. ama acaba gerçekten de reddetmiş midir, yoksa her şey, bir rüyadan mı ibaretir? gerçeklerden duyduğu tatminsizlikten ötürü, rüyalarında yarattıklarıyla tatmin olmaya çalışan stephane için yaşadığı hayatı algılamak oldukça zorlaşır.

2004 yılının en beğenilen filmlerinden biri olan ve çok kısa bir sürede, pek çok sinemasever ve eleştirmen tarafından kült film statüsüne yükseltilen sil baştan filminin yönetmeni michel gondry imzali.

206) the andromeda strain

michael crichton’ın çok satan bilim-kurgu romanından beyazperdeye uyarlanan the andromeda strain, robert wise’ın imzasını taşıyor. bir araştırma uydusunun arizona yakınlarındaki küçük bir kasabaya düşerek parçalanması beraberinde büyük tehlikeler getirir. dünya dışından gelen ve son derece ölümcül olan bir virüs bu kaza sonrasında serbest kalır ve kasabadaki hemen herkes kısa bir süre içinde ölür. olayı çözmek için getirtilen bir grup doktor ve bilimadamı virüsü yok etmek için zamana karşı zorlu bir yarışa girecektir.

207) novecento

usta bernardo bertolucci, toplumun, burjuvazi ve köylü sınıfı olmak üzere iki farklı kanadını temsil eden alfredo ve olmo üzerinden zamanında komünizm ve faşizmden çok çekmiş gerçekçi bir italya panaroması sunuyor.

208) berlin alexanderplatz

1928 yılının berlini’ndeyiz. franz biberkopf, kız arkadaşını öldüremek suçundan yattığı cezaevinden yeni çıkmıştır. çıktıktan sonra eski günlerine geri dönmemeye ve yeni bir başlangıç yapmaya karar veren franz, yıllar önce bıraktığı berlin’i beklediğinden çok farklı bulur. dejenere olmuş bu berlin’de ister istemez uzak durmaya çalıştığı suç dünyasının içine çekilecektir.

209) sala samobójców

polonyalı yönetmen jan komasa’nın ilk filmi ‘intihar odası’ günümüz internet dünyasının gençler üzerindeki etkilerini anlatıyor.

210) la jetée

chris marker’in yönetmenliğini üstlendiği kısa film hem estetiği hem de öyküsü ile olağanüstü. tüm film fotoğraflardan oluşuyor, sadece tek bir hareketli görüntü yer alıyor filmde, ki o da belli belirsiz görünüp kayboluyor. müzikleri ve puslu fotoğrafları ile yarattığı atmosfer bilim kurgu sinemasının en ilginç yapıtlarından birini ortaya koyuyor.

film terry gilliam’ın 12 maymun isimli başyapıtına da esin kaynağı oldu. kısa filmin yönetmeni marker, 12 maymun’da da senarist olarak yer aldı.

211) philadelphia

eşcinsel olan yetenekli avukat andrew beckett, çalıştığı hukuk bürosunda aıds olduğu fark edilince işten çıkarılır. kendisine nedeninin aıds olduğunu açıklamamalarına rağmen beckett, nedenin bu olduğundan emindir ve bu hukuk bürosuna dava açmaya karar verir. başvurduğu avukatlarca bir süre reddedildikten sonra, en sonunda joe miller’ı tutmayı başarır.

212) pink floyd the wall

pink floyd’un 1979 yılında yayınladığı albümle aynı adı taşıyan film, görüntüleri ve elbette müzikleriyle ön plana çıkıyor. grubun efsanevi albümünün hakkını fazlasıyla veren film, şüphesiz bütün zamanların en iyi müzikallerden…

diyalogun kullanılmadığı, kesintisiz müzikle ve karikatürist gerald scarfe’nin çizimleriyle süslü film, uzun ve eşsiz bir klip havasında.

213) faust

faust’un modern bir uyarlaması olan filmde faust bulduğu değişik bir harita yüzünden kendini kuklalar ve çamurdan insanların olduğu tekinsiz bir kukla tiyatrosunun içinde bulur. film koltugunda grotesk stop-motion yonetmeni jan svankmajer var.

214) ın the name of the father

basit kaygıları olan saf irlandalı genç gerry conlon, 70’li yıllarda londra’ya gelir. kendini hayatın akışına kaptıran delikanlı burada bir işgal evinde serbest bir hayat yaşayan gençlerle birlikte zaman geçirmeye başlar. bir polis baskınında hiç ilgisi olmadığı 1974 gyildford bombalamasından sorumlu tutularak tutuklanır.
o dönemin ingiltere’sinde şimdikinden çok farklı olarak, terörle mücadele adına insan haklarının hiçe sayıldığı uygulamalar olmaktadır. yoğun fiziksel ve manevi işkencelerin baskısı altındaki gerry’nin ömrünün sonbaharındaki masum babası da, suç ortağı olarak hapse atılır. kadın bir avukatın yıllar süren çabalarının da yardımıyla, gerry maruz kaldığı adaletsizliğe direnmeye calisir.

215) m

ıslık, balon, şeker, cinayet ! m, metropolis?in yaratıcısı fritz lang’dan suç, ceza ve adalet hakkında siyah beyaz bir gerilim. seri cinayetler işleyen çocuk katili hans becker tüm şehirde kaosa sebep olmuştur.
nazi-öncesi almanyasında berlinde yaşayan hansa karşı dönemin hükümeti çalışmakta, ancak polis katile ulaşamamaktadır. polise karşı, yeraltı suç örgütlerinin katilin peşine düşmesi olayların karışmasına sebep olacaktır. paranoya toplumunun en oncu orneklerinden.

216) 99 francs

kendi reklam kapmanyasını sabote ederek sisteme karşı gelmeye başlayana karakterin trajikomik hikayesi, frédéric beigbeder’in reklam şirketinde çalıştığı sıralarda yazdığı kitaptan uyarlanan film, reklam dünyasını hedef alan eleştirel bir film.

217) benny’s video

git gide yaşadığı hayata ve ailesine yabancılaşan 14 yaşındaki benny, vaktinin neredeyse tamamını şiddet dolu videolar izleyerek ve kendi el kamerasıyla odasının camından çekim yaparak geçirmektedir. gün geçtikçe akıl sağlığını yitirmeye başlayan ve gerçeklik algısı değişen benny, tıpkı izlediği bir domuzun parçalandığı video gibi kendi ev yapımı filmini çekecektir. tek fark, ailesinin evde olmadığı bir haftasonu evine davet ettiği kızın bu videoda yer almasıdır.

şiddeti en saf haliyle önümüze sunan michael haneke’nin “duygusal buzlaşma” olarak tanımlanan üçlemesinin ikinci filmi benny’s video, yönetmenin 5 yıl sonra çekeceği funny games’e bir ön hazırlık görünümünde adeta.

218) about schmidt

hayatı, ailesi ve işiyle meşgulken herhangi bir sorun yaşamayan schmidt, emekliliğinin ardından karısını kaybetmesiyle tepetaklak olur. üstelik kızı da, uygun olmayan bir adamla evlenme planları yapmaktadır. geniş bir arazide bir uçandairenin açtığı kocaman bir boşluğa benzeyen yaşamına bir anlam katmak isteyen orta yaşlı adamımız; hem kendi yaşamını gözden geçirmek, hem de kızının yapmak üzere olduğu hatayı engellemek üzere bir yolculuğa çıkar. senarist kimliğiyle tanıdığımız yönetmen alexander payne?den bol ödüllü bir yapım.

219) this ıs england

1980’li yıllarda ingiltere’de gittikçe radikalleşen ırkçılık hareketlerine içeriden başarılı bir bakış atan this is england, son yıllarda ırkçılık üzerine yapılmış en başarılı politik filmlerden biri…

nükleer savaş sonrası harap ve bitap düşmüş avustralya. ilk filmden hatırladığımız çılgın max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. insanların ulaşımlarını sağlayacak petrol için yaşadığı bir bölgede çetelerin baskısı altında olan bir grubun yanına sığınır ve güvenliklerini sağlamaya çalışır.

pek çok kaynakda ilk filmden daha başarılı bulunan devam filmi yol savaşcısı, bilim kurgu-western-kara film arasındaki sınırları flu’laştırarak, oldukça etkileyici bir çalışma ortaya çıkarıyor.

220) das cabinet des dr. caligari.

alman dışavurumcu sinemasının ilk örneği olarak kabul edilen, dr. caligari’nin muayenehanesi, alman sinemasının altın çağini simgeleyen ve en çok tartışılan filmdir. anlattığı gizemli cinayet öyküsünün yanı sıra resimli panolardan oluşan dekorları, boyayla elde edilmiş gölgeleri, eğik bacalı, yamuk duvarlı evleriyle filmin yarattığı fantastik ve ürkütücü dünya bugün bile ilgiyle izlenmesini sağlamaktadır. film, döneminde ve sonrasında, pek çok övgüler aldığı gibi, aynı ölçüde eleştirilmiştir. öyleki “kaligarizm” bir terim haline gelmiştir.

221) gandhi

gandhi (1982) mohandas karamchand gandhi’nin hayatını anlatan birçok ödülün sahibi biyografik film. 20 yüzyılın ilk yarısında ingiltere’nin hindistan’da koloniler kurması ve hindistan’ın durumu etrafında toplanan filmin yönetmenliğini richard attenborough yaptı. gandhi rolüyle ben kingsley akademi ödülü aldı. ingiltere ve hindistan ortak yapımı filmin prömiyeri 30 kasım 1982’de yeni delhi’de yapıldı.

222) pump up the volume

arizonadan doğu kıyısı’na göç etmiş olan mark zeki fakat utangaç bir gençtir.ailesi ona arkadaşları ile konuşabilmesi için kısa dalga bir radyo hediye ederler, ancak o korsan bir djey – hard harry- olmaya karar verir ve okul müdüründen nefret eden gençlerin öfkeli sesi haline gelir.harry’ nin dinleyicilerinden biri intihar ettiğinde ve harry okulda bir kaosa sebep olduğunda, yöneticiler harry’nin yayınlarına bir son vermesi gerektiğine karar verirler.

223) det sjunde inseglet

ölüm, din ve agnostizm üzerine bir başyapıt…

ortaçağ’da haçlı seferleri’nden dönen bir şövalye savaşlar sırasında hep ölümle burun buruna gelse de, hayatta kalmayı başarmıştır. ancak tam huzura kavuşacağını düşünürken, karşısına onun hayatını almaya gelmiş olan ölüm çıkar. ölümle pazarlığa oturan savaşçı, onu bir satranç oyununa davet eder. yolculuğu sırasında kendisine eşlik eden ölümle bir taraftan oyun oynayan şövalye, yol boyunca çok farklı insanlara ve durumlara tanık olacaktır.

224) witness for the prosecution

usta yönetmen billy wilder’ın yönettiği film bir agatha christie uyarlaması. unutulmaz finali ile klasikleşen filmin sonunda yaşananların, filmi izlemeyenler tarafından öğrenilmemesi özen gösterilmiş hatta film ekibinde çalışanlarla bu konuda bir antlaşma bile yapılmış…

225) tanin no kao

bir kaza sonucu yüzü tanınamayacak ve hatta korkulacak kadar yanan karakterin toplum içerisine çıkabilmesi için özel bir maske geliştirilir. ancak bu maske karakterin kişiliğinde hareketlenmelere neden olacaktır.

226) der name der rose

talya’nın kuzeyindeki bir kilise, gerçekleşen vahşi bir cinayetle karışmıştır. çalışkan ve saygın bir rahip olan william, genç çömezi adso ile birlikte araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilir. kilisedeki rahipler, cinayetin şeytanın işi olduğuna ve kilisenin lanetlendiğine inanmaktadırlar. cinayetlerin devamı gelince, bu inanış giderek güçlenir. william, yaptığı araştırmalar sonucunda, limon suyuyla parşömene yazılmış gizli bir not bulur. notta, uğruna cinayetler işlenebilecek bir kitaptan bahsedilmektedir. usta fransız yönetmen jean jacques annaud’un yönettiği ve umberto eco’nun aynı isimli romanından uyarlanan filmde william rolündeki sean connery’e, adeta sherlock holmes’ün asistanı watson karakterini andıran genç adso rolüyle christian slater eşlik ediyor.

227) when nietzsche wept

ırvin d. yalom’un aynı isimli, basıldığı 1992 senesinde çok ses getiren kurgu romanından uyarlanan bu filmde, psikanalizm in öncüsü sigmund freud’un gençliği ile de karşılaşıyoruz.

228) ta’m e guilass

iran’ın en önemli yönetmenlerinden abbas kiarostami, bu filminde intihar etmek isteyen orta yaşlı bir adamın, kendisini gömmek için birisini ararken ki yolculuğunu anlatıyor.bay badii yolculuğu esnasında üç farklı kişiden intiharından sonra kendisini gömmesini rica eder: kürt bir askerden, afgan bir öğretmenden ve yaşlı türk bir tahnitçiden. aralarından sadece biri bu teklifi kabul eder. ancak bay badii bu yolculuğu esnasında bu kişilerden hayat dersi niteliğinde pek çok şey öğrenecektir.

229) z

gunumut turkiyesine bir ayna: liberal bir politikacı olan yves montand, barış savunucularının gösterisinde devletin sağ kanadının organize ettiği bir suikaste kurban gider. cinayetin hemen arkasından devlet ve ordu görevlilerinin yaptıkları tek şey, olayı örtbas etmek için gerekli delilleri ortadan kaldırmaktır.
fakat prosedür gereği açılan davaya atanan savcı, olayın derinlerine indikçe karşılaştığı akıl almaz gerçeklerle yılmadan tıpkı bir dedektif gibi araştırmasına devam eder. ama bu araştırma sırasında karşısına çıkan engeller, devletin içinde tahmininden de derin makamlardan gelecektir.
en iyi yabancı film oscar’ının da sahibi olan z, politik ve toplumsal olaylara duyarlılığını sinemasına taşıyan yönetmen costa gavras imzalı.

230) pierrot le fou

ferdinand griffon’un zengin bir kadınla mutsuz bir evliliği vardır. televizyondaki işinden de yeni kovulmuştur. paris’te katıldıkları sıkıcı bir partiden sonra karısını ve çocuklarını terkedip çocuk bakıcıları olan marianne renoir ile kaçmaya karar verir. birlikte gittikleri marianne’ın dairesinde bir ceset bulurlar. fedinand cezayir’li birtakım gansterlerin marianne’ın peşinde olduğunu anlar. ölen adamın arabasını alarak paris’i terkederler ve güneye akdeniz sahillerine doğru kaçmaya başlarlar.

231) last year at marienbad

büyük ve eski tarz bir lüks otelde, bir yabancı (giorgio albertazzi) evli bir kadını kendisiyle kaçması için ikna etmek ister. ancak kadın (delphine seyrig) yabancıyla bir önceki sene marienbad’da yaşadıklarını hatırlamamaktadır. alain resnais imzali.

232) noviembre

tiyatro ve sanatın, değişimi hızlandırıcı gücü, achero mañas ın hafif, idealist, hayat ve umut dolu bu filmine ilham sağlıyor… yakın gelecekte, bir grup aktör, insanların birbirleri için karşılıksız hiçbir şey yapmadıkları, aşırı bireyci doksanların son dönemini hatırlar. oyunculuk okulunda hayal kırıklığına uğrayan ve hocasının basmakalıp deslerinden bıkıp sokaklara yönelen alfredo baeza nın öyküsü anlatılmaya başlanır. alfredo, sanatın dünyayı değiştirebileceğine ya da, belki daha doğrusu, dünyanın vaziyetini değiştirirebileceğine hâlâ inanmaktadır. özgür düşünceli arkadaşlarıyla biraraya gelip kasım adını verdikleri tiyatro grubunu oluşturur; para kabul etmeyeceklerine dair temel bir prensibe dayanan kendi manifestolarını yaratırlar.

233) missing

costa-cavras imzali filmde, 1970’li yıllarda bir güney amerika ülkesindeyiz. açıkça belirtilmese de, abd’nin desteğiyle kanlı bir askeri darbede bulunan cuntacı general pinochet’nin şili’si burası. genç amerikalı charles horman aniden ortadan kaybolduğunda karısı beth olayı araştırmak ister ve her kapıyı zorlar ama abd büyükelçiliği dahil hepsinden geri çevrilir.

234) barfly

henry chinaski, içkinin esiri olmuş tatlı bir serseridir. zamanının çoğunu ucuz barların karanlık köşelerinde geçirir. kendisi gibi sefil görünüşlü ama güzel bir kadına tutkuyla bağlıdır.

birgün yazarlık yeteneğini keşfeden zengin bir yayıncı kadınla tanışır. bu, hayatında büyük bir değişikliği beraberinde getirir. artık, ya yazdığı öykülere büyük paralar öneren bu kadınla başarının peşinden koşacaktır, ya da bu sefil yaşama devam edip özgürlüğün tadını çıkarmaya devam edecektir.

235) macbeth

shakespeare’in belki de en unutulmaz eserinin yine en unutulmaz sinema uyarlaması orson welles’e ait. 1948 yapımı film döneminin sinemasal anlatım ve mekan seçimleri açısından da öncü yapımlarından biri.

236) little miss sunshine

bu sevimli yol hikayesinde, bir ailenin yolculuk sırasında başlarından geçen birbirinden ilginç ve komik olaylar, hayal bile edemeyecekleri bir sonla noktalanacaktır. son yıllarda amerika’dan çıkan en kendine has ve sıradanlığı ölçüsünde de sıcak aile ve yol filmlerinden biri

237) yeraltı

zeki demirkubuz’un dostoyevski’nin ‘yeraltından notlar’ından ilham alarak çektiği son filmi ‘yeraltı’ postmodern bir sekilde gunumuze uyarlanmis. tiradlar cok basarili.

238) 25th hour

spike lee yönetmen koltuğunda oturduğu filmini oldukça ufak bir bütçeyle çekmiş. buna rağmen edward nortan, philip seymour hoffman, barry pepper gibi isimlerden oluşan oldukça sıkı bir oyuncu kadrosunu barındırıyor. yönetmenin 11 eylül olaylarının hemen arkasından motor dediği film, tüm amerika’da, özellikle de new york’da yaşanan toplumsal değişimler ve hortlayan ayrılıkçı politikaları hedefine alıyor.

239) happiness

yalıtılmışlık… yabancılaşma.. mutluluk. amerika’da hepsini birlikte alabilirsiniz. ya da belki ayrı ayrı alma şansınız yoktur. yeni bir televizyon alın mutlu olun. yetmedi mi? yabancılaşmayı deneyin. televizyon alacak paranız mı yok? o zaman yalıtılmış bir hayat yaşayın. “mutlu olun”, eğer işe yaramıyorsa “mış gibi” yapın. ikiyüzlülüğü de ihmal etmeyin…

240) chinese coffee

orta yaşlı ve başarısız bir greenwich village yazarı olan henry lavine restorandaki işinden kovulur; görünürde para istemek için arkadaşı ve akıl hocası jake’i ziyaret eder. harry, ikisinin arkadaşlıkları uzerine olan yarı-kurgu son romanının manuskripti hakkındaki fikrini almak istemektedir. jake başta romanı okuduğunu inkar etse de, daha sonra “estetik sebeplerle” romana saldırır ve derindeki kıskançlık ve aldatılmışlık duyguları yuzustune çıkarak travmatik bir yuzleşmeye yol açar.

241) dans la maison

arka sıradaki öğrenci göze çarpar; farklıdır, parlak bir zekâya sahiptir ama uyumsuzdur. henüz 16 yaşındaki claude´da fazlası da vardır. claude, kompozisyon ödevi için aradığı esin perisini sınıf arkadaşının evinde bulur ve yazma yeteneğiyle birlikte keşfettiği keskin gözlemciliği röntgencilik boyutuna ulaşır. sıra dışı öğrencisinin yeteneğinden etkilenen germain ise öğretmenin keyfini yeniden keşfeder. ne var ki, özel hayatın ihlaliyle başlayan olaylar çığırından çıkar. claude kontrolünü ufak ufak yitirirken, gerçek ile kurmaca ayırt edilemez hale gelir.

242) sideways

miles raymond, bütün hayatı bir yazar olabilme hayalleriyle geçmiş, ama evliliğindeki gibi mesleğinde de başarısız olmuş, bir ingilizce öğretmenidir. en yakın arkadaşı jack ise, hiç kimse tarafından tanınmayan bir televizyon oyuncusudur ve evlenmek üzeredir. miles´ın son yazarlık denemesi de başarısızlıkla sonuçlanınca en yakın arkadaşı jack´i, evlenmeden önce, bir haftalık bir yolculuğa davet eder.

243) rusalka

bu hüzünlü şehir masalının başkahramanı, deniz kenarındaki bir kulübede yaşayan sekiz yaşındaki küçük alisa. alisa, balerin olmak ister büyüyünce, ayrıca özel bazı yetenekleri de vardır: istediği zaman havayı değiştirebilir, dilekleri gerçekleştirebilir. yıllar geçer, alisa şimdi moskova’dadır. on yedi yaşında, hayatın gerçekleriyle yüz yüze, isteksiz ve umutsuz. görsel tarzı amélie’yi andıran denizkızı, aşk, modernlik, yeni rusya’da maddiyatçılık ve moskova’nın modern yüzünü hem umut verici hem üzücü hem de tuhaf olmayı başararak işliyor.

244) control

joy division vokalisti ıan curtis’in öyküsünü anlatan ve 2007 cannes film festivali yönetmenler haftasının açılış filmi olan “control”, topladığı övgü ve ödüllerle özellikle öne çıkıyor. orijinal punk soundunun en ünlü takipçilerinden olan, çoğu müzik eleştirmenince en önemli post-punk grubu kabul edilen joy division, sadece iki stüdyo albümüyle büyük bir başarı yakalamış ve solistleri ıan curtis’in 1980 yılında intihar etmesi üzerine dağılmıştı.

245) bir zamanlar anadolu’da

nuri bilge ceylan’a 64. cannes film festivali’nde jüri büyük ödülü kazandıran film, bir doktorla savcının bir gecede geçen gerilimli hikâyesini anlatıyor.

246) mary ve max

stop motion tekniği ile çekilen film, mary and max herkesin hayatında bir dönem yaşadığı olayları, dönem dönem hissettikleri duyguları yani hayattan küçük ama derin bir parçayı bizlere sunuyor. adam elliot film boyunca insanların üzerlerinde bulunan renklerin, sıfatların, kıdemlerin önemsiz olduğu, sadece çıplak iken sahip olduğumuz özellikler ile başa çıkabileceğimiz bir konu olan “yalnızlık” tan kaynaklanan sorunların odağında bulunan bir hikayeyi izleyici ile buluşturuyor. hikayesini gerçek hayattan alan film komedi unsurları var olsa da intihar, yalnızlık, depresyon, şizofreni gibi iç burkan detayları da bünyesinde barındırıyor.

247) nói albínói

noi, kuzey izlanda’da küçük bir yerleşim biriminde yaşayan 17 yaşında son derece akıllı bir genç. fakat yaşadığı çevreden oldukça sıkılıyor ve oradan kaçmanın hayallerini kuruyor. daha sonra hayatına yerel bir benzincide çalışan bir kız giriyor. ikisi çevresi bembeyaz dağlarla çevrili, kısıtlı dünyalarından kurtulmanın yollarını arıyorlar.

248-249-250) manhattan ve deconstructing harryvemidnight in paris

woody allen ve sehir, ressam ve yazar filmleri.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..
251-opening night

1977 yapımı john cassavetes filmi. yaşlanmakta olan büyük broadway aktristi mrytle gordon *, umutsuzluğa savaş açar ve kendi şeytanları ile boğuşur. dibe zil zurna ilerlerken etrafındaki artık ona kadın olarak bakmayan eski aşkı yeni rol arkadaşı maurice* ve yönetmeni manny*’nin de yakasına yapışır. iyi bir şeylere ihtiyacı vardır; aslında bir idoldür hatta uğruna ölünür de-ki bu kafasını iyice karıştırır. “umut” arar, sevilmek ister, kat hizmetçileri ve kapıcılara sarılır ancak. istediği şeyi bulamaz ama aramayı da bırakmaz.

252-faces

mutlulukları sadece görünüşten ibaret olan bir çift…oldukça varlıklı yaşamlarında artık ne birbirlerinden ne de yaşadıkları hayattan zevk alabilen bu orta yaşı geçmiş çift, dillendirmeseler de evliliklerinin sonuna geldiklerinin farkındadırlar.

hızla ilerledikleri son ise her ikisinin de birbirlerini aldatmaları ile sarsırı bir noktaya ulaşacaktır.mutsuz geçen yılların intikamını almak istercesine büyük bir öfke ile ihanetleini taçlandıran ikili, eşşiz bir son yapacaklardır.

253- a woman under the ınfluence

3 adet john cassavetes filmi arka arkaya:
mabel longhetti alt-orta sınıftan los angeles’lı bir evkadınıdır; kişilik duygusu öylesine zayıftır ki, kendini sadece kocasının sevgisi ve çocuklarının bağlılığıyla tanımlar. kocası nick, bir inşaat ekibinin şefidir; coşkulu bir yapıya sahip, insanlarla birlikte olmayı seven bir tiptir.
mabel umutsuzca onu hoşnut kılmak ister ve yalnız olduklarında bunu yapar da. uyuşurlar ve birbirlerini severler. ama çevrede insanlar varsa, mabel biraz kaçık bir hal alır. nasıl davranması gerektiğinden emin değildir, çünkü kim olduğundan emin değildir. mabel çevresindeki her tür etkiye karşı savunmasızdır; güvensizdir, hiperdir, maniktir.
fazlaca güler ve kendini zorlar. etrafta başkaları olduğunda iyi değildir. bu yüzden de kocası sonunda yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapar ve onu bir akıl hastanesine yatırır. peki o ne olacaktır? nick de mabel kadar çılgın, hatta belki ondan da çılgın değil midir?..

254- karamazovi

bir tiyatro yönetmeninin liderliğindeki bir grup praglı oyuncu, dostoyevski`nin karamazov kardeşler romanının tiyatro uyarlamasını, bir fabrikanın sıra dışı ortamında düzenlenen alternatif bir festivalde sunmak için krakov`a gelir. provalar sürüp gider ve yıkık dökük fabrikanın eğreti sahnesinde inanç, ölümsüzlük ve kurtuluş konuları işlenirken, tuhaf bir biçimde dostoyevski`nin bilindik temaları, tiyatro toplululuğunun kendi aralarındaki ilişkilerde de kendini göstermeye başlar. böylece roman, oyun, film ve “gerçek hayat” arasında bir etkileşim ortaya çıkar.

255- youth

gençlik, kayıp zamana, kaçırılan fırsatlara ve kaçıp giden sevgililere bir aşk mektubu. mizahi yaklaşımı da esirgemeyen gençlik, michael caine’in canlandırdığı besteci fred ile harvey keitel’in canlandırdığı yönetmen arkadaşı mick’i tatilleri boyunca izliyor. iki yaşlı adam, isviçre’de lüks bir spa tesisinde ölüm, yaşlılık, sanatçılar, prostat, miss universe ile gençlik anılarından söz ediyor, kendilerini ve hayatı gözden geçiriyorlar. cannes’da altın palmiye için yarışan gençlik, sorrentino’nun alâmetifarikası ilginç kamera açıları, çarpık yüzler, muhteşem müzikler ve stilize görseller geçidiyle yine nefes kesici bir seyirlik sunuyor.

256- all about eve

margo channing, uzun tiyatro kariyerinin doruklarında, hırslı ve yetenekli bir oyuncudur. hayatının, büyük bir hayranı olarak kendisiyle tanışmaya gelen genç eve harrington’la karşılaştığında nasıl değişeceğinden habersizdir. eve, margo’nun sekreteri olarak onunla yaşamaya başlar ancak aslında olmak istediği margo channing’in kendisidir…

257- women in gold

viyana’da yaşayan yahudi bir kadın olan maria altmann, ikinci dünya savaşı’nın patlak vermesi ve yaşadığı yerin nazi kuşatması altına girmesiyle viyana’yı ülkesini terk etmek zorunda kalır. ülkesinden ayrı, mülteci olarak geçirdiği 60 yılın ardından maria, viyana’ya geri dönmeye karar verir ve bunun için geçerli bir nedeni de vardır. zamanında nazilerin el koydukları aile mirasını ve en önemlisi gustav klim’in, teyzesini resmettiği önemli tabloyu geri almaya kararlıdır. 80 yaşındaki maria, yanında genç ve deneyimsiz avukatı randy schoenberg ile birlikte avusturya hükümetinde sürecek bir yolculuğa atılır. ne var ki bu yolculuk maria’nın geçmişindeki sır ve gerçeklerin ortaya çıkacağı bir deneyime dönüşür.

258- the reflecting skin

çocuk, 1950’lerde köy yaşamının getirdiği sıkıntılarla baş etmeye çalışır ve kendi fantezileri olayları algılamasında ona yol gösterir. babası ona vampir hikayeleri anlattıktan sonra, yolun üst kısmında oturan dul kadının bir vampir olduğundan emindir. erkek kardeşini, dul kadını görmemesi konusunda ikna etmeye çalışır. bunun yanında kötü karakterli annesi ve taciz suçundan yargılanmış babasıyla yaşaması gerekmektedir.

259- stuart*

stuart shorter -evsiz ve şiddetle dolu bir geçmişi olan alkolik – yardımsever bir yazar olan alexander masters’la tanışır ve şanssız arkadaşlıklarına başlamış olurlar. alexander stuart’ın karmaşık yaşamı ve travmatik çocukluğu hakkında daha fazla bilgi edindikçe stuart’ın hikayesini kitap haline getirmek istediğini söyler.stuart hikayeyi geriden başa doğru yazmalarını tavsiye eder. böylece bu “çok daha ilgi çekici olacaktı – tom clancy’nin cinayet gizemi gibi “. onların ilgi çekici birliktelikleri ilerledikçe, stuart azar azar hikayesini sondan başa doğru anlattıkça onun güçlü kişiliği sayesinde hikaye daha çok traji-komik bir hale gelir. postahane soymak, intihara yeltenmek, pek çok hayır kurumuna girmek… artık stuart’ın hayatının karmaşıklığının ve kötü bir şekilde kontrolden çıkışının nasıl gerçekleştiğini alexander anlamaya başlıyordu.

260- last exit to brooklyn

1952’nin şiddet ve ahlaksızlıkla dolu brooklyn sokaklarında geçen, sert ama bir o kadar da güzel yapılmış bir film olan last exit to brooklyn, yoksulluğun ve umutsuzluğun ortasındaki bir dünyanın dağılmış karakterlerinin hayatlarını anlatıyor.

261- the young and prodigious t.s. spivet

10 yaşındaki dahi kartograf t.s spivet, montana’da küçük bir kasabada kovboy babası ve bilim insanı annesiyle beraber yaşadığı çiftliği, smithsonian enstitüsü’nde bir ödül almak için gizlice terk eder ve bir kuru yük treniyle yola koyulur
1952’nin şiddet ve ahlaksızlıkla dolu brooklyn sokaklarında geçen, sert ama bir o kadar da güzel yapılmış bir film olan last exit to brooklyn, yoksulluğun ve umutsuzluğun ortasındaki bir dünyanın dağılmış karakterlerinin hayatlarını anlatıyor

262- stockholm

film; bir adamın, partide hoşlandığı bir kızla tanışıp onu elde etmeye çalışmasıyla başlar. fakat, kızımız adamı reddeder. tabii ki, kahramanımız bunun üzerine vazgeçmediği için, kızın dikkatini kazanmaya çalıştığı esnada aralarında uzun ve ilginç diyaloglara sahne olacak şekilde hikaye devam eder.

263- damnation

karrer hayatını yoğun bir depresyon içinde gayretle sürdürmektedir. bulunduğu çevre monotondur ve yağmurlu ve çamurlu. yalnızlığın tükettiği karrer’in umutsuzluğu titanik bar’ın ve bu barda çalışan güzel, akıldan çıkmayan şarkıcısının varlığı olmasa çaresiz olabilirdi. ancak bu şarkıcı evlidir ve karrer onu kocasından ayırmaya kararlıdır.

264- the double

simon çekingen bir adamdır; farklı bir dünyada insanlardan uzak yaşamaktadır. iş yerinde küçümsenir, annesi tarafından hor görülür ve hayallerinin kadını tarafından görmezden gelinir. yeni bir çalışanın gelmesiyle denge kurulacak gibi görünür. james hem simon’ın tip olarak aynısıdır hem de karakter olarak tam tersidir; kendine güvenli, karizmatik bir adamdır. simon james’in yavaş yavaş tüm hayatını çaldığını fark edecektir.

265- calvary

günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere rahip james’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. şaşırıp kalan james diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. yedi gün içinde rahip james’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

266- de helaasheid der dingen

gunther strobbe 13 yaşındadır ve tavan arasını babası, 3 amcası ve büyükannesiyle paylaşır. gunther her gün edepsiz olayların yaşandığı ve sürekli içki içilen bir ortamda yaşar. her şey, her gün aynı kaderi yaşayacağını gösterir.

267- guess who’s coming to dinner

uzun süredir görmedikleri kızlarının evleneceğini ve o akşam yemeğe nişanlısı ve onun ailesiyle geleceğini öğrenen anne baba drayton’lar hemen hazırlıklara başlar fakat kızları, damadın siyah olduğu gerçeğini söylemeyi atlamıştı. amerikan toplumunun gedikli konusu ırkçılığa, muhafazakarlık ile hümanitenin müsabakası üzerinden yaklaşan ‘guess who’s coming to dinner’, güçlü oyuncu kadrosu ve nefis senaryosuyla eşsiz bir klasik.

268- kimssi pyoryugi

kim adında bir adam kendini han nehri’nin karanlık, suskun sularına atar. uyandığında üstü başı kumla kaplanmış, yerde yatmaktadır. o zaman, kendisini öldürmeyi başaramadığını ve nehirde bilinmeyen bir adaya sürüklendiğini anlar. nehir kenarındaki binalardan birinin bir dairesinde yıllarca odasından dışarıya adımını atmamış bir genç kız vardır. bir gün dürbünüyle bakmaktayken bir ada üzerinde tek başına yaşayan bir adam gözüne ilişir ve merak eder. günler günleri kovalarken, adamın yalnız ama halinden hoşnut yaşamı merakını öylesine artırır ki onca yıldan sonra odasından dışarı çıkmasına sebep olur.

269- talk radio

radyo programcısı barry champlain’in yerel radyo programının ulusal yayına geçme olasılığı kariyerindeki en büyük kırılma anıdır. dilbaz, alaycı, acımasız ama çoğu zaman da fazlasıyla komik olan champlain insanları sinirlendirmede ve arayanların bamteline basmada uzmandır.

270- suddenly, last summer

elizabeth taylor, katharine hepburn ve montgomery cliff’li göz alıcı bir kadro. gizemli ölümünün sebebi çözülemeyen bir oğul, evlat acısı ile baş etmeye çalışan mağrur bir anne, akıl sağlığı yerinde olmayan bir yeğen, olaylara garip bir şekilde dahil olan ruh doktoru… tennessee williams’ın oyunundan uyarlama bir senaryo. kaçırılmayacak bir film.1937, new orleans. zengin bir dul olan violet venable, her sene oğlu sebastian ile birlikte yaz tatiline çıkar. ancak son tatillerinde sebastian ölür. olayın üzerinden bir sene geçince, yeğeni catherine onu tatile birlikte çıkmaya ikna eder. ancak sebastian’ın öldüğü gün, catherine gizemli bir şekilde aklı başında değilmiş gibi davranmaya başlar.

271- bad timing

viyana.. genç bir amerikalı kız hap içerek intihar teşebbüsünde bulunur ve hastaneye kaldırılır. film bundan sonra sürekli geri dönüşlerle intihar girişiminin ardındaki sır perdesini aralamaya çalışıyor. ‘‘hastalıklı bir beynin ürünü sapık bir film’’

272- reality bites

lelaina (winona ryder), bir tv sabah şovunda, yıldız sunucunun asistanı olarak çalışmaktadır. boş zamanlarında ise çılgın oda arkadaşı vickie (janeane garofalo), seksüel açıdan bastırılmış sammy (steve zahn) ve en iyi arkadaşı, zeki fakat isteksiz isyankar tray (ethan hawke) hakkında sıra dışı ve genellikle terbiyesiz belgeseller çekmektedir. bu sırada lelaina, video sektörünün ileri gelen patronlardan biri olan ve ın your face tv de yayınlamak isteyen michael (ben stiller) ile tanışır ve kendisini bir tarafta güvenilir, hayatı hızlı yaşayan michael ve diğer tarafta seksi, kendi halinde tray’den oluşan garip bir aşk üçgeninde bulur.

273- le tout nouveau testament

bu gerçeküstü komedide tanrı, karısı ve kızıyla normal bir hayat süren sıradan bir belçika vatandaşıdır ve bir apartman dairesinde yaşamaktadırlar. bir gün kızı ea, babasının bilgisayarını karıştırıp bütün dünyayı bir kaosa sürüklediğinde baba-kızın da arası açılır. küçük kız yeryüzünde yaşayan herkese kendi öleceği günün tarihini kısa mesaj yoluyla atar. ardından da evden kaçıp altı havari bulmaya karar verir…

274- a dangerous method

dünya prömiyeri eylül ayında venedik film festivali’nde yapılan film, psikolojinin iki büyük öncüsü carl jung ve sigmund freud arasındaki dostluğun nasıl bozulduğunu anlatıyor. 1904 yılındayız. akli dengesi bozuk olan sabina spielrein adında bir rus kadın, tedavisi için carl jung’a teslim edilir. burghölzli akıl hastanesi’nde, hocası sigmund freud ile birlikte çalışmakta olan jung, bu hastasıyla yakınlaşmaya başlar. ancak bu durum meşhur usta ile yükselmekte olan genç çırağının arasının açılmasına neden olacaktır.

275- the servant

senatör mccarthy’nin abd’de 1950’lerde başlattığı komünist avı sırasında kara listeye girdiği için ingiltere’ye yerleşmek zorunda kalan amerikalı yönetmen joseph losey’le, ingiliz oyun yazarı senarist harold pinter’ın ilk kez birlikte çalıştıkları film “genç hizmetçiler” olmuştur.

filmde üst sınıftan londralı genç aristokrat tony (james fox)’nin sıradan işlerini görmesi için evine aldığı hizmetkâr barrett (dirk bogarde) ve onun sevgilisi vera (sarah miles) ile olan tuhaf ilişkileri anlatılmaktadır. dalkavuk hizmetkâr barrett içki ve uyuşturucu gibi bazı zaafları olan bu genç adamı zamanla avucunun içine alır, özellikle devreye soktuğu çekici bir kadın olan vera’nın da yardımıyla tony’nin kız arkadaşı susan (wendy craig)’ı devreden çıkararak evin kontrolünü yavaş yavaş ele geçirmeyi başarır

276- alice in den stadten

filmde, röportaj yapmak için gittiği abd’de herşeyi yabancı ve itici bularak bir kimlik bunalımına giren ve amaçsızca turlayan alman gazeteci philip’in ülkesine geri dönmeye karar vermesi, havaalanında karşılaştığı mutsuz ve umutsuz bir kadının küçük kızı alice’i kendisine emanet etmesiyle de yaşamının akışının tamamiyle değişmesi anlatılır.

277- conviction

1983’te kenneth waters isimli bir adam cinayetten tutuklanır. kardeşi olan betty anne waters ise kocasından boşanmış, iki çocuklu işsiz bir annedir. fakat kardeşinin masum olduğunu düşünen betty bunu kanıtlamak ister ve cinayet davasından yargılanan kardeşini temsil etmek için hukuk fakültesine kaydolur. kardeşini hapisten kurtarmak için pes etmeden mücadele veren bir kadının gerçek öyküsüdür.

278- the rainmaker

hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş genç bir avukatın kariyerindeki ilk davasında dev bir sigorta şirketiyle ve onun temsilcisi olan hukuk firmasının çevirdiği düzenbazlıklara karşı verdiği mücadeleyi konu alıyor.matt damon’ın canlandırdığı genç ve idealist avukat, yoksul halktan ve işçi sınıfından insanların sırtından sistematik olarak büyüt servetler yapan güçlü bir şirketin işlerini alan bir sigorta firmasının içyüzünü ortaya çıkarıyor.

279- jerry maguire

jerry maguire uluslararası spor idaresi’ nin (smı) en üst cemsilcisi olarak camianın tartışmasız lideridir. jerry güzel nişanlısı avery bishop’ a bağlıdır ve iyi bir ilişkileri vardır. tek sorun jerry’ nin kendini otomatik pilota bağlamış olmasıdır. arkadaşlığı iyidir, ancak cinsellikte kötüdür. jerry smı için yazdığı “düşündüklerimiz ve söyleyemediklerimiz : işimizin geleceğidir.” sloganı yüzünden işler karışır ve işten çıkarılır. işinden atılmış ama kendine güvenli ve kim olduğunun farkında olarak herşeye sıfırdan başlamak zorunda kalır.

280- the station agent

finbar mcbride, yalnız kalmak isteyen ve bunun için terkedilmiş bir tren deposuna yerleşen sorunlu bir adamdır. fakat depoya ondan önce gelmiş olan olivia ve joe ile tanıştığında, aslında ihtiyacı olanın ilginç bir arkadaşlık olduğunu anlar. olivia, 40 yaşlarında bir oyuncudur ve evliliğinin sonuna gelmiştir. joe ise 30’lu yaşlarında bir aşçıdır. tek derdi insanlarla sohbet etmektir, karşısındakiler istemese bile. hayatları beklemedikleri bir anda kesişen bu 3 insanın aralarındaki ilginç iletişim, aradıkları yalnızlığı beraber paylaşabileceklerini gösterecektir.

281- nabbeun namja

bir üniversitenin önünde, kötü kılıklı adamın biri bankta tek başına oturan güzel bir kız görür. yanına oturur. ama kız onun yanına oturmasından hoşlanmaz. sevgilisi geldiğinde de sevgilisine adamı gösterip suratını buruşturur. adam kalkıp kızı öpmeye kalkar. polis gelir, adamı güzelce tartaklarlar.adam kızı takip etmeye başlar. aslında bir genelevde çalışmaktadır adam ve bir şekilde kızla yollarını kesiştirmeyi başarır. aykırı, çok aykırı bir aşk filmi.

282- la fille sur le pont

adele yaşamının akışına hiçbir şekilde egemen olamamış, sürekli olarak sevmeye ve sevilmeye hasret çekmiş bir genç kızdır. kaba hatlarıyla anlattığı yaşamına bakılırsa bu genç kızın yaşamı sürekli kötü şanstan ve başarısız ilişkilerden oluşmuştur. bir erkekten diğerine koşerken bir türlü dengesini bulamazken hatalardan ders almayı da bilemediğini görürüz. bunları da şu sözlerle açıklar: “daha önce yaptığım hatalardan ders almam gerekirdi. yapamadım. hiçbir zaman belli bir amaca hizmet edemedim. hiçbir zaman mutlu olamadım. gerçek mutluluğu hiçbir zaman yakalayamadım.” adele’nin perdedeki görüntüsüne yapılan bir kesmeyle birkaç ay öncesine dönerek gece karanlığında paris köprülerinden birine geçeriz. intihara yeltenen adele kendisini seine nehrinin sularına bırakmak üzeredir. yakınlarda bir yerde bulunan gabor (daniel auteuil), bunalımlı kızla konuşmaya ve bağlantı kurmaya çalışır. çeşitli sirklerde hedef tahtasına bağladığı genç kadınlara bıçak fırlatarak geçimini sağlayan gabor açısından bu tür köprüler yeni ‘hedef tahtası’ adaylarını bulması için en iyi mekanlardır. intihara yeltenen genç kadınlara bu türden tehlikeli bir iş teklifi yapmakta ve vazgeçirebildikleriyle beraber çalışmaktadır. adele’e de bunları söyler ve kendisiyle çalışmasını teklif eder. ancak adele kararlıdır ve köprüden atlar. gabor da onun arkasından atlar. gabor’un bir özelliği de, o güne kadar kendisine hedef görevini yapan kadınların hiçbirisiyle yatmamış olmasıdır. buna kaşılık adele yoluna çıkan potansiyel sevgili adaylarının hiçbirisine hayır dememiştir. şansları bu defa yaver gidecek midir?

283- krotki film o zabijaniu

toplumdan son derece kopuk bir hayat süren jacek, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan bir insandır. bir gün bindiği bir taksinin şoförünü öldürür ve yakalanarak mahkemeye çıkartılır.görünüşte, cinayeti tamamen sebepsiz yere işlemiştir. lehine olabilecek de tek bir delil dahi yoktur. avukatlık belgesini yeni kazanmış idealist avukat piotr, bütün bu alehte durumlara rağmen jacek’in savunmasını üstlenir. idealizm mi gerçekler mi galip gelecektir? tüm yaşananlar sonucunda, ‘soğukkanlı bir şekilde idam emri veren sistemin de, sıradan katillerden bir farkı var mı?’ sorusu tüm ağırlığı ile ortada durmaktadır.

284- der baader meinhof komplex

film, almanya’nın en önde gelen ve en tanınmış kökten solcu terörist grubu kızıl ordu fraksiyonu’nun 1967’de başlayıp 1977’de çetenin ele başlarının hapiste ölü bulunmalarıyla son bulan hikayesini anlatıyor. ancak, daha önce çekilen benzeri filmlerin aksine “terörist şık” kavramını romantikleştirmeden.alman terörist grubu raf’ı (kızıl ordu fraksiyonu) inceleyen der baader-meinhof komplex, 60’ların sonu ve 70’lerin başlarında hüküm süren, bombalama, adam kaçırma ve hırsızlık gibi birçok olayın içine karışan alman terörist grubuna sert bir bakış atıyor.

285- love and death

başrollerini woody allen ve diana keaton’ın oynadığı rus edebiyatına eğleneceli ve bir o kadar komik göndermelerin bulunduğu, aşk, ölüm ve ölümden sonraki yaşam gibi konuların işlendiği tipik bir woody allen filmi.

286- the purple rose of cairo

cecilia, 1930’ların ekonomik kriz dönemi amerikası’nda, çok az para için ölümüne çalışan, işe yaramaz kocası tarafından sürekli taciz edilen mutsuz bir garsondur. tek kaçışı, tutku derecesinde sevdiği sinemadır. kahire’nin mor gülü isimli filmse favorisidir. defalarca kez gittiği filmde bir gün baş karakter tom baxter perdeden inip gerçek hayata karışır. üstelik cecilia’ya aşık olur!

287- the visitor

new york’a bir konferans için giden profesör walter vale, dairesinde yaşayan yabancılarla karşılaşır. bu andan itibaren profesörün hayatı, tanıştığı yeni insanlarla ilgili ciddi değişikliklere uğrar.

288- la vie de boheme

arnavut ressam rodolfo, oyun yazarı marcel ve besteci schaunard. üçünün de problemleri aynıdır: kira ve yemek paraları yoktur ve farkedilmeleri için nafile bir çaba içindedirler.bütün bunların arasında rodolfo ve sakin, sürekli olarak perişan halde dolaşan bir kadın olan mimi arasında gelişen bir ilişki son derece gerçek bir hal alır, özellikle de yoksulluk (ve rodolfo’nun göçmenlik problemleri) onları ayırdığında…

289- king of new york

film frank white (christopher walken) isimli bir adamın hapishaneden çıktıktan sonra bir yandan gangsterlik yaparken bir yandanda bir hastanenin yapılmasına yardım eden,özellikle arkadaşı ile (laurence fishburne) çalışan bir adamdan bahs etmektedir fakat tabi ona new york’un kralı diyen polislerse (david caruso ve wesley snipes) onun peşindedirler.genelde latin amerikalılar ve siyahlarla çalışmakta olan frankin bazı adamları(özellikle siyah olanlar) onlardan nefret eden polis
memuru thomas fleniganı(snipes) hiç sevmemektedirler .bu arada frank ile avukatının ilişkiside vardır.filmin başrollerinde christopher walken ve laurence fishburne vardır.yardımcı rollerde david cruso,wesley snipes,steve buscemi,victor argo,theresa randle,janet julian,joey chin,giancarlo esposito ve paul calderon vardır.film 1990da iyi bir çıkış yapmış ve ünlü hit filmler arasında kendisine yer edinmeyide başarmışdır.

290- tracks

1977 yılında robyn davidson adında genç bir kadın, batı avusturalya’da brisbane’den çölün ortasındaki alice springs’e

gitmek ister. 24 yaşında bir genç kadın olan robyn davidson, bu yolu yürüyerek katetmeyi ailesine ve arkadaşlarına rağmen gerçekleştirmeye kararlıdır. öncelikle yolculuğu için gerekli ekipmanı ve yiyeceği ayarlaması gerekmektedir. bir köpek ve dört deveyle çıkacağı 2700 km’lik yolculuk için her şeyini tamamlaması 2 yılı bulur. vahşi hayvanlar ve susuzluk gibi faktörleri de barındıran bu uzun yürüyüşüne ona national geographic fotoğrafçısı rick smolan da eşlik edecektir. büyük yolculuktan hemen önce tanışan ikilinin uzun bir yolu, doğayla ve birbirleriyle ilgili de keşfedecek pek çok şeyi vardır.

291- wall street

işletme bankeri olan bud fox (charlie sheen) utanmazcasına açgözlü bir wall street satın alma yöneticisi olan gordon gekko’nun (michael douglas) baştan çıkarıcı büyüsüne kapılır. gekko fox’u kanatlarının altına alır ve bu şirket avcısını en tepeye taşıyacak olan vicdansız taktikler konusunda eğitmeye başlar. ancak gekko öğrencisine tanıdıklarının ve akrabalarının işlerine malolabilecek gizli bir satın-alma düzmecesini haber verdiğinde, fox vicdanının sesini daha fazla göz ardı edemez ve bu oyunu bozmaya karar verir.

292- another year

ilkbahar, yaz, sonbahar, kış… aile ve dostluk… aşk ve sıcaklık… mutluluk ve hüzün… umut ve umutsuzluk… yoldaşlık… yalnızlık… bir doğum… bir ölüm… zaman geçip gider… rolling stone, the new york times ve entertainment weekly gibi yayınların ilk on listelerinde yer alan mike leigh’nin bu son dramı, evli bir çiftin hayatını bir yılın dört mevsimi süresince takip ediyor. hepsi de hüzünden mustarip arkadaşları, iş arkadaşları ve aileleriyle çevrilmiş gerri ile tom, yine de kendi sonbaharlarına kadar mutlu kalmayı başarıyor.

293- gainsbourg

yaşamı boyunca protesto edilen, yasaklanan, tartışılan, skandalların baş kahramanı fransız müzisyen, oyuncu, tabudeviren serge gainsbourg bu “kötü” şöhretiyle hem popüler kültür hem de müzik dünyası için her zaman vazgeçilmez oldu. çizer joann sfar kendi çizgi romanından uyarladığı bu ilk filmiyle gainsbourg’un 1940’lardan nazi işgali altındaki paris’te geçen çocukluğundan 1991’deki ölümüne dek sınırlarda yaşadığı hayatı anlatırken, onun isyankâr enerjisi, güzel kadınları ve muhteşem müzikleriyle göz alıcı bir filme imza atıyor.

294- et maintenant on va ou?

savaşın ardından yaralarını sarmaya çabalayan köylüler müslümanı, hıristiyanı huzur içinde, omuz omuza birlikteliklerini sürdürmekteler. ne var ki, dini çatışma haberleri, zaten hassas olan dengeleri bozmak üzeredir. şiddet girdabına kapılmamaları için erkeklere hâkim olma görevini, ne pahasına olursa olsun, yine kadınlar üstlenecektir.

295- precious*

tüm yaşadıklarına rağmen precious içinde bulunduğü durumu kaderinin bir parçası olarak kabullenmiştir ve yaşadığı sorunlardan hayal dünyasında gezintiye çıkarak kaçmaya çalışmaktadır. film, hayatın umutla bakılması gereken bir hediye olduğu düşüncesi ile hareket ediyor ve aynı zamanda, çaresiz insanların yalnız olmadıklarını, onlara her zaman yardıma hazır kurumların var olduğunu anlatıyor.

296- lawn dogs

louisville’in zengin mahallesi camelot garden’da çim biçerek geçimini sağlayan 21 yaşındaki trent burns, mahalle sakinleri tarafından küçük görülür. para kazanmak zorunda olan trent, dişlerini sıkarak tüm hakaretlere ve kendisine sorun çıkaran biriymiş gibi davranan güvenlik görevlisine katlanmaktadır. hiç arkadaşı olmayan ve insanlara güvenmeyen trent’in hayatı, 10 yaşındaki devon stockard ve ailesinin mahalleye taşınmasıyla değişecektir. sosyal ilişkileri güçlü ebeveynine benzemeyen devon’ın da hiç arkadaşı yoktur. bir gün ormanda gezinirken, ancak korku masallarında rastlanabilecek bir harabede yaşayan trent’le karşılaşır.
trent, 10 yaşındaki bir kızın beladan başka hiçbir şey getirmeyeceğini düşünür. ancak zamanla ortak yönlerini keşfederek arkadaş olurlar. devon’ın anne ve babası bu arkadaşlıktan rahatsız olunca işler birbirine karışır. ikiyüzlülük üzerine kurulmuş insan ilişkilerinin sorgulandığı film, yabanıl ve samimi iki insanın dostluğu üzerine kurulu.

297- ıl y a longtemps que je t’aime

15 yılını hapiste geçiren, sessiz ve düşünceli juliette, özgürlüğüne kavuştuktan sonra yıllardır görmediği kız kardeşinin yanına yerleşir. fakat hem hapis yılları hem de içeri girmesine neden olan trajik olay herkesten gizlenir. bu durum juliette’in gerilmesine neden olsa da, hem ailesinin desteği hem de kendisine yaklaşmak isteyen bir adam hayata adapte olmasında yardımcı olur. 2008’in en önemli filmleri arasında bulunduğunu söyleyebileceğimiz ıl y a longtemps que je t’aime, başroldeki kristin scott thomas’ın oldukça etkileyici performansı ile unutulmaz bir deneyime dönüşüyor.

298- mystery train

bağımsız filmleri bağımlılık yaratan yönetmen jim jarmusch, mystery train ile, yolları bir otelde kesişen insanların yer yer komik hikayelerini anlatıyor. memphis’te geçen 3 ayrı hikayeden oluşan film, aynı oteli uğrak yeri yapan ama hiç karşılaşmayan insanları, bir trenin çektiği üç ayrı vagon misali anlatıyor.

299- der tunnel

tek amaci, ayni irktan olduklari halde almanlarin komünist dogu almanya’dan özgür bati’ya kaçmasini engellemek olan berlin duvari’nin insasinin basladigi yillardayiz. su sporlari sampiyonu harry melchior, konumundan ötürü kolayca diger tarafa kaçabilecek durumdadir ama sevgili kizkardesi lotte’yi ardinda birakmayi içine sindiremez. sonunda dayanamaz ve sahte belgelerle siniri geçer ama geride kalan lotte’yi de kurtaracagina yemin eder.genç adam, bir mühendis olan en iyi arkadasi matthis ile birlikte bir plan yapar: lotta’yi kurtarmak için duvarin altindan bir tünel kazacaklardir. matthis de kaçarken yakalanip dogu’da kalan sevgilisi carola’yi bulmayi hayal etmektedir. gruba annesini kurtarmak için katilan fred ile tek amaci özgürlüge hizmet etmek olan idealist vic de dahil oldugunda harekete geçerler…gerçek bir hikayeden yola çikan tünel, aslinda soguk savas süresince insanlik disi bir sekilde ikiye bölünen bir halkin dramini arka planina yerlestiren heyecan dolu bir film.

300- sanger fran andra vaningen

kuzey yarımkürede bir yerlerde gece vakti. şehirde bir dizi garip olay meydana gelmektedir. bunlar görünüşte birbirine bağlı değildir. bir memur 30 senedir çalıştığı işten atılmak istendiğini öğrenir; bir mülteci kalabalık bir sokakta dayak yer; bir sihirbaz gösterisinin en heyecanlı yerinde korkunç bir yanlış yapar. bu kargaşa ortasında karl sigortadan para alabilmek için mobilya dükkanını ateşe vermiştir.

301- paris nous appartient

fransız yeni dalga akımının önemli filmlerinden “paris nous appartient”, usta sinemacı jacques rivette’in ilk uzun metrajlı filmi. film, juan adlı genç bir ispanyol mültecinin beklenmedik intiharı üzerine olayı araştırmaya başlayan anne’in başından geçenleri anlatıyor. anne’in ağabeyi pierre, juan’dan sonra sıranın bir oyun sahnelemeye çalışan gerard’a geleceğini söyler ve bu da genç kızı kendisini neyin beklediğini bilmeyen yönetmene yardım etmeye iter.

302- kynodontas

üç genç kardeş, baskıcı anne babalarıyla, sanki paralel bir evrende, farklı bir gezegende yaşar gibidir. farkında olmadıkları bir tutsaklıkta yaşadıkları bu evde, günlerini hep aynı kaseti dinleyerek geçirirler. sürekli yeni kelimeler öğrenen bu gençler için anlam bilindik sınırların çok dışındadır. izole yaşamlarını erkek kardeşleri fark etmeye başlayınca, ailedeki dengeler alt üst olur.

303- the lobster

çok da uzak olmayan bir gelecekten ilginç bir distopya öyküsü anlatıyor bize the lobster. yalnız kalmış, ilişkisi olmaya insanların tutuklandığı, alternatif bir gelecekte geçen öyküde, bekar insanlar korkunç bir otele yerleştirildikten 45 gün sonra, kendileriyle eşleşen kişiyle ilişkiye başlamak zorunda kalıyorlar. eğer ki ilişkilerinde başarıyı yakalayamazlarsa, kendilerinin seçtikleri bir hayvana dönüştürülüyorlar!

304- eyes wide shut

psikolog bill harford (tom cruise) ve karısı alice’in (nicole kidman) dışarıdan bakıldığında örnek bir evlilikleri vardır. bir davette karısının başka bir erkekle ilgilenmesi, doktoru çılgına çevirince, kendisini cinsel fantezilerle dolu bir oyuna teslim eder. bir hastasının kızı, bir kadın satıcısı ve şehre uzak bir malikanede gerçekleştirilen sapkın bir maskeli balo gece boyunca karşılaşacağı garip şeylerden sadece bazılarıdır…

305- upstream color

“gizli kimya”, bir organizmanın yaşam döngüsüyle bir araya gelmiş bir erkek ile bir kadının öyküsüne uzanıyor. kimlik arayışıyla hayalleri iç içe geçiren bir bilimkurgu evreninin sözünü veriyor.

306- another earth

güneş sistemindeki benzer gezegenin bulunmasının gecesinde, hırslı, genç bir öğrencinin ve başarılı bir bestecinin yolları, üzücü bir kazada kesişir. mike cahill’in uzaylı, alternatif evren, reenkarnasyon gibi kavramları iç içe geçiren bilimkurgusu, dikkat çekici metinleriyle aradan sivriliyor. hal hartley usulü düşük bütçeli bir tür filmi olarak anılabilecek eserin ‘el kamerası’ndan aşıladığı gerçeklik ve serbestlik mutluluk verici. etrafta fazlaca muhafazakar ve emperyalist uzaylı istilası filmi dolaşırken, “başka bir dünyada” şüphesiz alanında son derece dürüst bir denemeye dönüşüyor.

307- hable con ella

altın rengi, üzeri somon güllerle dolu perde pina bausch’un café müller adlı izletisini sergilemek üzere açılır. izleyenler arasında birbirini tanımayan iki genç adam vardır. bir hemşire olan benigno ve kırklı yaşlarında bir yazar olan marco. sahnede ahşap iskemleler ve masalar arasında, henry purcell’in the fairy queen adlı eseriyle, kollarını açmış danseden iki kadın vardır. performansın duygusallığı karşısında marco ağlamaya başlar. benigno yanında oturan adamın ağladığını farkeder ve kendisinin de bu gösteriden çok etkilendiğini söylemek ister ama cesaret edemez. aylar sonra iki adam “el bosque” adlı benigno’nun çalıştığı özel bir klinikte tekrar karşılaşırlar. lydia, marco’nun profesyonel boğa güreşçisi olan kızarkadaşı yaralanmış ve komadadır. benigno ise klinikte çalışmakta ve komada bir başka genç kadına, bir bale öğrencisi olan alicia’ya bakmaktadır. marco, alicia’nın odasının önünden geçerken benigno onunla konuşmaya başlar. bu herşeyin altüst olduğu yakın bir dostluğun başlangıcı olur. kliniğin dört duvarı arasında ne kadar süreceği belli olmayan bu zaman dilimi; 4 insanın hayatını, geçmişini, bugününü ve geleceğini bilinmeyen bir kadere doğru taşır.

308- wittgenstein

viyana doğumlu, cambridge mezunu filozof ludwig wittgenstein’in (1889-1951) yaşam öyküsü. doğa ve dilin sınırları üzerine felsefe yapan wittgenstein (clancy chassay) bertrand russell ve john maynard keynes gibi dönemin önemli entellektüelleriyle dost oluyor. wittgenstein’in yaşamındaki gizemi, eşcinsel ilişkilerini, gururlu ve karmaşık kişiliğini masaya yatıran, dahi yönetmen jarman’ın dahi filozofun hayatına baktığı önemli bir film.

309- the plague dogs

richard adams’ın romanının animasyon tarzındaki adaptasyonu, bir deney laboratuvarından kaçan iki köpeğn (snitter ve rowf), kurnaz bir tilkinin (the tod) de yardımıyla vahşi batıda hayatta kalma çabalarını konu alıyor. laboratuarın müdürünün işin sessiz kalması için bütün çabasına rağmen, özellikle de pek çok koyunun ölü bulunmaya başlamasıyla dedikodular yayılır, bu dedikodular arasında iki köpeğin veba taşıyıcısı olabileceği de vardır…

310- stories we tell

kim demiş hikâye anlatıcılığı sona eriyor diye! dünyanın en eğlenceli ama güvenilmez hikâye anlatıcılarıyla tanışmaya ne dersiniz? sarah polley, hem yönetmen hem de adeta bir dedektif gibi kendi ailesini sorguya çekiyor. geçmiş bilgi kırıntıları arasında kayboluyor, onları birbiriyle çarpıştırıyor. bir süre sonra itirafların, gerçeklerin, aile hikâyelerinin değişik bakış açılarından anlatılınca ne kadar farklılaştığını ortaya koyuyor. bütün duyduklarımız başka yönlere doğru çatallanmaya başlıyor. hayır, bu artık sıkılmaya başladığımız türden bir postmodern anlatı denemesi değil; aksine hakikatin ve belleğin kaypaklık anlarının yakalandığı oldukça yaratıcı ve inanılmaz etkileyici bir belgesel. polley, özünde oldukça kişisel bir meseleden yola çıkıyor ama bunu kendi hikâyelerimizin bizi birey ve aile olma yönünde nasıl şekillendirdiğini araştıran büyüleyici bir yolculuğa dönüştürüyor.

311- locke

kariyerinin en zorlu gününde, ıvan locke’u beklenmedik biri telefonla arar. konuşmadan sonra, locke, direksiyonun başına geçer ve arabayı sürmeye başlar. locke işini, ailesini ve kurulu düzenini kurtarmak için gece boyunca zamanla yarışmak zorunda kalacaktır. senaryo yazarı olarak ünlenen steven knight’ın yazıp yönettiği, tek bir mekânda, tek bir oyuncuyla çekilen gerçek zamanlı bu son derece sıra dışı gerilim, eylül ayında yapılan venedik film festivali’nin en parlak filmlerinden biri. festivalin artistik direktörünün, filmi ana yarışmaya almadığı için pişman olduğunu açıkladığını dile getirmekte fayda var.

312- procès de jeanne d’arc

bresson’un filminde jeanne d’arc’ın azize gibi sorgulanmasını izliyoruz.

313- the three faces of eve

eve white başağrıları ve ara sıra meydana gelen bilinç kayıplarından müzdarip, sessiz, çekingen, mütevazi bir eştir. sonunda psikiyatrist dr. luther’i görmeye gider ve hipnoz altındayken tamamiyle yeni bir kişiliği açığa çıkar: canlı, vahşi, eğlenceyi seven eve black. terapi devam ederken bir de üçüncü kişilik görünür, oldukça sağlam,kararlı jane. bir çoklu kişilik vakasının gerçek hayat hikayesine dayanan bu film dr. luther’in eve’in üç yüzünü birbiriyle barıştırmaya çalışmasını kaydeder…

314- loong boonmee raleuk chat

akut böbrek yetmezliği olan boonmee amca, son günlerini şehir dışında sevdikleriyle birlikte geçirmeye karar verir. ilginçtir ki kırsaldayken ölmüş eşinin hayaleti, onunla ilgilenmek için ortaya çıkar. ve uzun süredir kayıp olan oğlu da eve döner, ama artık insan değildir.hastalığının nedenleri üzerine düşünürken boonmee bir yandan da ailesi ile birlikte, ilk yaşamının doğum yeri olan, gizemli hilltop mağarasına doğru yola çıkar.

315- ın the company of men

altı haftalık bir iş gezisine çıkan, yakın zamanda kadınlar tarafından incitilmiş iki yönetici geçmişlerindeki kadınlarla hesaplaşabilmek için korkunç bir plan yaparlar: kırılgan bir kadın bulup, onunla aşk yaşayıp daha sonra terk edeceklerdir. planlarını uygulamak üzere cristine’i seçerler, bir süre için her şey planlarına uygun bir biçimde gelişir. ancak, çok yakın bir zamanda hiçbir şeyin düşündükleri kadar basit olmadığı ortaya çıkar.

316- crossroads

genç bir beyaz çocuk blues’cu olma sevdasıyla efsanevi blues’cu willie brown’ı bulur ve ondan kayıp şarkısını bulmak için yardım ister. bu arada da willie’nin şeytana sattığı ruhunu geri almak için yenilmesi zor bir gitarist olan jack butler’ı (steve vai) gitar battle’ında yenmesi gerekir. ancak willie yerine genç blues sever kahramanımız yarışır ve kazanır.

317- the fountainhead

ayn rand’ın aynı adı taşıyan romanından uyarlamadır. meslektaşlarından çok farklı bir dünya görüşüne ve kariyer anlayışına sahip olan yetenekli ve yaratıcı mimar howard roark’un hikayesi konu edilir. howard roark, mesleğinde farklı düşünceleri sebebiyle dışlanır, yaratıcılığı meslektaşlarını kıskandırır, giderek iş yapamaz hale gelir. tüm bu zorluklara rağmen roark, dünya görüşünden taviz vermezden ayakta durabilecek midir?film, ayn rand’ın kurucusu ve savunucusu olduğu “objektivist felsefe”nin howard roark karakteri üzerinden bir anlatısıdır.

318- victoria

berlin’e yeni taşınmış ve bu şehrin kurallarına göre yaşamayı öğrenmeye çalışan victoria, berlin’de bir gece kulübünde arkadaşlarıyla eğlenmekte olan sonne ile tanışır ve aralarında hızlı bir çekim yaşanır. ancak gece arkadaş grubunun ödemesi gereken eski borç nedeniyle bambaşka bir noktaya sürüklenir. victoria sonne ve arkadaşlarına yardım etmeye karar verir ve maceraya katılır. ne var ki çılgın bir macera gibi başlayan bu olay, bir kabusa dönüşecektir. film tamamen tek sekans.

319- festen

bir yaz günü. kırsal kesimdeki bir malikânede, her yıl yapılan bir şölenin hazırlıkları sürüyor. malikânenin sahibi ve ailenin reisi helge klingenfelt, 60. yaşgününü kutlayacak. aile reisi en büyük çocuğunu çalışma odasına çağırıyor ve ondan, kısa süre önce ölen ikiz kızkardeşi linda üzerine bir anma konuşması yapmasını istiyor. her şey hazırlanıyor, konuklar masaya oturuyor. christian konuşmasını yapmak için ayağa kalktığında, kimsenin olacaklar hakkında en ufak bir fikri olmadığını anlıyoruz. ama çok geçmeden, hepsi de bunun asla unutamayacakları bir gece olduğunu anlıyorlar. şölen, lars von trier, vinterberg ve iki başka yönetmenin “bireyci”, “kozmetik” ve “yapmacık” filmlere karşı bir “kurtuluş hareketi” olarak geliştirdikleri dogma 95 ruhuyla çekilmiş. ve ayrıca ’98 cannes juri özel ödülü sahibi

320- il postino

1950’lerde italya’daki küçük bir adadayız. dünyaca ünlü şilili komünist şair pablo neruda, siyasi sebeplerle ülkesi dışında yaşamak zorunda kaldığı sürenin küçük bir kısmını burada geçirir. mektuplarını taşımakla görevli postacı naif mario, neruda’yla kısa zamanda mesafeli bir dostluk kurar. usta ozanın verdiği tüyolarla hem içindeki şairi ortaya çıkarır hem de esmer güzeli beatrice’nin kalbini kazanır.neruda genç adama sosyalist fikirlerini aşılar ve kendini gerçekleştirmesine yardımcı olduğu mario’nun gözünde giderek ilahlaşır. ama usta ozanın peşindeki siyasi rakipleri bir yerde çok uzun süre kalmasına engel olmaktadır. ayrılık vakti yaklaşır.

321- ikiru

kanji watanabe, genç yaşta dul kalmış bir adamdır. ikinci bir izdivaç yapmayan kanji, üzerine titrediği oğlunu tek başına büyütmeyi tercih etmiştir. aradan yıllar geçmiş, oğlu büyümüş ve evlenmiş, kendisi de zamanla terfi ederek; belediyenin, halkla ilişkiler şube şefliğine kadar yükselmiştir. bürokrasi değirmeni, kanji ‘nin kocaman umutlarını öğüteli yirmi sene olmuştur. dairenin ve diğer dairelerin çalışanları gibi, kanji ‘de aslında yirmi senedir hiçbir şey yapmamaktadır. imza atmak, kayıt tutmak ve kayıtları, bir daha dikkate almamak üzere arşivlemek dışında…kanji ‘nin iş hayatı, bulunduğu pozisyonu, oturduğu şef koltuğunu korumak üzerine şekillenmiştir. o da hiçbir şey yapmamayı gerektirmektedir. zaten kanji ‘de istese bile bir şey yapacak gücü olmadığını, genç yaşında öğrenmiştir. zampara bir adam olmayan kanji, özel hayatını tümüyle oğluna adamıştır. oğlu koca adam olup evlenmesine rağmen, kendisini hâlâ küçük bir çocuğun babası sanmaktadır. değişimi ve gerçekleri görebilse; ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyeceği kocaman bir boşluğa düşecektir…kanji ‘nin hayatındaki tek yenilik, ara ara kendisini hissettiren ve giderek artan mide ağrılarıdır.

322- permanent vacation

manhattan’ın ücra köşelerindeki charlie parker hayranı olan bir gencin hayatın anlamını arayışı ele alınıyor. babası ortalarda olmayan, annesi de akıl hastanesinde yatan genç, bir yolculuğa çıkar. yolculuk esnasında birbirinden ilginç karakterle tanışır ve geçmişiyle ilgili de bir çok şey keşfeder.aidiyet kavramını ya da jarmusch’un kendi deyimiyle hiçbir yere ait olamama kavramını irdeleyen film, kendini sürekli tatilde olan bir turist gibi hisseden bir adamın hikayesi.

323- enemy

üniversitede tarih öğretmenliği yapan adam’ın seyrettiği bir filmde bilinç altına kazınan bir sahne, onun filmi tekrar seyretmesine yol açar. o sahnede yer alan otel görevlisinin kendisine birebir benzediğini fark ettikten sonra oyuncunun kim olduğunu araştırmaya başlar. kısa bir arayıştan sonra bedeninin her yönüyle kendisinin kopyası olan anthony ile tanışır fakat artık işler beklediği kadar sıradan seyretmemektedir. sevgilisi, annesi ve anthony’nin karısı meseleye müdahil oldukları zaman adam için neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu çözmek korkunç güç bir hale bürünür…

324- awakenings

dr. malcolm sayer, insan ilişkileri çok zayıf olan ve hayatı boyunca labaratuvarlarda bilimsel araştırmalar yapan bir doktordur. personel yetersizliği yaşayan bir hastane, başka başvuru olmadığı için sayer’ı işe almak zorunda kalır. dr. sayer, tamamı çok uzun yıllardır bilincini kaybetmiş ve hareketsiz görünen hastaları tedavi etmek ister. bir konferansta başka bir hastalık için geliştirilen l-dopa adlı ilacın kendi hastalarına da derman olabileceğini düşünen sayer, şansını denemek ister. ilacı leonard lowe üzerinde denemek için izin alan doktor, ilk başta başarılı olur ancak zamanla ilacın yan etkileri ortaya çıkmaya başlar.

325- ten canoes

artık size bir hikâye anlatmanın sırası geldi, ha? öyleyse bizimkilerden birini anlatayım… çok uzun zaman önceydi. bizim zamanımızda, daha sizler, öbür sürü okyanusu aşıp gelmemişti… iyi yağmur yağmıştı ve adamlardan on tanesi gumang, yani kaz yumurtası toplamaya bataklığa gitmişti. adamlardan biri ters bir aşka kapılmıştı, yaşlı adam da ona bir hikâye anlattı; en eskilerin, şu kaçık, vahşi ataların, ruhlar çağından sonra, sellerin tüm toprağı örtmesinden sonra gelenlerin hikâyelerinden birini.

326- la notte

yazar giovanni pontano, yaratıcılık krizinin yanı sıra, varoluşsal bir bunalım geçirmektedir. karısı lidia’yla olan ilişkisi de yolunda değildir; aralarında iletişim sorunu vardır ve yazarın dünyanın geri kalanıyla arasındaki başlıca sorun da budur zaten. çift, giovanni’nin son kitabının piyasaya sürüldüğü gün, bir hastanede kanserden ölmek üzere olan marksist editör tomasso’yu ziyaret eder. daha sonra giovanni’nin kendisi için çalışmasını isteyen milano’lu bir sanayicinin evinde verilen, erotik karşılaşmalarla dolu, gece boyunca süren uzun ve sıkıcı bir parti, genç çiftin evliliğinin giderek anlamsızlaştığı gerçeğini daha da belirginleştirir. gecenin sonunda sorunlarına ancak yüzeysel bir çözüm bulurlar

327- the big short

sektör dışından dört kişi büyük bankaların, medyanın ve hükümetin görmekten kaçındığı şeyi, ekonominin küresel çöküşünü gördüğünde akıllarına bir fikir gelmişti: büyük açık. cesur yatırımları, onları her şeyi ve herkesi sorgulamalarının gerektiği modern bankacılığın karanlık, hassas noktasına götürecek.

328- le samourai

soğuk ifadesini hiç bir zaman kaybetmeyen, mükemmeliyetçi bir seri katil sonunda açık verir.işlediği cinayetleri her zaman dikkatlice hazırlayan hitman jef costello, sonunda, bir gece kulübü sahibini öldürürken biri tarafından görülür. cinayet işlendiği esnada başka bir yerde olduğunu kanıtlamaya çabalasa da, köşeye sıkışır. kara film olarak adlandıracağımız bu deneme, film boyunca dinginliğini koruyarak, uslubuyla benzerlerinden sıyrılıyor.

329- tulitikkutehtaan tytto

ıris, aşkı arayan basit bir kızdır. kibrit fabrikasındaki ruhsuz işinden sıkılır ve hiçbir erkeğin dikkatini çekemez. hayallerindeki “yakışıklı prens” ile tanışsa da bu ona mutluluk yerine acı, acımasızlık ve sonunda intikam getirecektir.
feminist bir bakış açısını yansıtan kibritçi kız, izleyiciyi yüzünde acı bir tebessüm ifadesiyle başbaşa bırakan, kusursuz bir mizansen başyapıtı…

330- pickpocket

michel zeki, çalışmayı pek sevmeyen ve içindeki bazı dürtüleri harekete geçiren soğukkanlı bir insandır. bu yüzden yankesicilik yapar. ilk başlarda tek başına yaparken daha sonradan başka yankesicilerle beraber organize olarak işi devam ettirir. michel’in iş güç sahibi olan arkadaşı ona bazı iş teklifleri götürse de o bunlara riâyet etmez. zîra insanların değişmesi çok zordur. suç işledikçe arkası geliyor, peki nereye kadar?

331- le scaphandre et le papillon

jean-dominique bauby 43 yaşında hastalanır ve bütün kas kontrolünü kaybeder. tek kontrol edebildiği yeri, sol göz kapağıdır. beyni ve kulakları da çalışmaktadır. terapisti henriette’in hazırladığı özel alfabe ile, her seferde sadece bir harfe gözünü kırparak hayatını anlatan bir kitap yazar. film, fransız elle magazininin editörü jean-dominique bauby’nin gerçek hayat hikayesine dayanmaktadır.

332- sileni

filmin konusu, özünde, bir akıl hastanesinin nasıl işletileceğine dair ideolojik bir tartışma. böyle bir kurumu işletmenin esasında iki yolu var: ikisi de eşit derecede ifrat. birincisi mutlak özgürlüğe teşvik eder. eski moda olan diğeriyse, çok denenmiş denetim ve cezalandırma yöntemidir. ama bir diğer yol daha mevcut, ki bu da diğer ikisinin en kötü özelliklerini bünyesinde birleştirir ve her şeyi daha da berbat hale getirir. işte bugün içinde yaşadığımız tımarhane de budur

333- niagara, niagara

tourettes sendromlu bir genç kız olan marcy ( robin tunney ) ile kendi halinde sessiz sakin bir erkek olan seth ‘in ( henry thomas ) peruk koymak için kullanılan siyah bir kadın başı aramak için kanada’ya yaptıkları yolculuğu anlatır. seyahatlerinde marcy , yaptığı istemdışı hareketler, aniden atttığı çığlıklar, garip göz kırpma ve ilginç yüz ifadelerini seth ‘ten saklayamaz ve ona tourettes sendromlu olduğunu anlatır. her şey marcy ‘e ilaç almak için gençlerimizin bir eczaneye girmesiyle başlar. filmin ismi de marcy’nin hastalığı sebebiyle niagara niagara diye tutturmasından gelir.

334- los olvidados

meksika sokaklarında geçen hikayede, sokaklarda yaşayan çocukların ve fakir ailelerin çocuklarının dramı anlatılıyor. el jaibo hapisten kaçar ve arkadaşlarıyla birlikte suç işlemeye devam eder. jaibo, kendisini hapse attıran adamı da öldürünce işler daha karışık ve tehlikeli bir hal almaya başlar.

335- young torless

niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan robert musil’in romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır. bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

336- zelig

1920’lerde, sansasyonel bir karakter olan leonard zelig, kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bukalemunvari bir adamdır. huzuru ise sadece psikologunun kollarında bulmaktadır.

337- stroszek

alkolik sokak sanatçısı bruno, fahişe eva ve bunak komşuları küçücük hayatlarına başkaları burnunu sokmadan yaşamak istemektedirler. ancak bir türlü aradıkları huzuru bulamamaktadırlar. bu durumda artık kendi ülkeleri olan almanya’da yaşayamayacaklarını anlayan üçlü, daha mutlu bir hayatı yakalayabilmek için bir yolunu bularak amerika’ya göç eder. başlangıçta yaşadıkları yabancılığı alışma devresi sansalar da işler bekledikleri şekilde gelişmez. onlar için bir türlü düzelmeyen işler amerika’da yolunda gitmeyecektir.

338- ıdiots and angels

ngel, mahalledeki küçük barda vakit öldürüp, barın müdavimlerini azarlayıp duran, bencil, ağzı bozuk, ahlaksızlığın dibine vurmuş bir adamdır. bir sabah uyandığında, sırtında iki tane kanat peyda olmuştur. bu kanatlar yüzünden angel, hiç âdeti olmadığı üzere, insanlara iyilik yapmaya başlar. çaresizce bu melek kanatlarından kurtulmaya çalışır ama sonunda kendini, bu kanatları ün ve para kapısı olarak görenlerle mücadele ederken bulur.

339- ordinary people

beth (mary tyler moore), calvin (donald sutherland), ve oğulları conrad (timothy hutton), öteki oğullarının ölümünün acısıyla yaşamaktadırlar. bundan en çok etkilenen conrad, acı ve suçluluk duyguları içinde intihar etmeye çalışıyor, ancak başarılı olamayıp terapiye başlıyor. beth, ölen oğlunu daha çok sevdiğinden conrad’a yardımcı olamıyor. calvin ise ikisinin ortasında kalıyor ve ortak bir yol bulup aileyi ayakta tutmaya çalışıyor.

340- shame

toronto film festivali’nde görücüye çıkacak olan shame, cinselliğin merkezde olduğu bir new york draması olarak niteleniyor. açlık (hunger)’dan hatırladığımız michael fassbender’in brandon isimli new york’ta yaşayan bir seks bağımlısını canlandırdığı film, asi kız kardeşinin brandon’ın yanına taşınmasıyla yaşanan olayları anlatacak

341- the arrangement

eddie anderson, bir reklamcıdır. çalıştığı şirketin vazgeçilmez elemanı olan eddie, karısı florence ile birlikte maddi anlamda her şeye sahiptir. iyi bir yaşamı olan eddie, zamanla kendini bir arayış içerisinde bulur ve varlığı tartışılır genç ve güzel bir kadın olan gwen ile yasak ilişki yaşamaya başlar. yaratıcı bir reklamcı olan eddie’nin saklı gerçeklik arayışları, başına gelen bir felaketten sonra ortaya çıkacaklardır.

342- another woman

50’li yaşlarını yaşayan felsefe hocası marion post (gena rowlands) son kocasıyla evliliği rutin biçimde devam ederken, yan dairedeki psikiyatri seansından gelen seslerle birlikte yaşamını sorgulamaya başlar. evliliğinde mutlu mudur? neden çocuk yapmamış/yapamamıştır? kocası bazen gözüne bir yabancı gibi görünür olmuştur. anılara dalmaya başlar. eski ilişkilerinin girdapları arasında sık sık bocalarken, hayata dair sorgulamalarını ’50 yaş krizi’ ile birlikte derinleştirir. tüm yaşamı boyunca kariyer yapmak için çabalamış, çeşitli kitaplar yazmış, konusunda uzmanlaşmış, hatta kendine ufak bir hayran kitlesi bile edinmiştir. gençliğinden bu yana ailesinin gururu olmuştur. bilginin peşinden gidişi, gençliğinde ilişki yaşadığı larry lewis’ten (gene hackman) olacak çocuğunu bile aldırmasına neden olmuştur. marion’un yaşadığı bunalımın ve içsel sorgulamalarının kökeninde ne vardır?

343- the act of killing

film, karaborsada sinema biletleri satan anwar ve arkadaşlarının ufak ‘sinema çetesinden, daha sonra milyonlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu paramiliter, aşırı sağcı bir örgüte dönüşmesini anlatıyor. komünist olduğu varsayılan milyonlarca entelektüel ve çinli azınlık 1965 yılında meydana gelen askeri darbe süresince grubun yaptığı katliamlar sonucunda yaşamlarını yitirir. anwar, şimdilerde konforlu ve rahat bir yaşam sürmekte, örgütün kurucu rol modeli olmanın keyfini çıkarmaktadır. film boyunca, anwar ve arkadaşları yaptıkları katliamları bütün sıradanlığıyla anlatırken, diğer yandan da bu anları tüm tuhaflıklarıyla, çok sevdikleri eski amerikan filmlerinden sahnelermiş gibi canlandırıyorlar. insanlık suçlulularının, katillerin ve faillerin akıllarının işleyişine tanık olduğumuz tedirgin edici bir sinema deneyimi ve aynı zamanda kötülüğün bize tüm sıradanlığı ve yalınlığıyla göründüğü bir karabasan

344- fearless

korkunç bir uçak kazası. yüzlerce ölü. kazada neler oldu, insanlar neler yaşadı? bilmiyoruz, tek bildiğimiz şey kazadan kurtulan bir adamın, max klein’in (jeff bridges) aklını kaybetmek üzere olduğu. karısı (ısabella rossellini) onu anlayamıyor, çünkü kazadan kurtulan bir insanı ancak kazadan kurtulan başka bir insan anlayabilir. max, yaşamını değiştiren kazanın ardından susup bir kenara oturmak yerine korkularının üzerine gitmeye, gündelik yaşamın içindeki ölümleri aramaya başlıyor.

345- ace in the hole

film bir basın eleştirisi ve reyting kaygısı ile bireysel özgürlüklerin ne kadar üzerine gidilebileciğini,iyi bir senaryo ve kurgu ile ekrana yansıtıyor.filmde usta oyuncu kirk douglas ve 1950’ler amerikan sinemasından tanıyacağımız jan sterling başrolleri paylaşıyorlar.

346- `jeanne dielman, 23 quai du commerce, 1080 bruxelles`

genç, yalnız bir dul olan jeanne dielman değişmez bir düzen içinde oğlu sylvain ile yaşamaktadır: oğlu okuldayken evle
ilgilenir, günlük ev işlerini yapar ve öğleden sonra müşterilerini alır.

347- still alice

mutlu bir evliliği olan üç yetişkin çocuk sahibi alice howland, kariyerinin zirvesinde başarılı bir harvard profesörüdür fakat yavaş yavaş unutkanlığın hayatına hakim olduğunu fark eder. kafa karışıklığının düşüncelerini ele geçirdiğini ve hafızasının yok olmaya başladığını anlayınca hastalığına teşhis konur: alzheimer başlangıcı. özgürlüğüne düşkün olan alice, benliğinin yok oluşuna rağmen hayatını sürdürmeye ve anı yaşamaya çalışır. yürek parçalayıcı ve ilham verici olaylarla süslü still alice, aklınızı yitirmenin nasıl bir şey olduğunu dikkate değer bir şekilde ortaya koyuyor. film, lisa genova’nın aynı adlı romanından uyarlandı.

348- trust

lise terk maria coughlin ailesine hamile olduğunu açıklayınca, babası yere düşer ve ölür. annesi onu evden atar, erkek arkadaşı ise terk eder. yalnız ve evsiz kalan maria, matthew slaughter ile tanışır. matthew lise eğitimi almıştır ve elektronik aletleri tamir etmeye mükemmel bir yeteneği vardır. fakat kaliteye olan mükemmelliyetçi yaklaşımı yüzünden bir türlü iş bulamamaktadır. maria matthew\’in yardım teklifini kabul ettiğinde, yaşarken değişmeye başladıkları bir ilişki başlatırlar.

349- yi yi

edward yang “yi yi” adlı filminde bir aileden yola çıkarak tayvan’da yaşamın yarattığı gerilimi işliyor. orta yaşlı işadamı nj kişisel ve mesleki bir krizdedir. bu arada büyükanne felç geçirir, eşi dini bir guruba katılır,duygusal kızı genç kızlığa adım atmakta ve dahi oğlu uyumsuzluk çekmektedir. paralel öyküler, insanların yaptıkları seçimlerin yaşamlarını nasıl etkilediklerini duygusal ve entelektüel bir boyutta anlatıyor.

350- where the wild things are

arkadaşım canavar , annesiyle tartıştıktan sonra evini terk ederek deniz kıyısındaki bir ormana kaçan max adlı çocuğun maceralarını konu alıyor. max, onu kimsenin anlamadığını düşünerek bulunduğu ortama başkaldırır ve muzipliğin egemenliğindeki vahşi şeyler ’in ülkesine doğru yola çıkar.bu macera filminin beyazperdeye uyarlanması sırasında benzersiz bir teknik de kullanılıyor. oyuncuların sesleriyle hayat verdikleri karakterler, canlı aksiyon, kukla ve bilgisayar animasyon teknikleriyle en dinamik şekilde perdeye taşınıyorlar.

351- snowpiercer

buz ve karla kaplı bir dünyada, bir tren dolusu insan sosyal statusune gore vagonlarda siralanmistir hayatta kalma cabasiyla alt-ust yapiyi ogrenme cabasi anarsist bir eyleme donusur.

352- el cuerpo

ispanya sinemasının başarılı örneklerinden. hiç bitmeyen gizemi, sarsıcı sonu ve izleyeni geren ışık kullanımıyla gerçekten güzel bir film. atış serbest,?

353- c’est arrive pres de chez vous

belçikalı 3 sinema öğrencisinin yönettiği “c’est arrivé près de chez vous”, bir katil olan benoit’nın hayatından kesitler sunan bir kurmaca belgeseldir ( mockumentary). remy, andre ve patrick adında üç sinema öğrencisi ödev olarak benoit’nın günlük yaşamını ve günlük yaşamın parçası olan cinayet alışkanlığını filme almak isterler.

zaman ilerledikçe farkederler ki benoit, diğer katillerden farklıdır. zeki, entelektüel ve sosyal bir insandır, oldukça normal bir yaşamı ve mutlu bir ailesi vardır. bir yandan bütün olağanlığı ile benoit’nın günlerini ve işlediği cinayetleri filme alan ekip, diğer yandan bu cinayetlerin bazılarına yardım ederler.
son derece komik ve farklı bir film.

354- kkeut-kka-ji-gan-da

filmin anti-kahramanı, başına gelen trajikomik olaylar ve kötü karakterlerle örülü kadrosuyla hollywood klişelerin çok ötesinde bir film. aksiyonu bol, kurmacaları kurnazca hazırlanmış türün dışında farklı bir polisiye.

355- eyes of laura mars

öncü bir gerilim filmi katilin gözleri konusunun babalarından. mutlaka izleyin rahat uyuyamayacaksınız.

356- nazarin

inanç ve masumiyet çevresinde kramazov kardeşleri anımsatan bunuel filmi. yoksulluk, sorgulama ile zamanının ötesinde farklı bir bunuel filmi.

357- goksung

true detective sevenlerin kaçırmaması gereken bir film. çoğu korku filminde göremeyeceğimiz sahneleri barındıran yapımda süper polis ya da dürüst din adamları yer almıyor. çaresizlik ve sıkışmışlık hissi ile eminim ki izlediğiniz hiç bir salgın filminde bulamayacağınız bir tadı yakalayacaksınız.

358- la cara oculta

korku filmi klişelerini yerle bir eden farklı bir o kadar da gizemli bir film.

359- musaranas

bu film hakkında çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama agorafobisisi olanlar izlesin:)

360- the judge

babam ve oğlumdan daha çok seveceğiniz daha sıcak ve daha farklı bir hollywood yapımı. yer yer klişeler olsa bile hayat kokan, film izledeiğinizi unutturan “film”lerden. mahkeme salonu kokanyapımları sevenlere şiddetle öneririm.

361- wandafuru raifu

biraz ağır gelse de ölümden sonra yaşam mitine uzak doğu gözüyle bakış imkanı veriyor. yeryüzü ile cennet arasında bir istasyonda, yeni ölenlere yol gösteren, anılarını hatırlayıp önemli olanlarını bulmalarına yardım eden rehberler vardır. sevilen yönetmen hirokazu kore-eda’dan öbür dünya hakkında içten ve yaratıcı bir film

362- mientras duermes

insanların mutsuzluğuyla hayata bağlı mutsuz bir insan. izleyicinin karnına sağlam bir yumruk atmayı başaran filmi ileri sarmadan izlemek gerçekten büyük bir başarı. üst üste yan yana sıkışıp kaldığımız apartman ve iletişimsizlik. buz gibi yalnızlık dumanlarının tüttüğü ispanyol filmi.

363- der junge törleb

lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatan film,
bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman tadında.

364- the sheltering sky

on yıllık evliliğin ardından fas’ın tanca limanına gezgin olarak gelirler.

birbirlerini derinden sevmelerine karşın artık ilişki kuramayan çiftin birbirlerine ulaşma arayışlarını bu yeni coğrafyada giderek derinleştirerek dışsallaştırırlar. yorgun evliliklerini, hatta yorgun ruhlarını canlandırmayı beklerken bu yolculuk sapsarı çöl ortamında izleyeni yoracak türden bir film.

365- vanya on 42nd street

senaryosunu david mamet’in yaptığı, çehov’un vanya dayı eserinden uyarlanan teatral film pek bilinmeyen şaheserlerden.

366- absence of malice

basınla toplum ve adalet sistemi arasındaki ilişkileri irdeleyen filmde özellikle de basının görevleri ve sorumlulukları arasındaki dengenin ne kadar önemli olduğuna vurgu yapılmıştır. filmin afişlerinden birinde yer alan ve ünlü hukuk kuralı “bir kişi suçu ispatlanana kadar masumdur” özdeyişinin tersten ifadesi olan “amerika’da bir kişi masumiyeti ispatlanana kadar suçlu mudur?” cümlesi filmin bir özeti gibidir.

367- the accused

kadının onuru karşısında hukuğu arkasına alan erkek egemenliğinin çetin savaşı. thelma ve louise gibi çarpıcı ve kışkırtıcı bir film. günümüz türkiye’sinden çok izler göreceğimiz aşikar.

368- `peur(s) du noir`

korkular üzerine yapılmış başarılı bir animasyon. psikoloji ile ilgilnenler göz atmalı.

369- meetings with remarkable men

kendi varoluşunu sorgulatan yol filmi. çölde geçen mistisizmle dolu harika bir film. yine köşede kalmış başucu filmlerinden.

370- el-haimoune

bab-ı aziz’in yönetmeni nacer khemir’in üçlemesinin önemli bir parçası.

neo noir ve femme fatale konulu filmlerden ekliyorum. son zamanlarda sağlam filmler keşfettim çoğunluğu ağır ilerliyor ama sinema benim için bu: hareketli imgeler. göz yoran, hareketli sonuna kadar sürpriz bekleten filmler değil. bilinmeyen filmler yazayım derken çok uzaklara gitmişim ve atladığım filmler olmuş.
karanlıkta geçen, kasvetli, gizemli suçun kötülüğün kol gezdiği, diğerlerinde ayrılan yapıda filmleri seçmeye çalıştım:

371- winter’s bone

oldukça sert ve çarpıcı olan filmde, hasta olan annesiyle,yaşadığından bile emin olmadığı babasını yeniden bir araya getirmek isteyen ree’nin babasını bulmak için atıldığı macerayı izliyoruz. karanlık karakterleri ve güney gotiği için bile göz kırpmadan izlenebilecek bir film.

372- the killing

eski bir mahkum olan johnny clay, beş yılını alcatraz’da hapishanede geçirmiştir. sevgilisi fay ile evlenip düzenli bir hayata geçmeden önce son bir soygun yapmayı kafasına koyan clay, bir yarış sırasında, odalardan birinde bulunan iki milyon dolarlık parayı çalmayı planlamaktadır. bunun için bir ekip oluşturan clay; bir polis, gözlemci, keskin nişancı ve güreşçiden oluşan çetesiyle birlikte hazırladıkları kusursuz soygun planını gerçekleştirmeye çalışacak.

373- reprise

erik ve philip, yazıya tutkun olan iki yakın arkadaştır. özellikle erik, yapıtlarını yayınlatabilmek için yayıncıların kapısını sürekli olarak aşındırsa da aldığı red cevabı değişmemektedir. eric her seferinde yeni hayalkırıklıkları ile cebini doldururken philip bir gecede hiç beklenmedik bir şekilde meşhur olur.

fakat birden altı ay sonrasına, bir akıl hastanesine gidiveririz. philip hastaneden taburcu olmaktadır. artık içinde yazmaya dair hiç istek kalmamıştır. ama eric, arkadaşının yazıya geri dönebilmesi için elinden geleni yapacaktır.

374- mulholland dr.

mulholland otoyolu boyunca hiç bir şey göründüğü gibi değildir. mulholland otoyolu, hollywood’un gerçeküstü evreninde geçen karmaşık bir hikayedir. bu öyküde şehrin şizofrenik doğasını keşfederek, masumiyet ve ahlaksızlığın, iyilik ve kötünün, iffet ve namussuzluğun, eşine kolay rastlanmayan karışımına tanık olacaksınız. duygusal deneyimlerin labirentinde dolaştıran, kabuslar ve rüyalarınızı aynı uykuda buluşturan bir psikolojik hikaye…

375- delicatessen

post apokaliptik bir dünyada, yemek o kadar az bulunur bir şeydir ki, bazıları tuhaf yemek alışkanlıkları geliştirmiştir. eski bir palyaço, şarküteriye iş başvurusunda bulunur ve dükkan sahibinin kızına aşık olur. oysa aynı zamanda genç adamın ev sahibi de olan babanın, genç aşıkla ilgili başka planları vardır. hiç de hoş olmayan planlar.
genç kız babasının planlarına engel olmak için isyancılar denilen bir grupla bağlantı kurar. oysa bu sonuncular, göründüklerinden daha tehlikelidirler.

376- lost highway

los angeles’da yaşayan ve bir gece kulübünde caz saksafon çalan fred madison (bill pullman) adlı bir adamın başından geçen garip olaylarla başlıyor. karısı renee’nin (patricia arquette) kendisini aldattığı paranoyasıyla yaşayan madison, evinin dışarıdan kamerayla çekilmiş görüntülerinin yer aldığı bir kasetler almaya başlar. gizemin ve paranoyanın zirve yaptığı filmlerden. lynch dünyasına adım atmak için iyi bir başlangıç filmi. rüya/gerçek.

377- dolores claiborne

başarılı bir stephen king uyarlaması filmde, taşrada yaşayan dolores, 18 yıl önce kocasının esrarengiz bir şekilde ölümünden sorumlu tutulmuş ve gerçek açığa çıkmadan aklanmıştır. bakıcılığını yaptığı bir kadının da ölümüyle dolores şimdi bir kez daha, yıllar önce onu mahkum etmeyi başaramamış bir dedektifin pençesinde bulur kendisini.
gerçekleri ortaya çıkarma gücü ise, yıllar önce gittiği büyük şehirden iyi bir muhabir olarak dönen kızı selena’da vardır. genç kadın, kendisini de ilgilendiren aile sırlarına dek uzanan bir esrar perdesini kaldırabilecek midir?

378- lone star

pek bilinmeyen bir film olan lone starın konusu kısaca şöyle: beyaz, siyah, latin ve kızılderili ırklarının iç içe yaşadığı teksas’ın sınır kasabalarından biri olan rio’da bir çölde uzun yıllar öncesine ait bir iskelet ile yanında bir şerif rozeti bulunur. ceset, zamanında kasabayı haraca bağlamış, etrafına korku salmış, cinayetler işlemiş olan şerif charlie wade’e (kris kristofferson) aittir. wade ile aralarında husumet olan yardımcısı buddy deeds (matthew mcconaughey), rio’nun şimdiki şerifi sam deeds’in (chris cooper) babasıdır ve tam bir dürüstlük timsali olarak efsane olmuştur. bulunan kemikler üzerine başlayan soruşturma, yıllar önce yaşanmış bazı olayların yeniden masaya yatırılmasına yol açar.

379- misery

rahatsız edici gerilim içeren film yine stephen king uyarlaması. paul sheldon kolay okunan popüler romanlar yazarıdır. artık kariyerinde bir dönüm noktasında olduğunu düşünür, seri maceralarını yazdığı karakteri misery chastain’in öldürüp diziyi bitirir. paul taşrada geçirdiği bir araba kazasından yaralı kurtulur.

onu bulup evinde bakmaya başlayan annie wilkes, şans eseri paul’un sadık okurlarından biridir ve kahramanı misery chastain’in de sıkı bir hayranıdır. son kitabı okuyup misery’nin ölümüyle şoke olan kadın öfkeye kapılır ve paul’u ayağından feci şekilde yaralayarak onu yatağa hapseder. hem bölge şerifi hem de menajeri umutsuzca paul’ü ararken o, gardiyanı annie’ye özel bir misery macerası daha yazmak zorundadır.

380- chinatown

eski polis jake gittes özel dedektif olarak çalışmaktadır. los angeles’ın su idaresinden sorumlu hollis ı. mulwray’i takip etmek için eşi evelyn tarafından kiralanır. evelyn eşinin kendisini aldattığını düşünmektedir. takibe başlayan jake gerçekten de hollis’in başka bir kadınla beraber olduğunu görecektir. ancak olaylar beklediği gibi gelişmez. hollis gizemli bir şekilde öldürülür. jake olayın peşini bırakmaya yeltense de, bir karabasının içine düşmüştür. olaylar onun yakasını bırakmayacak, evelyn sandığı kadının hollis’in gerçek eşi olmadığını anlayacak ve herşey daha da çetrefilleşecektir.

381- blood simple

teksas’ta bir bar işleten marty, karısı abby’nin kendisini aldattığından şüphelenmektedir. onu izlemesi için özel dedektif visser’i görevlendirir. abby’nin gerçekten de barmenlerden ray ile yattığı ortaya çıktığında marty bu kez visser’e onları öldürmesi için para verir. oysa visser’in kendi planları vardır. usta sam raimi’nin coen kardeşler üzerindeki etkisini görebildiğimiz film, gerilimiyle izleyeni koltuğa çiviliyor.

382- el aura

espinoza, utangaç ve insanların çıkarcılığından dem vuran bir tahnitçidir. yıllardır sürekli olarak tek bir şeyin hayalini kurmuştur: kusursuz bir düzende işleyen ve geride hiçbir ipucunun kalmadığı bir soygun!

bu hayalini kendisine takıntı haline getiren espinoza, polislerin iyi bir soygunun kanıtlarını bulamayacak kadar aptal, soyguncuların da nasıl iyi bir soygun yapabileceklerini bilemeyecek kadar beceriksiz olduklarını düşünmektedir. bir gün, sürekli hayalini kurduğu o mükemmel ‘suç’un fırsatını, hiç beklemediği bir şekilde yakalar. artık kusursuz bir kurguda işleyebileceği suç, çok yakınında onu beklemektedir. ricardo darín’in oynadığı arjantin-ispanya ortak yapımı film başarılı bir neo noir örneği.

383- el secreto de sus ojos

yine arjantin-ispanya ortak yapımı ve ricardo darín başrolde. 1999 yılında geçen hikaye zamanda geriye dönüşlerle anlatılıyor: 1974 yılı haziran ayında hükümete bağlı bir adalet görevlisi olan benjamin esposito genç bir kadının buenos aires yakınlarındaki evinde vahşice tecavüze uğraması ve öldürülmesi olayını incelemek üzere görevlendirilir ve suç mahaline gittiğinde gördükleri karşısında dilini yutmuşa döner, bu olayı çözmeye çalışırken sürekli daha fazla kendini bu davanın içine karışmış bulur. tutku ve gizem üzerine çok etkili bir film. (intikam temasını sevenler izlemeli)

384- u turn

oliver stone’un değeri bilinmemiş filminde, bobby cooper (sean penn), mafya borcundan kurtulmak için las vegas’a kaçarken arabası bozulan genç bir dalavereci. bir u-dönüşüyle yaşamının akışı değişen ve hayalet kasabası örneği garip bir yerde arabasının tamir edilmesini bekleyen bobby, burada tanıştığı güzel ve çekici grace’in (jennifer lopez) etkisine kapılıyor ve olaylar gelişiyor. grace’in yaşlı kocası rolündeki nick nolte ve kasaba şerifinin dahil olduğu “garip” insanlar labirentinde kaybolan cooper’ın yakasına yapışan talihsizlik tüm film boyunca sürüyor. “kaybedenler”, stone’un “katil doğanlar” filmini hatırlatan kamera, kurgu çalışması ve zekice yazılmış diyaloglarıyla öne çıkıyor. araba tamircisini canlandıran billy bob thornton ve kör sokak dilencisi rolündeki jon voight’e dikkat

385- following

christopher nolan’ın “femme fatale” temasından karanlık, daraltıcı mekan atmosferine kadar birçok klasik film-noir öğesi barındıran filmi takip’te, yönetmen bu klasik temaları alıp daha ilk filminden oluşturduğu kendine has sinemacılığıyla birleştirip başarılı bir kolaj yapıyor.
yeni romanı için aradığı ilhamı bir türlü bulamamış genç yazar, sokaklarda dolaşıp insanların peşinde dolanmakta, kendine esin kaynağı aramaktadır.
bill takma adıyla dolaşan genç yazar, bir gün siyah takım elbiseli, şık giyimli bir adamın peşine takılır. takıntı haline getirdiği cobb ismindeki gençle sonunda tanışan bill, cobb’un profesyonel bir hırsız olduğunu öğrenir. cobb’un yaşam tarzından çok etkilenen bill, sarışın çekici bir kadınla da tanışınca yavaş yavaş ait olmadığı suç dünyasının içine çekilecektir.

386- salinui chueok

1986 yılında güney kore, askeri bir diktatörlük altındadır. ülkede yasaklar ve baskılar tüm sıkılığı ile devam ederken bir gün, tecavüze uğrayarak vahşice bir cinayete kurban giden bir kadın bulunur. hemen başlayan soruşturmanın başına, yerel polis dedektifi park doo-man getirilir. fakat olayı çözmek için kullandığı yöntemler, herşeyi berbat etmekten başka bir işe yaramayacaktır.
başarısızlıkla sonuçlanan soruşturma yöntemleri nedeni ile bir çok tanığın zarar görmesi sonucu, seul’dan yeni bir dedektif olan seo göreve atanır. zeki, kurnaz ve işini bilir tavırlarına rağmen seo’nun da soruşturmada son derece başarısız olması, olayları iyice sarpa sardıracaktır.

387- spoorloos

birbirlerine aşık olan çift, tatil yapmak amacıyla arabalarına atlayıp yola koyulurlar. çiftimiz güle oynaya yollarına devam ederlerken saskia rex’e, belirli aralıklarla gördüğü ve her seferinde aynı kurgunun yaşandığı, özünde ikisinin de birbirlerine kavuşamadıklarını anlatan rüyalarından bahseder. peşisıra patlak veren ve küçük bir anlaşmazlık sonucu yaşanan tartışma; saskia’nın rex’ kendisini hiç bırakmaması için yemin ettirmesiyle son bulur ve dinlenmek üzere bir benzin istasyonunda mola verirler.
saskia, kahve almak için markete gider ve geri dönmez. yeniden çekilen hollywood versiyonuna bakmayın. çok sert ve sıradışı bir film.

388- mou gaan dou

köstebek filminin babası. mafyanın polisin içine, polisin de mafyanın içine yerleştirmiş olduğu köstebekler, yıllar boyu büyük bir gizlilik içerisinde işlerini yapmayı başarmışlardır. ama artık teşkilatları içerisinde bir köstebek olduğunu her iki taraf da bilmektedir. bundan sonra her iki köstebek için de tek bir amaç kalmıştır: kimin gerçek köstebek olduğunu göstererek kendini aklamak. spoorloos ve ınfernal affairs filmlerini izledikten sonra hollywood filmlerinden soğuduğunuzu hissedeceksiniz hatta üzerine the player ve barton fink’i izlerseniz önyargınızın daha da arttığını fark edeceksiniz.

389- zodiac

hollywood’u da pek yabana atmayalım. san francisco’yu yıllarca dehşete boğmuş bir seri katil, bu katili yakalamayı kendilerine takıntı haline getirmiş dört adam ve gerçeklerden yola çıkan bu hikayeyi perdeye taşıyan, seri katil filmlerinin başarılı yönetmeni david fincher… seri katilin bıraktığı ipuçlarını takip ederek olayı aydınlatmayı kendilerine saplantı haline getiren bu dört adamın hayatı, artık katilin hareket alanı içinde şekillenmektedir. yıllar boyu saldırılarını kesmeyen ve yok olmuş görünürken birden bire yeniden ortaya çıkan bu seri katil, sadece onu yakalamaya çalışanların değil, bütün şehrin kabusu olacaktır. kurbanlar sadece öldürülenler değil, şehirde yaşayan tüm insanlardır.

390- a history of violence

çok farklı bir çizgi roman uyarlaması ve farklı bir cronenberg filmi: tom stall, sakin bir amerikan kasabasında, örnek bir yaşam sürmektedir. ailesine olan bağlılığı ve çevresindekilere olan saygılı davranışlarıyla tanınır. fakat bir gün başına bela olan serserilere haddini bildirince, işler değişir.

391- miller’s crossing

1930’larda, çete savaşlarının ve mafyanın en tepede olduğu dönemlerde geçen miller’s crossing, şehrin en önemli gangsteri olan leo ve onun sağ kolu tom’un çevresinde şekillenen olayları anlatır.
film, başka bir mafya lideri olan johnny caspar’ın, leo’dan bernie adlı bir serseriyi öldürmesi için izin istemesiyle açılır. leo, caspar’ın bu isteğine izin vermez. çünkü bernie, leo’nun sevgilisi verna’nın kardeşidir. tom, her ne kadar leo’ya bu durumun başına iş açabileceğini ve kimseye güvenmemesi gerektiğini söylese de, leo onu dinlemez. artık etraflarındaki aşk, ihanet, ve ölüm oyunlarının bir parçası olduklarını anlama zamanları gelmiştir.

392- chinjeolhan geumjassi

intikam meleği’nde; işlemediği bir suçu üstlenmek zorunda kalıp kyoungju kadın hapishanesi’nde 13,5 yıl yatan lee geum-ja’nın hikayesi anlatılıyor. hapise düştüğü gün intikam alma sürecini başlatan ve bu amaçla ileride özel bir hizmet talep edeceği mahkum arkadaşlarına akla hayale gelmedik güzellikler yapan lee geum-ja; kendisini bu duruma sokan kişiyi bizzat kuracağı mahkemede yargılayacağı günün hayaliyle yaşamaktadır. bu arada intikam almayı düşündüğü kişinin de kendine göre planları vardır; kuzey kore’li casusu, soyguncu çifti, kocasını ve kocasının metresini öldürdükten sonra pişirip yiyen cadısı, menfaatçi rahibi, sakat pastacısı ve çılgın fahişesi ile fellini biçimciliğine sahip grotesk bir sirki andıran intikam meleği; chan-wook park’ın intikam üçlemesinin en iyi görüntü ve ses çalışmasına sahip.

393- heathers

okulun en popüler üç kızı heather ı, heather ıı ve heather ııı kodadlı zengin ve kibirli kızlardır. veronica (winona ryder) en az onlar kadar popüler olmasına rağmen bu üç kızdan ölesiye nefret ediyor. hatta kendi kafasına uygun bir erkek arkadaş ( christian slater) da bulunca onları tek tek ortadan kaldırma planlarına da başlıyor… çevrildiği yıl hiç de büyük ilgi görmeyen film, şimdilerde bir kült film olarak anılıyor.

394- brick

öğlenleri tek başına yemek yiyerek okuldaki bütün gruplardan uzak durmaya çalışan brendan, bir süredir haber alamadığı eski kız arkadaşından gizemli bir telefon alıyor. emily kısa süren telefon görüşmesinde, brendan’dan yardım istiyor… emily hakkında bilgi toplamaya çalışan brendan, bir süre sonra eski kız arkadaşının cesedini buluyor ve yakın bir arkadaşının yardımı ile okulun karanlık yeraltı gruplarına girerek kız arkadaşının gizemli ölümünü araştırmaya başlıyor. brick, klasik bir öyküyü, hiç klasik olmayan bir yöntemle bir okul atmosferinde anlatıyor ve son derece ilginç bir kara film örneği ortaya koyuyor. filmi izlerken gözlüklü, asosyal brendan yavaş yavaş humphrey bogart’a dönüşüyor. sıradan okul çevresi ise california’nın karanlık yeraltı bölgelerine… bütün kara film klişelerini hiç beklemediğimiz oyunlarla destekleyen, donnie darko gibi filmlerle karşılaştırılan, benzerini zor bulacağımız türde bir film.

395- drive

sürücünün yasa dışı hayatı, güzel komşusu ırene’nin (mulligan) hapisteki kocasına yardım etmeyi kabul etmesiyle daha da tehlikeli bir hale bürünür. zira bir anda kendisini los angeles’ın en tehlikeli adamlarının hedef listesinde bulur. şimdi hem kendi hayatını, hem ırene ve oğlununkini kurtarmak için yapacağı tek şey en iyi bildiği şekilde sadece araba sürmektir!

396- o homem que copiava

andré, bir kırtasiyede fotokopici olarak çalışan fakir bir gençtir. bir gün evinin penceresinden dürbünle etrafa bakarken gözü karşı apartmandaki bir daireye ilişir. dairesinin penceresinden birkaç saniyeliğine gördüğü silvia’ya aşık olur.

silvia’yla konuşmak için mağazasına giden andré’nin mağazadan bir şey satın almak için paraya ihtiyacı olur. çalıştığı kırtasiyede bir ellilik kopyalar. devamı da gelir, hatta parayı elde etmenin daha tehlikeli yollarını arar.

397- the man who wasn’t there

1949 yazında geçen film, küçük bir kuzey california kasabası santa rosa’da berberlik yapan ed crane’in hikayesi.
yaşantısından hiç de memnun olmayan bir adam olan ed (billy bob thornton), karısı doris’in (francis mcdormand) kendisine sadık olmadığını ve çalıştığı mağazanın müdürüyle birlikte olduğunu farkettikten sonra, ortaya bir şantaj yapma fırsatı çıktığını ve böylece hayatını değiştirebileceğini farkeder ve müdürden 10 bin dolar sızdırır.
ancak, yaptığı plan geri teper ve adam öldürmeye dek giden yolda çok daha karanlık sırlarla karşılaşır.

398- l.a. confidential

1950’lerin başlarında los angeles’dayız. küçük bir kasaba olmaktan sıyrılan, hızla gelişen bir şehir burası. savaş sonrası nüfus patlaması, televizyonun günlük yaşama girmesi gibi genel etkenler, amerikan rüyalarından birini yani los angeles’ı bir hayalşehir, geleceğin metropolü haline getiriyor. ancak bu hayallerin ardındaki gerçek çok başka. tehlikeli tutkuların ve dolandırıcıların şehrinde yaşam hiç de sanıldığı kadar kolay değil. polis ve mafyanın karşılıklı oluşturdukları düzenle yaratılan kaos ve şiddet filmin odak noktası.

399- siworae

lake house filminin orijinali…

400- santa sangre

akıl hastanesinde beyaz duvarların arasında kendini kuş zanneden ve bir ağacın üzerinde yaşayan fenix (kendi küllerinden doğan anka kuşu) var karşımızda. geçmişe dönüşlerle fenix’in neden akıl hastanesinde olduğunu öğreniriz öncelikle.
ailesi ile birlikte gösteriler yaptıkları sirklerinde güzel bir çocukluk geçirmektedir fenix. ancak çapkın bir adam olan babasının annesini sirkteki dövmeli kadınla aldattığı gece her şey değişir. kendi dinsel mitini yaratan enfes bir film. akıl sağlığı normal olanlara göre değil. gececiler izlesin bu filmi.
………………………………………………………………………………………………………………..
401- naboer

silent hill sevenler dikkat!

kız arkadaşı ıngrid tarafından terkedilen john’un yaşamı, esrarengiz komşuları kim ve anne’le tanışınca epey değişir.
bedeninde izlerle uyandığı tutku dolu sevişmelerin sabahlarını, iş arkadaşlarının şaşkınlıkla şahit oldukları halsizlikler ve hafıza kayıpları izler. genç adam, giderek düş ile gerçeği birbirine karıştırmaya başladığı bir sırada, daha da şaşıracağı gelişmelerle sarsılacaktır.

402- being john malkovich

bucuklu katlar, tuhaf karakterler ve bunlarin ortasinda usta bir kuklaci. unlu bir oyuncunun icine acilan pencere. spike jonze´un en usta islerinden.

403- body heat

avukat ned racine’in son derece sıradan bir hayatı vardır. fakat matty walker adında (hali vakti yerinde bir adamla evli) o güzeller güzeli kadınla karşılaşınca herşey değişir. ne matty’nin uğrunda cinayet işlenecek bir kadın olduğunun farkındadır. ve bu gerçekleşir. femme fatale sevenlere ozellikle tavsiye ederim.

404- the ghost writer

eski bir ingiliz başbakanının yazacağı otobiyografiyi tamamlaması için “vekil bir yazar” tutulur. ancak yazar kendi hayatını tehlikeye atacak bir sır keşfeder…

405- riget

krallık, danimarka’daki en gelişmiş teknolojik imkanları en ileri seviyedeki hastanedir. üstün kadrosu ve sınırsız olanlakları ile modern tıbbın simgesi gibidir. ancak hastanenin inşa edildiği yer eski bataklıktır ve bu bataklık korkunç sırlara gebedir. hastanenin içinde doktorların arasında gelişen garip olaylarla hastane koridorları arasında gezinen ruhlar arasında bir parallelik vardır. şeytani bir güç krallık’ın köklerini sarmıştır. kieslowski’nin dekalog’undan sonra sinema dünyasının en önemli tv projesi sayılan krallık içerdiği gerilim öğesi kadar keskin toplumsal hicivleriyle de dikkati çekiyor.

406- pi

bir matematik dehası olan max sorunlu bir kişiliğe sahiptir ve insan hayatının belki de en önemli buluşuna ulaşmak üzeredir. son on yıl boyunca sayısal olarak tabiatın bir kodlanma sistemine sahip olduğunu keşfetmiş fakat bunu çözmeyi başaramamıştır. her şey ama her şey onu bir tek sonuca götürmektedir. ulaştığı sonuç onu daha büyük kaoslara bunun da ötesinde problemin merkezi olarak kendine yöneltmektedir. bulduğu sır için belki de insanlar birbirlerini bile öldüreceklerdir. bunu herkesten saklamalıdır. max zincirin ilk halkası olan kodu kırmayı deneyerek bu riski yok etmeye karar verir.

407- collateral

harika bir gece filmi. tek mekan tek gece ve mann. karsinizda buz gibi soguk bir kara film. los angeles şehrinde zamana karşı gerçekleşen bir ölüm-kalım kovalamacasını konu alıyor. tam bir keşmekeşin hüküm sürdüğü bu büyük şehirde yıllardır taksi şoförlüğü yapan max’in sıradan yaşamı, bir gece arabasına aldığı vincent adlı garip bir adamla tanışmasıyla tahmin edemeyeceği ölçüde değişir.

408- kiss kiss bang bang

hırsızlık yaparak hayatını sürdüren harry, ilginç tesadüfler sonucunda kendini bir dedektif rolünün elemelerinde bulur. hollywood’a giden bu yolda başarılı olabilmek için oyunculuk dersleri almaya başlar. okul yıllarından arkadaşı harmony ile uzun zaman sonra tekrar bu derslerde karşılaşır. harry genç kadını bu kez etkilemeye kararlıdır. bunun için de atılgan halleri ve kahramanlık numaraları devreye girer ama her şey göründüğü gibi değildir, oyun gerçek olmaya başlar.

409- ınsomnia

iki polis dedektifi genç bir kızın cinayetinin araştırmasında yerel polise yardım etmek için norveçin kuzeyinde bir kasabaya gelirler.bir şüphelinin kovalanması sırasında dedektif jonas engström(stellan skarsgård) kazayla ortağını vurur.ilerleyen günlerde dedektif bu olayın etkisiyle uykusuzluk çekmeye başlar.
yönetmenliğini erik skjoldbjærg’ın yaptığı polisiye filmin 2002 yılında al pacino’nun başrolünde oynadığı yeniden çevrimi bulunmaktadır.

410- prisoners

çocuğunuzu korumak için neler yaparsınız? keller dover (jackman) her anne babanın en kötü kabusuyla karşı karşıya. altı yaşındaki kızı anna arkadaşı joy ile kaybolmuştur. dakikalar saatlere döndükçe, panik gittikçe artar. tek ipucu sokaklarına çok önce park etmiş döküntü bir karavandır.

411- l’aveu

sıkıyönetimde hedefine amerika’yı alan gavras bu kez oklarını kominist partiye döndürmüş. bu sefer de partinin batı ile en ufak bir ilişki şüphesi olan herhangi bir kişiye bile zorla bir itiraf imzalattırılıp vatana ihanetle suçlanabileceğini gayet çarpıcı bir şekilde anlatıyor. yine de gavras partinin başında iktidar tutkusu taşıyan kişilerden kaynaklı yanlış uygulamaların buna yol açtığını söyleyip halka dayalı bir iktidardan yana olduğunu da belirtmeyi unutmuyor.

412- kokuhaku

bu filme ilgili bir sey okumayin. bilmeden oturun izleyin sadece. turunu bile ogrenirseniz spoiler yersiniz…

413- état de siège

1970’li yılların başlarında uruguay’da abd uluslararası kalkınma kurumu görevlilerinin tupamaro gerillaları tarafından kaçırılır ve sorgulanır. abd’nin latin amerika’daki cunta yönetimlerine verdiği desteği ve “arka bahçesi”nde oynadığı oyunları anlatan başarılı bir yapım.

414- glengarry glen ross

ünlü oyun ve senaryo yazarı david mamet’ın bir eserinden uyarlanan filmin tamamı 2 gün içerisinde geçiyor. bir grup emlak pazarlamacısı bağlı oldukları şirket tarafından eğer adamakıllı birer satış yapmazlarsa kovulacaklarını anlıyorlar. bu bir grup emlak satıcısının o akşam yaşadığı çelişkiler ve ayakta kalabilmek için verdikleri haybeye mücadele içlerinden bazılarını çalıştıkları büroyu soymaya bile itecektir. özellikle yıldız oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film başarılı bir tiyatro uyarlaması olarak biliniyor.

415- coffee and cigarettes

farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda insanlar hayat, müzik, sinema gibi konularda sohbet ederler. fazla ortak noktaları olmayan bu insanların tek ortak paydası ise sigara ve kahvedir. bazıları her ikisine de bağımlıdır, bazıları nefret eder, ayrıca bırakmaya çalışanlar, başlamayı düşünenler de eksik değildir. hepsi birbirinden ilginç kısa filmler, kimi zaman son derece eğlenceli kimi zaman da beklenmeyen bir hüzün barındırmaktadır. yönetmen bazılarında ciddi ciddi sigara ve kahvenin felsefesini yapmayı da ihmal etmez.

416- the talented mr. ripley

bir hiç olarak kendin gibi yaşamaktansa, bir başkasının hayatını çalarak önemli biri gibi yaşa…” mantığını hayatının felsefesi haline getirerek tehlikeli ve entrikalarla dolu bir hayat için şeytanla anlaşma yapınca; kendini bir anda, yıllarca sadece buzlu camlar ardında izlemekle yetindiği büyüleyici dünyanın içinde buluverir

417- cache

georges, bir televizyon kanalı için edebiyat programı hazırlayıp sunuyor. karısı ile birlikte son derece rahat ve huzurlu bir yaşamı var. bir gün kaynağı belirsiz bir paket alıyor. içinden, georges’un ailesiyle birlikteyken gizlice çekilmiş görüntülerinin olduğu bir video kaset çıkıyor! zamanla, yeni paketler gelmeye başlıyor ve georges, paketleri yollayan kişinin kendisini yakından tanıdığını anlıyor. artık sadece karısı ile birlikte polise gidip gitmeme konusunda karar vermek kalıyor. ve zaman geçtikçe georges’un geçmişindeki bazı olaylar ile paketler arasındaki ilişki belirginleşmeye başlıyor…

418- la double vie de véronique

veronika polonya’da yaşamaktadır, veronique ise paris’de. birbirinden haberleri bile olmayan bu iki insan, bir şekilde birbirlerinin hayatlarını etkileyeceklerdir.

veronika bir müzik okuluna girer ve çok çalışır. ancak ilk performansını verirken ölür. veronique’nın hayatı da bu noktadan sonra değişmeye başlar ve aniden şarkıcı olmamaya karar verir.

419- das weiße band

birinci dünya savaşı’ndan kısa bir süre önce, almanya’nın kuzeyinde bir protestan köyü. yaşamı inanç, iş ve feodal toplum yapısı yönetmektedir. köyde ritüel cezaları andıran esrarengiz kazaların meydana gelmesiyle, köy halkının huzuru kaçar. fail henüz meçhuldür ve öğretmenin şüphelerine de kimse inanmak istemez.

filmin öyküsü 1913 yılında almanya’nın kuzeyinde öğrencilere sıra dışı cezalar verilen bir köy okulunda geçiyor. haneke bu filmde faşizmin ortaya çıkışında okulda verilen eğitimin rolünu gozler onune seriyor.

420- ink

her gece, ışıklar sönüp tüm şehir uykuya daldığında, insan gözünün göremediği iki güç arasındaki ezeli ve ebedi mücadele tekrarlanır. aydınlığın gücü, rüyalarımıza umut ve güzel rüyaların kuvvetini taşırken; karanlığın gücü, karabasanlar ve kabuslarımızdan sorumludur.

421- la mala educacion

iki erkek çocuk, ıgnacio ve enrique, 60’lı yılların ispanya’sındaki bir katolik okulunda öğrencidirler. burada geçirdikleri zaman boyunca aşkı, sinemayı ve korkuyu keşfederler. okulun müdürü ve edebiyat öğretmeni peder manolo, bu keşiflerin hem şahidi olur, hem de bir parçası…

422- rope

kusursuz cinayetin mümkün olabildiğini kanıtlamak isteyen iki arkadaş, bir arkadaşlarını iple boğarlar ve cesedi eve saklarlar. o gece evde bir parti vereceklerdir. gelen konuklar onların farklı hallerinden şüphelenmezler. tek bir kişi hariç: rupert cadell. suç ve ceza’dan çok etkilenen bu iki genç kusursuzluğun mümkün olmadığını ilerleyen saatlerde öğreneceklerdir.

423- la piel que habito

pedro almodóvar, psikolojisi bozuk bir plastik cerrahın saplantılarını ve hücrelerle ilgili yaptığı araştırmalar sayesinde yeni bir insan derisi yaratmasını konu alıyor.

424- seppuku

17. yüzyıl japonya’sında savaş yılları geride kalınca samuraylar da işsiz kalmıştır. monarşik düzenin öğüttüğü ronin’ler, barış zamanında birer posa olarak görülmekte ve birer birer harakiri yapmaktadırlar. hatta açlık yüzünden onurlarından bile vazgeçip, otorite sahiplerinden para istemekte ve aksi taktirde kapılarının önünde harakiri yapmakla tehdit etmektedirler. böyle bir ortamda yine eski bir samuray olan hanshiro, yerel bir lordun huzuruna çıkar ve seppuku töreni için izin ister…

425- nueve reinas

dokuz kraliçe, hiçbir şeyin aslında göründüğü gibi olmadığı, gölgelerle dolu bir evrendeki hileli oyunlar üstüne akıl çelici bir çalışma. ikisi de dolandırıcı olan juan ile marcos, bir bakkalda tanışırlar; marcos, daha deneyimsiz görünen juan’a, kötü bir durumdan kurtulması için yardımcı olur. marcos, çaylak juan’a bir anlaşma önerir: 24 saat boyunca birlikte bir dizi dümen çevireceklerdir.

426- american psycho

“ı shot andy warhol”un yaratıcısı mary harron’dan rahatsız edici, çarpıcı bir film. fatih özgüven’in dilimize kazandırdığı, bret easton ellis’in “amerikan sapığı” romanından uyarlanan “american psycho”, patrick bateman (christian bale) isimli genç bir wall street zengininin işlediği cinayetleri ve tüketim kültürünün bireyde yarattığı yabancılaşmayı konu alıyor.

427- london

kokainden beyni uyuşmuş bir genç adam olan syd (evans), eski sevgilisi london’ı (biel) yeniden birlikte olmaya ikna edebilmek için davetli olmadığı bir partiye gider. bu parti, çiftin geçmişine doğru bir yolculuk yapmamızı da sağlayacaktır. partinin sonundaysa her ikisinin de tahmin edemeyeceği şeyler yaşanır…

428- a serious man

hikayeci anlatimda devrim niteliginde bir film. amerikan banliyosunde yahudi bir ailenin sorunlarina odaklanan film coen kardeslerin yapisokumcu anlatimyla degeri az bilinen filmlerden. ilerisi icin kult adaylarindan.

429- angel heart

louis cypher adlı gizemli bir müşteri, özel dedektif harry angel’dan johnny favourite adında bir adamı bulmasını ister. verilen ipuçlarını değerlendiren angel, hedefine doğru ilerledikçe bir takım doğaüstü olaylarla karşılaşır. . alan parker´dan son derece kara bir film.

430- black sunday

30 ocak 1972 tarihinde britanya askerleri, kuzey irlanda’nın derry şehrinde, insan hakları için düzenlenen yürüyüşe katılan 13 silahsız sivil vatandaşı vurarak öldürür.

“kanlı pazar” olarak bilinen bu olay, modern irlanda sorunu tarihinde önemli bir dönüm noktası olur. hafif ölçekte bir uzlaşmazlığı iç savaşa dönüştüren gelişmeler, çoğu genç irlandalı’nın ıra ordusuna katılmasına ve şiddet dolu 25 yıllık bir mücadele devrinin başlamasına neden olur.

431- shallow grave

trainspotting ile dünya çapında ün kazanan iskoç yönetmen danny boyle’un ilk uzun metrajlı filmi olan mezarını derin kaz, yönetmenin trainspotting’de daha da büyük başarıyla devam ettirdiği, sıkça tarantino’nun sinemasıyla karşılaştırılan mizahi gerilim tarzının daha düşük bütçeli, mütevazi bir öncülü olarak tanınıyor.

432- true romance

bir çizgi roman dükkanında çalışan çekingen ve asosyal bir tezgahtar olan clarence woley, nadiren dışarı çıktığı gecelerden birinde karşılaştığı çekici bir kadın olan alabama’ya ilk görüşte aşık olur ve aşkına karşılık bulur. fakat bir süre sonra alabama’nın kimligini ogrenmesiyle isler iyice karisir. taranti´nun parmak izleri olan film oyuncu kadrosuyla da goz dolduruyor.

433- dead man’s shoes

kasabaya dönen ağabey flash backler ve gizem.

434- manhunter

emekli fbj ajanı will graham, çok tehlikeli bir seri katili yakalamak için göreve döner. graham, psikopat düşünce tarzını çözme konusundaki yeteneğine ek olarak, daha önce yakaladığı ünlü katil dr. hannibal lecter’ın da yardımıyla kızıl ejder olarak bilinen korkunç caninin peşine düşer.

thomas harris’in kızıl ejder adlı kitabından michael mann tarafından sinemaya uyarlanan yapım, hannibal lecter efsanesinin gençlik dönemini de kapsamaktadır.

435- brainscan

interstar ve parliement sinema kulupculer oyun delilerinin sevecegi bir film. puanina aldanmayin: 16 yaşındaki michael, çatı katındaki odasında korku filmleri, video oyunları ve metal müzik ile vakit geçirmekten hoşlanan ve yalnız olmayı seven bir gençtir. daha heyecan verici şeyler arayan michael sonunda brainscan isimli interaktif korku oyununu sipariş eder. cd\\’yi takıp oynamaya başlayan michael, oyunda elinde keskin bir bıçak ile bir yatak odasına girerek uyumakta odan bir adamı vahşice öldürür. öldürdüğü adamın ayağını keserek buzdolabına koyan michael,bir gün sonra uyandığında kasabada bir cinayet işlendiğini öğrenir. trickster\\’ın gitgide etkisi altına giren michael, evdeki buzdolabını açtığında ise kesilmiş bir ayak bulacaktır…

436- darkman

onun sahip olduğu herşeyi yok ettiler.şimdi suçun yeni bir düşmanı var ve adaletin de yeni bir yüzü. dr.peyton westlake’in(liam neeson) labaratuarı sadist robert durant (larry drake)tarafından yerle bir edilince,westlake intikam için ava başlar. sam raimi’den aksiyon yüklü bir macera. degeri bilinmemis cizgi roman filmi.

437- intacto

nazilerin toplama kampından kurtulmayı başaran tek yahudi’nin organize ettiği bir şans kulübü… hayatlarında bir kez dahi olsa, gerçek şansı yakalamış insanların üye olarak kabul edildiği bir oyun… bahisler açıldığı zaman, sadece gerçekten şansı yaver gidenler oyunu sürdürebileceklerdir.

438- tous les matins du monde

‘tous les matin du monde sont sans retour’ (dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür)

sözü üstüne kurulmuş, renkleri ve müzikleri için özellikle seyredilmeye değer olan, pascal quignard’ın aynı isimli romanından sinemeya uyarlanmış, 1991 yapımı fransız filmi.

439- layer cake

filmin isimsiz kahramanı her zaman bakımlı ve şıkıtr. o tam bir profesyoneldir. kokainden ecstasy’e dek her tür uyuşturucu işine bulaşmasına rağmen ellerini temiz tutmayı bilmiştir. şimdiye kadar polise yakalanmamış ve soğukkanlılığını korumuştur. artık küçük bir serveti vardır ve suçtan uzak bir hayat sürmeye karar verir. ama emekli olmadan önce, suç organizatörü jimmy price’ın ona verdiği son iki görevi yerine getirmesi gereklidir…

440- state of grace

gecmisle yuzlesme ve karanlik bir atmosfer. pek bilinmeyen basarili cete filmlerinden.

441- también la lluvia

yağmur bile, yönetmenlik, kristof kolomb ve temel insan hakları mücadelesini bir araya getiriyor. senaryosu ken loach’un daimi senaristi paul laverty tarafından yazılan film, ıcíar bollaín’in 2007 yapımı dedektiflik hikâyesi matahariler’in başarısını takip ediyor. takıntılı idealist sebastian, kristof kolomb ile ilgili bir film çekmeye kararlıdır, ama bu hıristiyan kahramanın mitini tersine çevirecek, açgözlülüğünü ve vahşi eğilimlerini gösterecektir. en ucuz ve latin amerika’da en “yerli” ülke olan bolivya’daki çekimler sırasında, kolomb’dan 500 yıl sonra toplumsal huzursuzluk patlar. halk en temel hayati madde olan su için savaşmaya başlamıştır.

442- adams æbler

hapisten yeni çıkan neo-nazi adam, topluma hizmet etmek üzere papaz ıvan’ın yanına gönderilir. ıvan ona kilisenin önündeki elma ağacının meyveleriyle bir elmalı kek pişirme görevi verir. bu arada elmalar kuşların, solucanların ve şimşeklerin saldırısına uğrar. ıvan, şeytan tarafından sınandıklarına inanır. adam ise tanrı tarafından sınandıklarını düşünmektedir, çünkü belki de kötülük diye bir şey yoktur

443- the salton sea

cok bilinmeyen bir film. video klip etkisinde goruntuleri ve karanlik figurleriyle farkli bir film.

444-point break

los angeles’ta eski başkanların maskeleriyle banka soygunları yapan bir çete türemiştir. sörfçülerden şüphelenen fbı, genç bir ajanı johnny utah’ı onların arasına sokar. fakat gruba sızan johnny, kısa zamanda karizmadik lider bodhi’nin etkisine girer.

445- nikita

bir soygun sırasında yakalanıp hapse düşen nikita’nın kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. fransız gizli servisi, kendileri için tetikçi olmasını teklif eder. kabul etmemesi durumunda ise zaten cenazesi kaldırılacaktir.

446- ajeossi

tae-sik’in hayatının anlamı sadece küçük bir kız olan so-mi’dir. yitik bir antikahraminin zamanla degisen hayati ve sirlarla ortulu gecmisi uzak dogu motifleriyle suslenmis.

447- rounders

mike, hukuk fakültesi öğrencisidir. kumar tutkunu olan yakın arkadaşı worm un hapisten çıktığında, geçmişte verdiği sözleri unutup, yeniden poker dünyasının büyülü havasına kapıldığını görür. bundan sonra mike arkadaşının hatrı için tekrar poker masalarına dönmek ya da kendi hayatına devam etmek arasında büyük bir ikilem yaşamaya başlar. begenen poker duskunu arkadaslar: lucky you filmine de bir bakin.

449- the manchurian candidate

harvey kore savaşından bir kahraman olarak döndüğünde birliğinin diğer askerleri onun niye bir madalya aldığını bile hatırlamamaktadır. kısa bir süre sonra askerlerden ikisi kabuslar görmeye başlarlar. bir diğeri harvey’i araştırmaya karar verir. hükümet ve ordu, hangi karanlık sırları gizlemektedir ?
1963 yılında en iyi yardımcı kadıncı oyunu ve en iyi kurgu dallarında oscar’a aday olan film, sinema tarihinin en önemli yapımları arasında listeleniyor.

450- jacob’s ladder

silent hill sevenler dikkat!

bir vietnam gazisi olan jacob singer (tim robbins), gerçeği hayalden ayıramayan, halüsinasyonlarla dolu bir hayat yaşıyor. vietnam’dayken devlet tarafından şiddet ve gücünü arttıran ama aynı zamanda yavaş yavaş delirmesini sağlayan bir ilaç verildiğini hatırlıyor. yaşadığı hayatın bir türlü gerçek olduğunu inanamayan jacob, aklını kaybetmemek için herşeyi yapmaya hazırdır.

451- mirrormask

sandman ile isimlerini duyurmuş olan ingiliz yazar neil gaiman ve usta grafik sanatçısı dave mckean, güçlerini efsanevi bir yapımcıyla birleştirirse neler olur? eğer bu isim kült olmuş the dark crystal ve labirent filmlerini gerçekleştirmiş jim henson productions ise deymeyin keyfimize. filmde gerçek aktörlerin yanısıra mckean’in tasarımları ve bilgisayarla yaratılmış mekanlar yer alıyor.

452- payback*

yonetmenin diger filmden farkli olarak kurguladigi p.s.u max payne´i animsatan cizgisiyle film-noir turune de goz kirpiyor. basarili bir kaybeden filmi. herkesin kotu oldugu gri bir dunya.

453- musíme si pomáhat

ikinci dünya savaşı’nda alman işgali altındaki çekoslovakya’da direniş ve düşmanla işbirliği konularını işleyen bu çarpıcı ve deli dolu güldürü, 1960’larda çek sinemasında bir gelenek haline gelen ve toplumsal sorunlara ince bir mizahla yaklaşan absürd hümanizm akımının yeni bir örneği. bu yıl en iyi yabancı film dalında oscar’a aday olan film, savaşa psikolojik açıdan yaklaşıyor. çekoslovakya’nın nazi’lerce işgal edilmesinden sonra sıradan insanların maruz kaldıkları terörü, yapmak zorunda kaldıkları zor seçimleri ve karşılaştıkları ahlâksal ikilemleri anlatırken bu insanların bu zor dönemi atlatmak için geliştirdikleri olağanüstü mizah duygusuna parmak basıyor.

454- yongseoneun eupda

patoloji uzmanı kang (seol kyeong-gu) son zamanlarda seri bir katil tarafından parçalanmış bir kadın cesetini inceler.dedektif min (han hye-jin), fanatik çevreci lee sung-ho’yu (ryoo seung-beom) olayın baş şüphelisi olarak gösterir.ancak kang’ın kızı kaçırıldığında, kang ve cinayetlerle ilgili önemli ipuçlarına sahip lee arasında kedi fare oyunu yaşanmaya başlar.

455- whatever works

bir zamanlar fizik profesörü olan boris, dünyanın patlayacağını düşünen, kendini dev aynasında görürken, tüm insanlığa karşı hissettiği nefreti gizlemeyen tuhaf bir adamdır. bir gün yolu güneyli saf kız melody st. ann celestine ve tutucu ailesiyle kesişir.

456- the big kahuna

iki kaşarlanmış endüstriyel yağ satıcısı ile araştırma bölümünde görevli bir genç, bir fuarın son gecesinde, iyi bir potansiyel müşteriyle karşılaşmak için bir otelde bir araya gelirler.

üç adamın da hayattan beklentileri farklıdır. özellikle dindar, tecrübesiz ve ilk fuarının heyecanını atamamış olan genç, diğerlerinin tarzından ciddi şekilde rahatsız olur. aralarından en tecrübelisi karısından yeni ayrılmıştır. fiziksel ve ruhsal olarak çökmüşken şimdi de diğerlerinin arasında barış yapmak zorundadır.

457- wristcutters*

desiree ile yaşadığı ayrılık sonrası umutsuzluğundan kurtulamayan zia bileklerini keserek intihar eder ve kendini sadece intihar eden insanların olduğu büyük çöllerle kaplı, sağda solda eski lastiklerin ve yanmış kanepelerin görüldüğü bir öteki dünyada bulur.

458- synecdoche, new york

tiyatro yönetmeni olan caden cotard, bir yandan işiyle uğraşırken, bir yandan da hayatındaki kadınlarla uğraşmaktadır. aklına son tiyatro oyunu için bir fikir gelen cotard, bir deponuun içerisine new york’un doğal büyüklükte olan bir kopyasını yaratır.

eternal sunshine of the spotless mind ve being john malkovich gibi filmlerin hayalgücü sınır tanımayan senaristi charlie kaufman’ın yazıp, ilk defa yönetmen koltuğuna oturduğu filmi synecdoche, new york, ilginç senaryosuyla dikkatleri üzerine çekiyor.

459- murder in the first

5 dolar çaldığı için en azılı mahkumların kapatıldığı alcatraz hapishanesine gönderilen henri young, kaçmaya çalışırken yakalanır ve hücreye kapatılır. karanlık ve soğuk bu hücrede, 3 yıl acımasız gardiyan milton glenn’in işkencesine maruz kaldıktan sonra çıktığında bir caniye dönüşen henri, şimdi ise bir mahkumu öldürmek suçundan birinci derece cinayetle yargılanmaktadır.

460- living in oblivion

olabilecek bütün aksaklıkların gerçekten olduğu bir film setinde geçen bir günlük bir çekimi anlatıyor film. yönetmeni, oyuncuları, teknik ekibi ve de seyirciyi çileden çıkaran aksaklıklar bunlar; patlayan lambalar, atlanan replikler, kayıp kameraman. film icinde film, ruya icinde ruya…

461- the long good friday

harold, gayrı menkul işine girmeye çalışan bir gangsterdir. ortakları ile bulaşacağı gün, şehrin hiç olmadık yerlerinde bombalar patlamaya başlar. bu durum harold’ın işlerini zora sokar. harold, bu nedensiz yere patlayan esrarengiz bombaların kime ait olduklarını bulmaya karar verir. olayın ardındaki isimleri bulması uzun sürmez, ancak bu kanlı olayların olmasını engellemez. hatta asıl olaylar şimdi başlamaktadır…

462 –only god forgives

on yıl önce bir cinayet işleyen julian, şimdilerde sürgündedir ve bangkok’ta yaşamaktadır. burada görünürde kardeşi billy ile birlikte bir boks klübü işletmekte olan julian, esas gelirini buradan yürüttüğü uyuşturucu ağından kazanmaktadır. güzel zamanlar, billy’nin genç bir kızı öldürmesiyle sona erer. zira billy de kendini bangkok sokaklarını temizlemeye adayan gizemli intikam meleği chang tarafından öldürülmüştür. olayların bu raddeye gelmesi ailenin güzel ve tahammülsüz annesi crystal’ı da devreye sokar. crystal’ın kışkırtmalarıyla intikam almaya karar veren julian, kardeşini öldürenlerin peşine düşerek intikam arayışına çıkar. ‘intikam meleği’ni hedef aldığı bu savaş, başta sadece iki kişinin yer alacağı, sonrasındaysa sadece bir tanesinin hayatta kalabileceği türden olacaktır…

463 – bound

senaristlikten gelme wachowski kardeşler klasik kara film formlarıyla oynayarak başarılı bir ilk film yapmışlar. corky adlı bir genç kadın, beş yıl cezaevinden kaldıktan sonra salıverilir. taşındığı apartmanda, kara parasını aklamaya çalışan cesar adlı bir gangsterin kızarkadaşı olan violet ile tanışır.

464- crime d’amour

ısabelle, christine’in altında çalışmaktadır. birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen kafa yapıları aynı olan ikili arasında bir ilişki söz konusudur. christine, ısabelle’in parlak fikirlerinden kendine pay çıkarmaya çalışınca çokuluslu bir amerikan şirketinin fransa bürosunda çalışan bu iki güçlü ve çekici kadın arasında bir çekişme başlar. christine üst pozisyonda ve acımasızdır. aşağılanan ve her şeyini kaybetme noktasına gelen ısabelle, öç almaya karar verir. hayal gücünü kullanır ve ince hesaplar yaparak inanılmaz bir cinayet planlar. ani uyuşturucu bağımlılığı ve bütün diğer gariplikler, aslında ustalıkla kendini kurtarmayı tasarladığı cinayet planının parçasıdır.

465 – der amerikanische freund

filmde ripley (d.hopper), sahte tabloları, sanat koleksiyoncularına bile yutturarak muazzam servet edinmiş, kovboy şapkasını kafasından çıkarmayan bir amerikalı olarak karşımıza çıkar. önceden tanıdığı bir mafya patronu ripley’den geçmişi temiz bir kiralık katil bulmasını ister. ripley’in aklına gelen çerçeveci zimmermann (bruno ganz)’dır. kan kanseri olan zimmermann bu işi özgür iradesiyle kabul eder. ancak sonrasındaki geri dönülemez gelişmeler ripley’i ilginç kararlar vermek durumunda bırakır.

466- the friends of eddie coyle

eddie coyle (robert mitchum) hapse geri dönmek üzere. hapse girmemek için federallerle çalışmaya karar veren eddie, onlara silah kaçakçılarının isimlerini vermek zorunda kalıyor. ama aynı zamanda banka soygunurehincilik yapan dostlarına kaçak silah sağlıyor. bu ikilemden kurtulmak eddie için ölüm kalım mücadelesi anlamına geliyor. george v.higgins`in romanından uyarlanmış bir kara-film.

467- blast of silence

frank bono (allen baron) adında bir kiralık katil noel haftası sırasında cleveland’dan new york’a ikinci dereceden bir gangster olan troiano (peter h. clune)’yu ortadan kaldırmak üzere gönderilmiştir. yalnız, içine kapanık ve pek konuşkan olmayan frank bu farklı görevi nedeniyle her zamankinden daha temkinli olmak zorundadır. zaten pek arkadaşı olmayan bu yalnız adam, kurbanını takip ettiği günlerde gereksiz temaslardan kaçınmak ve eşgalini belli etmemek için bir kat daha yalnızlığa gömülür.

468- straight time

kazananların değil, sadece kaybedenlerin olduğu bir dünya… max dembo, geçmişte çok karanlık suçların içine batmış bir soyguncudur. yıllardır hapis yattıktan sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılır. uzun yıllardır içinde bulunduğu bu karanlık dünyanın kurallarından çok sıkılmıştır ve artık düzgün bir iş, ev ve arkadaşlarla çevrili düzenli bir yaşam istemektedir. fakat ruhuna işlemiş olan o suça bulanmış ‘kendini yok etme’ durumundan bir türlü kurtulamaz ve yine, uzak olmak istediği bataklığın içine çok kolay bir şekilde çekiliverir.

469- the killing of a chinese bookie

cassavetes (anti)gangster filminde, küçük çaplı bir emprezaryonun cafcaflı hayat tarzını ve lekeli ahlâk anlayışını masaya yatırırken, ben gazzara’ya en iyi performanslarından birinde rehberlik ediyor…

los angeles’ta aynı zamanda striptiz kulübü olan bir gece kulübünün sahibi ve kalitesiz sahne şovlarının yöneticisi cosmo vitelli, her ne olursa olsun gösterinin devam etmesi gerektiği ilkesinden şaşmaz. her şeye rağmen, sanatsal ve ticari bağımsızlığı için mücadele eder. cafcaflı bir hayat tarzı ve güzel kadınlara temayülü olan, konuşması kaba ama kendisi garip bir şekilde ahlâkçı bir adam olan vitelli, onun adına çalışan kızları sömürmeksizin gece kulübünü ayakta tutmaya çalışır. bir gün özel bir kulüpte kumar oynamak üzere cömertçe bir davete kapılır. pokerdeki şanssızlığı, onu vahşi bir haraç, ikili oynama ve para karşılığı cinayet ağı içine savurur. ona tanınan kredi yüzünden büyük para kaybedince de, mülkünü ipotek etmek isteyen gangsterlerden, borcunun silinmesi karşılığı, sadece “çinli bahisçi” diye bilinen, yaşlıca ve rakip bir yeraltı liderini öldürmesi yolunda baskı görür. cosmo çok geçmeden, belden yukarısı çıplak kızların çalıştığı kulübünün, örgütlü suçun kalleşliğinin yanında zemzemle yıkanmış olduğunu anlayacaktır…

470- a simple plan

olaylar bir yılbaşı öncesinde minnesota’daki küçük bir kasabada geçer. bu kasabada yaşamını sürdüren hank’in güzel bir karısı ve yöredeki hububat değirmeninde iyi sayılabilecek bir işi vardır. bir gün hank’in çalıştığı firmaya hank’in ahmak kardeşi jacob davetsiz misafir olarak çıkagelir. yanında zenci düşmanı arkadaşı lou da vardır.çok geçmeden yakınlarda bir uçak kazası meydana gelir ve düşen uçağın enkazını görmeye giden hank, jacob ve lou, çürümüş bir cesedin yanında bir çanta bulurlar. bu çantanın içerisinde 4 milyon dolar vardır.

471- badlands

1959 yılında, pek çok insanı öldürmüş bir katil olan kit (martin sheen) ile yeni kız arkadaşı holly (sissy spacek), güney dakota’dan montana’ya giderken suç ve cezanın hayal alemine dalmış kendi halinde bir çifttir. gerçek mermi kullanırlar ve insanları öldürürler ama herşey aslında onlar için bir oyundur.

472- the last seduction

bridget ve clay gregory çifti aşırdıkları uyuşturucu hapları satarak yüzbin dolar nakit parayı cebe indirmişlerdir, ancak bu yasa dışı alışveriş karı kocanın hayatını mutlu bir yönde değil yaptıkları bir münakaşa sonrasında bridget”in paralarla birlikte evden kaçmasıyla berbat bir şekilde sonuçlanır. kocasından ayrılmayı ve kendisine yeni hayat kurmaya başlayan bridget çekici güzelliği olan fakat soğuk bir kadındır. sarsici bir neo-noir. femme fatale sevenler dikkat.

473-mother’s day

kötü sonuçlanan bir banka soygunundan sonra eve dönen 3 kardeş annelerinin evi haciz yüzünden kaybettiğini öğrenir. bir gece yeni ev sahipleri ve misafirleri doğum günü partisi için bir araya gelmişlerdir. evdekiler habersiz şekilde 3 kardeşin rehinesi olmuştur ve onları kötü bir doğum günü partisi beklemektedir. anneleri kız kardeşleri de eve gelir anne olarak çocuklarını korumak için elinden geleni yapacaktır. dehşet dolu gecede anne oğlunun kaçmasıyla bütün kontrolü ele alır, sırlar ortaya çıkar, hataların cezalandırılacağı bu gecede rehineler bununla baş etmek zorunda kalacaklardır. gerim gerim geren bir tek mekan filmi.

474-shock corridor

akıllı gazeteci johnny barrett, akıl hastanesinde işlenen bir cinayeti çözüp pulitzer ödülü’nü kazanmayı kafaya koymuştur. yapılacak en kurnaz hareket de deli numarası yaparak akıl hastanesine girmektir. johnny’nin hastanedekilerle iletişime geçmesi çok zor olmaz, ancak hiçbir şey göründüğü gibi değildir. ortada içinden çıkılması güç bir durum vardır, dahası yavaş yavaş kendisinde de delilik emareleri görünmeye başlamıştır.

475-fukushu suru wa ware ni ari

ıwao enokizu açıklanamayan dürtülerle vahşi cinayetler işleyen orta yaşlarında bir adamdır. sonunda tüm japonya polisi’nin aradığı bir kaçağa dönüşmüş fakat bir şekilde yakalanmamayı başarmıştır. bu sırada randevuevi işleten bir kadınla tanışmış ve birbirlerine aşık olmuşlardır. ancak bu şartlarda daha ne kadar beraber olabilirler?

476- sunset blvd.

film genç senarist joe gillis’in bir havuzda kanlar içinde yüzüstü yatarken görüntüsü eşliğinde, anlatıcı joe’nun bizi altı ay öncesine götürmesiyle açılır. yazdığı senaryoları satamadığı ve kimseden ödünç para bulamadığı için maddi durumu kötüleşen joe’nun başı eski borçlarıyla derttedir. arabasını borçlarına karşılık geri almak isteyen alacaklılarından kaçarken sunset bulvarı’ndaki bir eve sığınır. evin sahibi sessiz filmler zamanının ünlü aktrislerinden norma desmond’dır. eski ününü hemen geri kazanabileceğini sanan norma, kendi yazdığı bir senaryoyla sinema dünyasına geri dönmeye hazırlanmaktadır. joe kendisine senaryo yazımı konusunda yardım edebileceğini söyleyince norma onun evde yaşamasına izin verir.

477- werckmeister harmoniak

küçük bir macar kasabasına bir sirk gelir. bir kamyona yüklenmiş dev bir balina ölüsü “prens” adlı sunucu tarafından kasaba halkına gösterilecektir. ancak “prens” ortaya çıkmaz. sessiz bir kalabalık dondurucu soğukta kamyonun çevresine toplanır. bu bekleyiş kasabada büyük bir gerginliğe yol açar. insanlar içlerindeki şiddeti dışa vurmaya hazırdır. darbe söylentileri ortada dolaşmaktadır. ortam insanları ayartmak, yoldan çıkarmak için çok uygundur. karanlık armoniler bir süre komünizmle yönetilmiş bir ülkede düzeni ve barışı yok edip anarşik bir ortam yaratmaya çabalayanlara karşı sessiz bir çığlıktır.

478- scenic route

ayrı düşmüş çok iyi arkadaş olan mitchell (josh duhamel) ve carter (dan fogler), eski pikapları bozulup kendilerini ıssız çölde bıraktığında bir yol gezisindedirler. en yakın arkadaşı gibi kimse bir adamı eleştirmez ve çölün acımasız yanları kendilerini alaşağı ederken, tereddütsüz bir vahşilikle birbirlerinin hayat kararlarına saldırmaya başlarlar. kim olduklarına ve ne olabileceklerine dair sorular sorarken, ajitasyonları fiziksel yüzleşmeye ve nihai bir bıçak çılgınlığına dönüşür. rahatsızlık diye başlayan şey bir anda gerçek bir ölüm kalım meselesi olur.

479- swimming with sharks

sinema okulundan yeni mezun olan guy’ı, gerçek hollywood ile tanıştıran, stüdyo başkan yardımcısı ve iflah olmaz patronu buddy ackerman’ın sarf ettiği bu hoş geldin cümlesidir. ve bu daha bir başlangıçtır.

480- animals with the tollkeeper

surrealizmin derinliklerinde yuzen bu filmde, new yorklu taksi şoförü henry’nin arabasına günün birinde üç kişi biner ve kendilerini bilinmeyen bir yere götürmesini söylerler. yaşamı hayal kırıklıklarıyla geçmiş olan henry bir süre düşünür ve kararını verir, bu üç adamla nereye olduğu kestirilemeyen bu yolculuğa çıkacaktır. üstelik o yolculuk sırasında yaşamı kendisininki gibi hayal kırıklıklarıyla geçmiş çok güzel bir kadınla da tanışır. devamında hem düşlerinin peşinde koşmanın gerekliliğini hem de bunun olanaksızlığını keşfedeceklerdir.

481-smoke

müdavim ve müşterilerin hikayelerinin anlatıldığı brooklyn’de bir tütün dükkanı filmin esas mekanı. yıllar boyunca her gün, aynı saatte, aynı yerin fotoğrafının çekilmesi ve değişmiyormuş gibi görünen ama bambaşka bir hal alan hayatların hikayesi.

482- przypadek

witek, varşova’ya giden trenin arkasından koşmaktadır. film, bu koşunun 3 farklı olasılıkla sonuçlanmasının ardından witek’in hayatının geri kalan kısmının nasıl gelişeceği üzerine varsayımları anlatır.ilki; trene yetişir ve orada dürüst bir komünist ile tanışır. bundan sonra parti’nin aktif bir üyesi haline gelir. ikincisi; trene yetişmek için koşarken istasyon görevlilerinden birine çarpar ve çıkan arbede sonucunda tutuklanır. cezasını çekmek üzere çalışmak üzere gönderildiği parkta, kendisi gibi cezalandırılmış olan karşı görüşlü biriyle tanışır. böylece karşı tarafın bir üyesi haline gelir.üçüncüsü; treni kaçırır ve kimse ile tartışmadan yoluna gidecek iken okuldan bir kız ile tanışır. ileride bu kız ile evlenip, okulunu bitirip, bir doktor olarak huzurlu ve apolitik bir hayat sürmeye başlar.

483- the right stuff

amerika’nın gökyüzüne hakim olma ve uzaya yolculuk hayalleri destansı ve görkemliydi. philip kaufman’ın tom wolfe’un the right stuff’ adlı romanından uyarladığı, yedi cesur astronot ve maceracı bir test pilotunun yaşamını, ve yaşadıkları renkli dönemi anlatiyor.

484- antikörper

film dostoyevski’nin “ıf there is no god, then everything is allowed.” (tanrı yoksa, her şey mübahtır.) sözleri ile açılır.kamera basit bir apartman dairesinin içinde dolanmaya başlar.sonradan azılı bir seri katil olduğunu öğrendiğimiz gabriel engel yeni kurbanının vücudundan boşalttığı kan ile son eseri olan tablo üzerinde çalışmaktadır.bu giriş sahnesinde verilen engel’in iç sesi bize katil hakkında çok önemli ipuçları verir.“dünya adil değildir.

485- la leggenda del pianista sull’oceano

virginian adındaki transatlantikte görev yapan danny boodman, 1900 yılının ilk haftasında balo salonunda üstünde t.d. lemons yazan bir kutunun içinde yeni doğmuş bir bebek bulur. bebeği herkesten gizleyen danny, onu evladı gibi görmeye başlar. ona, kendi adını, bulduğu kutunun üstünde yazanları ve bulduğu yıl olan 1900 (novecento) ismini koyar.

yasal yollarla elinden alınır korkusuyla novecento’yu asla gemiden indirmez. fakat novecento 8 yaşındayken, danny makine dairesindeki bir kaza yüzünden ölünce yetim kalır. bir gece piyano çalmaya başlayan novecento gemideki herkesi kendine hayran bırakır; piyano çalmaktan vazgeçmeyen novecento, yayılan ününe rağmen, doğup büyüdüğü gemiyi asla terk etmeyecek, arkadaşlığı, aşkı ve hayatı da burada tanıyacaktır.

486- au hasard balthazar

filmin baş kahramanı bir eşektir ve doğduğunda ilk sahipleri olan çocuklar tarafından bir oyun olarak vaftiz edilirken balthazar ismi verilmiştir. filmde balthazar’ın doğumundan ölümüne kadar olan çileli öyküsü ve ona paralel olarak olayın geçtiği köyün ve oradaki yaşamın öyküsü ‘resmedilir’. eşek kimisi şefkatli kimisi zalim çeşitli sahipler arasında el değiştirdikçe ve onlardan eziyet gördükçe bir anlamda yüklerini çektiği bu insanların günahlarını da çeker.

487- lola rennt

genç ve güzel bir kız olan lola’nın sevgilisi, mafya için kuryelik yapmaktadır. son işinde lola (franka potente) onunla buluşmakta gecikince manni (moritz bleibtreu) alması gereken 100.000 dm’lik parayı kaybeder. mafyanın sevgilisini öldürmemesi için lola’nın 20 dakika içinde o para çantasını bulması veya biryerden bu parayı temin etmesi gerekmektedir. zamana karşı yarış başlamıştır…

488- ınterstate 60*

geleceğe dönüş’ün senaristi bob gale’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı, modern ve fantastik bir yol masalı anlatan ınterstate 60, sıradışı görüntüleriyle ve yaptığı göndermeleriyle yalnızca bir yol hikayesinden çok daha fazlası.

489- les yeux sans visage

doktor génessier, kızı christiane’ın bir trafik kazası sonucunda mahvolan yüzünü normal hale getirmek için ona söz verir. maske takarak yaşayan kızına yeni bir yüz nakletmek için yardımcısı louise ile birlikte genç kızları kaçırıp onların yüzünü alır. fakat hiçbir deri christiane’ın dokularıyla uyuşmaz.

her seferinde başarısız nakiller gerçekleştiren doktor, genç kızları kaçırmaya devam eder.

490- the fisher king

dj olan jack, canlı bir telefon konuşmasının ardından hızlı ve renkli hayatına veda eder. ciddiyetsiz bir tavır ile bir kişinin hayatına yanlış bir yön vermiş ve hayatının hatasını yapmıştır. yaklaşık üç yıl sonra intihara eğilimli bir ayyaşa dönüşen eski dj jack lucas, hayatı, kendi oyun alanına çeviren sokaklarda yaşayan bir şizofrenle karşılaşır. bu ilişki bizi yaşadığımız dünyada gerçek delilerin kimler olduğuna dair bir sorgulamaya itecektir. terry gilliam’ın mükemmel bir senaryo ve örnek oyunculuklarla oluşturduğu doruklarda dolaşan bir deneyim; yaşadığımız dünyada dışladığımız çılgınlara, kendi dünyalarında yaşayanlara farklı bir gözle bakmamızı isteyen bir masal; çağdaş sinemanın en etkileyici anları arasında yer alabilecek pek çok unutulmaz sahneye sahip olan bir başyapıt…

491- le huitieme jour

georges(pascal duquenne), down sendromundan muzdarip, özürlü biridir. bir tedavi merkezinde yaşamaktadır. harry(daniel auteuil) ise bir iş adamıdır. iş yaşamında çok başarılıdır ancak özel yaşamında işler yolunda gitmez. karısı onu terk ettiğinden beri sefil durumdadır ve kızlarına da yeterince vakit ayıramamaktadır. bir gün az kalsın arabayla georges’u ezecek gibi olur. bu tuhaf tanışmadan sonra onu başından savmaya vicdanı elvermez ve sıradışı birliktelikleri başlar. 8 gün boyunca yaşananlar harry’i çok değiştirecektir.

492- ıncendies

yazar wajdi mouawad’ın bol ödüllü tiyatro oyunundan sinemaya taşıdığı trajik bir hikâye ile karşımızda.
aile dostları olan bir avukatın çağrısı üzerine annelerinin ölümünün ardından kendilerine yazılmış bir mektupla karşılaşan ikiz kardeşler jeanne ve simon, ölen annelerinin son arzusunu yerine getirmek amacıyla lübnan’a doğru yola çıkarlar.

493- equilibrium

sanatin yasaklandigi# platon onermelerinde devletin tek hakim oldugu bir gelecek. biçimsel olarak matrix’e, öyküsü ile de fahrenheit 451’e benzetilen film, karşı ütopik bilim kurgu filmlerinin şimdilik en son örneği. filmleri önceki klasik yapımlarla karşılaştırmayı, ve özgün olanın altında buzağı aramayı çok seven eleştirmenlerin ve sinemaseverlerin filmi karalama çalışmalarına rağmen, yeni keşiflerde bulunmaya açık olanları ödüllendiren bir yapım.

494- papurika

baslangic filminin fikir babasi bu animede herkesin birbirinin düşlerini download edebildiği bir dünyada yaşamak nasıl olurdu dersiniz? gelin bu sorunun cevabını paprika’da arayalım…
terapistlerin, hastalarının düşlerine girmelerini sağlayan özel bir makine bir gün gizemli bir şekilde çalınınca dünya üzerinde ciddi bir karmaşa yaşanmaya başlar. insanların bütün rüyalarının ortaya dökülmesi ile düş ile gerçek arasındaki o sınır kalkacak ve cehennemi bir kaos hakim olacaktır. bütün bu karmaşayı ise durdurabilecek tek bir kişi vardır: genç terapist paprika!
venedik film festivali’nde gösterildiğinde büyük bir beğeni ile karşılanan paprika, insan zihni ile oynayan kurgusu ile seyircinin kafasını karıştıran başarılı bir animasyon örneği olarak karşımıza çıkıyor.

495- broken flowers

jim jarmush’un 21yy varoluş sorularına komik ve minimalist bir göndermesi. film bill murray’in canlandırdığı don johnston karakterinin bitik hayatının gizemli bir mektup ile tekrar ivme kazanması üzerine kurulmuş.

496- before sunrise

tek gunde gecen masal gibi bir film. avrupa’da bir tren yolculuğu sırasında tesadüf eseri tanışan iki genç… jesse ve celine, viyana’da trenden inerek ertesi gün sabaha kadar şehri dolaşıp birlikte vakit geçirmeye karar verirler. viyana sokaklarında durmaksızın dolaşıp kafelerinde bir şeyler içmek için konaklayan ikili, birbirlerine her an daha da yakınlaşırlar. zitliklarla kurgulanmis film her konuda farkli ve etkileyici.

497- ex machina

genç bir yazılımcı, insan banzeri bir yapay zekanın geliştirildiği nefes kesici bir bilimsel proje için seçilir

498- predestination

tıpkı bir önceki filmlerinde olduğu gibi yine ünlü aktör ethan hawke ile işbirliği yapan spierig kardeşler bu sefer looper ile azınlık raporu’nun karması olacak bir bilimkurgu-gerilim çeşitlemesine imza atıyorlar. yılın sürpriz polisiye soslu bilimkurgusal hadiselerinden biri olmaya aday film kendi kulvarında bir hayli iddialı görünüyor.

499- clerks

patronu arayıp, tek çalışanı olduğu marketi pazar günü de açması gerektiğini söyleyene dek, dante hicks sıradan bir tatil günü planlamaktadır. öğlen 2’de arkadaşlarıyla oynayacağı hockey maçı tehlikeye girmiş ve kız arkadaşı tarafından sürekli okula dönmesi için beyni bulandırılırken şimdi de eski kız arkadaşı caitlin’in evleneceği haberi yayılır. yandaki videocu ise dante’nin kadim dostu sarkastik randall’a emanettir. randall işe sürekli geç gelir, marketi sömürür, müşterilerle kavga çıkarır ve dante’nin başını devamlı surette belaya sokar. bütün bunlar yetmezmiş gibi marketin hemen önünde gençlere uyuşturucu satan muhteşem ikili jay ve silent bob ortalığı karıştırmaya ve tuhaf bir şekilde her durumdan galip çıkmaya devam edeceklerdir. yönetmen kevin smith’in sonradan muhteşem bir tutkal ile birbirine bağlayacağı ve yarattığı evrene view askew adını vereceği filmler silsilesinin birincisi. bu siyah beyaz başyapıtı hiç unutmayacaksınız, acı, hüzünlü ve gerçekten çok komik ritmini de…

500- the abyss

soğuk savaş dönemi sırasında bir amerikan nükleer denizaltısı bilinmeyen bir düşmanın saldırısına uğrar ve deniz tabanına oturur. amerikan donanması yakınlardaki bir petrol istasyonunun çalışanlarından olayın sebebini araştırmalarını ister ve onlara destek olarak bir özel tim ve yüksek teknolojiyle donatılmış bir araştırma denizaltısı gönderir. elde ettikleri veriler ve tesbitleri sonucunda takım “kaza”nın sebebinin dünya dışı varlıkların saldırısı olabileceği yargısına varır, fakat araştırmalarında ilerleyebilmek için “abyss” adı verilen derin sualtı kanyonuna girmek zorundalardır.

the abyss önceden de karamsar gelecek tasarımlarına filmlerinde (terminator, aliens) çokça yer veren james cameron’ın geleceğin dünyası ve uzay maceralarından “şimdiki zaman”a dönerken bilim-kurgu tecrübesini beraberinde getirdiği ve “gerçek dünya”ya uyguladığı çarpıcı bir yapım.

çekildiği dönemin (1989) standartlarına göre şaşırtıcı derecede karmaşık görsel efektlerin kullanıldığı film özel efekt dalında oscar da kazanmıştı.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….
şu filmler için altyazı arıyorum:

after last season
les derniers jours d’emmanuel kant
koinonia
sobachye serdtse
kandisha
mindwalk

şu filmlerin altyazısını bulamadım. bunun gibi 3-4 film daha var çok konuşma geçtiği için anlamak zor oluyor. bir diğeri de da var bu filmlerin altyazısı elinde olanlar bana yazabilir mi?

bu filmlerle birlikte bir kac turkce kitap oneriyorum:

– film çözümlemesinde jungcu yaklaşım
– bilim kurgu sinemasını okumak
– sinema ve varoluşçuluk
– sinema modern mitoloji
– çağdaş fantazya

ekstra+ goruntu ile ilgilenenlere: sinemacının gözü

-kitap ve film onerilerinizi bekliyorum, iyi seyirler-