Kamu görevlileri çarşaf, sarık ve cübbe de giyebilsin mi?

Doğru düzgün memleketlerde Vedat Türkali çapı ve kişiliğinde yazarlar yaşamını yitirdiğinde, toprağa hüzün düşer. Ağırbaşlılık. O konuşulur. Kaybının yarattığı boşluk. Programlar ondan söz eder. Gazeteler onu yazar. Ulus için değeri anlatılır genç kuşaklara.

Neyse ki Türkiye’de yaşıyoruz. Rahatız. ‘Azgın’ azınlık dışında, böyle hüzünlere, insancıl ve uygar davranışlara gereksinim duymuyoruz. Nihayetinde dünya başımıza yıkılsa Tuğçe Kazaz konuşabilen bir sığlığa mahkumuz. Hele ki göçüp giden, Kürtler için de mücadele vermiş bir sosyalistse, zaten sevinenlerin sayısı üzülenden çok.

Hiç okumadıkları romancıların, hiç izlemedikleri filmlerin yönetmenlerinin, hiç tanımadıkları güzel insanların kaybına sevinen; sahip olmadıkları her ne varsa, acısını, yaşamları boyunca onlar için mücadele edenlerden çıkarmaya yeminli bir ortalama.

Haliyle bizler de başka şeyler üzerine konuşuyoruz.

Örneğin bir hastanenin adının değiştirilmesi üzerine. Adını Abdülhamit’in koyduğu hastaneye Abdülhamit ismini vermek! Müthiş bir tarih bilinci. Bravo.

Örneğin köprü açılışı üzerine. Sabah akşam ‘milli birlik’ filan denilen yerde köprüye inadına Yavuz’un adını vermek. Ne güzel geçiyorlar dalgalarını. Bravo.

Örneğin devlet tiyatrolarının yerli ve milli oyun programı üzerine. Böylesi bir hödüklük, Cumhuriyet tarihinde akla gelmemişti. Bu arada, Abdülhamit saraya tiyatro davet ediyordu! DT’nin başındaki herif çok iyi düşünmüş. Ayrıca müdür olan adamcağız ‘Hümanist vatan milliyetçisi sanatçılar’ gibi bir laf da etmiş. 50’sine merdiven dayadım, bu kadar anormal bir ‘şey’ hiç duymadım. Bravo.

Örneğin TBMM başkanı yapılmış birinin Che hakkında söyledikleri üzerine. Rehberi Necip Fazıl olan çok tipik bir Milli Görüşçü. En güzel en nadide örneklerinden. Bravo.

Örneğin yargı yılı açılışı üzerine. Yargı bağımsızlığı Yargıtay’a emanetmiş, onlar koruyormuş vs. Vallahi bu yargı, açılışını nerede yaparsa yapsın pek fark etmez. Hatta bir kaç yıl açılmasalar da olur bana kalırsa. Kutlamak gerek.

Bular üzerine konuşalım. Zamanımız bol. Başka işimiz ve kaygımız da yok bu hayatta. Hiçbirimizin…

Hadi sizi katmayayım. Benim yok. Zaten dünyaya en az üç beş kez geleceğimi düşündüğüm için, birini böyle geçirmeye karar verdim.

Örneğin bininci kez laiklikle ilgili yazmak. Garip bir duygu hakikaten. Laik olmayan, çok sevdikleri tabirle ‘seküler’ de olmayan bir devlet/toplumda, laiklikten nefret edip şu aşamada açıkça ve topluca dile getiremeyen insanların uygulamalarının laikliğe aykırı olup olmadığı üzerine tartışmaya çalışmak. Ben bile çok anlamsız buldum şu son cümleyi!

Laiklik kuru bir anayasal ilke değil. Yalnızca hukuk kurallarıyla da ilgili değil. Laiklik, bir yaşam biçimini kabul edip etmemekle ilgili. Yaşamın her alanında nasıl davranılıp nasıl ‘düşünüleceği’ ile ilgili. Yaşamın her anında din kurallarıyla mı yoksa yeryüzü kurallarıyla mı hareket edileceğiyle ilgili. Bu nedenle varlığı ile yokluğu, demokrasinin varlığı ve yokluğu sorunu.

Laik/seküler olmayan tek bir demokratik sistem var mı yer yüzünde? Yok. Haliyle Türkiye’deki tartışma da laiklikle sınırlı değil; demokrasi mi olacağız faşizme mi kayacağız? Herkes belli sınırlar içinde inancını özgürce mi yaşayacak yoksa bir inancın en müteahhit versiyonu geri kalanının yaşamını cehenneme mi çevirecek?

Uygulamalar vs. başka bir sorun. Siz kurumsal ve toplumsal (olabildiğince) kurallarınızın kaynağını yeryüzü kurallarına dayandırırsınız, bu konuda ortalama yurttaşa ve size benzemeyene güven verirsiniz, sonrasında o onu giymiş, bu bunu giymiş, zaten fazlaca kavga konusu olmaz.

Madem bininci kez yazılıyor, şunu da bininci kez yineleyelim: Adı ister laik ister seküler olsun, demokratik devletlerde hukuku/kamuyu ilgilendiren eylem ve işlemler kaynağını herhangi bir inançtan almaz. Bazı geleneksel/tarihsel tortular istisna. Eğer alırsa, ‘bunun sonu ne?’ sorusu yanıtlanamaz hale gelir.

Önce, yine ‘bininci kez,’ berbat bir hastalıkla ilgili uyarı: Laik/seküler sistemler bu konuları ‘dini ve siyasi simgeler’ başlığı altında tartışır. Doğrusu bu. Tek bir dinin, tek bir mezhebinin hakim kuralları bağlamında değil. Türkiye’de yalnızca Müslümanlar/Sünniler yaşamadığına göre, inanç tartışması bir inancın, bir yorumunun, bir giysisi üzerinden yapılamaz. Ama yapılıyor. Olsun, işe yaramayacak olsa da doğrusunu hatırlatmakta yarar var!

Ne demektir, hukukun kaynağını/referansını inançtan almaması? Örneğin laik devlette peygamberlerin yaşamını, dinler tarihini anlatan seçmeli dersler verilebilir. Buna mukabil‘Peygamberimizin yaşamı’ adında, tek bir inancı referans alan ders olmaz. Yine, inanç özgürlüğü olan laik bir devlette Fazıl Say kararı gibi, inanç sahibini değil, doğrudan dini korumaya yönelik bir yargı kararı verilemez.

İnanç özgürlüğü olan laik bir devlette, Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın başına gelenler, gelmez. İnanç özgürlüğü olan laik bir devlette, siyasetçiler manifaturacı açılışını dahi dualar eşliğinde yapmaz. Çünkü o dua, vergi veren her bir yurttaşı temsil etmemektedir. Bunların, dindar olup olmamakla değil, idarenin eylem ve işlemlerinde yansız olup olmasıyla ilgisi var. Örnek, saymakla tükenmeyecek kadar çok.

Kılık kıyafet konusunda öncelikle kişisel görüşüm olduğu gibi, benim(bizim) dünyamın ötesinde/dışında kurumsal doğrular var. Kişisel görüşüm, hiç kimsenin kılık kıyafetiyle ilgilenmemek. Umursamamak. Benim ve ‘diğerlerinin’ özgürlüğünü kısıtlamadığı sürece. İçi boş, zevzek bir özgürlük söyleminden söz etmiyorum burada. Hani şu bir ara bez pabuç giydiği için ‘ay ne özgür çocuklar’ denilen garip topluluğun (projenin!) ve muadillerinin pazarladığı türden bir özgürlük değil savunduğum. Özgürlük kavramı (olgusu) da ‘koşulların’ ürünü. Birine özgürlük, bir diğerinin sonu olabilir.

İşte bu nedenle ‘kurumsal doğruları’ çok önemsiyorum, önemsemeliyiz. İdarenin/devletin kılık kıyafeti, o devletin yurttaşlarını tedirgin etmemeli. Adalet duygusunu sarsmamalı. Eşit yurttaşlıktan ödün verilmesi sonucunu doğurmamalı. Mesele bu. Buradaki hareket noktası, ‘batı demokrasilerindeki’ muhtelif uygulamalar. Yani ‘yeryüzü’ kuralları! Haliyle, tapu ve kadastrodaki memurun kılığıyla mahkeme kürsüsüne kurulmuş bir hakimin kılık kıyafeti aynı biçimde değerlendirilemez.

Bunu söyler söylemez, hep aynı tepkiyi veren insanlar var. Hiç değişmeyen yorum şu: ‘İyi de kılık kıyafet, insanın düşüncesini değiştirmiyor ki.’ Son derece ikna edici görünüyor değil mi? Değil şekerim. Devletler, yurttaşını en fazla adalet dağıtırken ezme fırsatını bulur. Ve adalet mülkün (devletin) temeli. Adalet dağıtan insanlar, kıyafetlerinde dini ve siyasi herhangi bir sembol taşıyamaz. Yansız ‘görünmek’ zorundadır. İnsan tabii ki yansız olmaz, ama yansız görünebilir ve davranabilir. Bu nedenle hakimler vs. cübbe giyerler.

Ama örneğin bir hekim. Bana ne nasıl giyindiğinden. Rahatsız mı oldum? Benim sorunum, olmamayı öğrenirim. Buna mukabil, türbanlı kadın hekim “Ben erkek hastaya bakmam” derse sorun olur. Meslek kurallarına aykırı davranmadığı sürece, memurun başıyla kıçıyla neden ilgileneyim?

Hadi bir iki örnek üzerine daha düşünelim. Tartışılabilir ama bana kalırsa lise öğretmenlerinin dini ya da siyasi sembol kullanmalarına engel getirilmemeli. Tabii bunların ırkçı, ölüme ve şiddete sevk eden kıyafetler olmaması gerektiğini söylemeye gerek yok sanırım. Peki ilkokul öğretmenleri için aynı şey söylenebilir mi? O yaştaki çocuklar herhangi bir inancın sembolüyle mi geçirmeli tüm gününü?

Bu cümleye, “Ne sakıncası var?” sorusunu yönelten iki tip insan var. Emin olabilirsiniz, deneyimle sabit. İlki, dürüstçe tartışmak isteyen. Hiç itirazım yok. İkincisi, özgürlük ve inanç denildiğinde kendisinden başkasını zerrece umursamayan su katılmamış sahtekar!

Genellikle bir öneri yapıyorum. Lütfen herkes çevresindeki inançlı (Müslüman) insanlara şu soruyu yöneltsin: “Çocuğunu Musevi semboller taşıyan bir ilkokul öğretmenine iç rahatlığıyla emanet eder misin?” Basit bir soru değil mi? Eğer Türkiye Müslüman yurttaş ortalaması bu soruya “Ne sakıncası var, tabii ki emanet ederim” derse, konuya ilişkin düşüncemi hemen değiştirmeye hazırım! Anlatabiliyor muyum? İşte sahtekarlık, riyakarlık yapmamalı derken kastım bu.

Peki, yukarıdaki soruya hangi tepki veriliyor dersiniz? Yine, yılların deneyimiyle sabit: “İyi de Türkiye’de nüfusun tamamına yakını Müslüman.” Öyle mi? Bırakalım varsayımın doğruluğunu ya da her Müslümanın aynı görüşü paylaşıp paylaşmadığını. Sorun şu: Bu ifade sarf edildiği andan itibaren, laik/seküler terminoloji ile konuşmak mümkün değil. Çünkü artık kılık kıyafet ve inanç özgürlükleri değil, bir inancın gerekleri üzerine konuşuyoruz demektir. Yani artık başka bir rejimdeyiz, demektir.

Dolayısıyla birbirimize gerizekalı muamelesi yapmadan, temel bir konuda karar vermeliyiz? Türkiye’de ne tartışılıyor? Bir inancın hükümlerinin tüm topluma dayatılıp dayatılmaması mı, yoksa laik/seküler sistemlerin sınırları içinde herkesin özgürce davranıp davranamayacağı mı?

Eğer tartışma ‘dinin gerekleri’ üzerine kurulursa bu sıradan laiklik değil, rejim tartışması haline gelir. Radikal rejim değişiklikleri de meclis komisyonlarında vs. gerçekleşmez. Pek örneği yok!

Hâl böyleyken, polisin türban kullanıp kullanmaması, dinin gerekleri mi yoksa idarenin yansızlığı açılarından mı tartışılacak? Bir kez daha ikiye ayırayım: Kişisel olarak zerre kadar umurumda değil. Türk polisinin nasıl giyindiğiyle değil, ne yaptığıyla, yetkisini nasıl kullandığıyla ilgiliyim. Gaz atan, coplayan, eziyet eden, kamu görevlisi olduğunun farkında olmayıp yetkilerini aşan biri türbanlı olsa ne olur, çiçekli tayt giyse ne olur. Ancak eğer bir sistem tartışması yapacaksak, o zaman üniformalı güvenlik güçlerinin‘yansızlığı’ ve kıyafetin yansızlıktaki belirleyiciliği üzerine düşünmek zorundayız.

Bunları gündeme getirmeden, kulağa hoş geldiği için günde üç kez özgürlük sözcüğünü ananların da şu basit soruyu yanıtlaması gerekir: ‘Bir kamu görevlisinin çarşaf, sarık ve cübbe kullanması ya da cübbeli Mehmet efendiler gibi sakal bırakmasının önünde hangi engel var?’ Bırakın şimdi ‘konu bu değil’ masallarını. Yanıt var mı yok mu? Varsa, söyleyin.

Çıkış noktası batı demokrasisi ve laik/seküler sistemlerin ilkeleri ile uygar hukuk kuralları ise, yanıt basit. Yok eğer, söz konusu olan, şimdi olduğu gibi ‘Vallahi güç bende, istediğimi yaparım, siz tartışa durun’, zihniyeti ise yanıt basit değil.

Tabii ne kadar konuşulursa konuşulsun, dini kıyafet konusu kolay sonlanmayacak Türkiye’de. Yalnızca konunun içeriğiyle ilgili bir dert değil çünkü. Sorun şu ki yönetenlerin halka bolca beton ve inanç dışında vadedecek bir şeyi kalmadı. Dolayısıyla memlekette ben dahil herkes türban kullansa (gerçi ben kullanırsam caydırıcı etki yapabilir!), bu kez ‘Hangi model dine daha uygun?’ gerilimi başlayacaktır, kuşkum yok.

Konuya devam etmekte yarar var. Var var olmasına da, inanılmaz işler olurken Türkiye’de, hukuk dışılıkları asıl gündeme getirmesi gereken muhalefet partileri gözüne fener tutulmuş tavşan gibi. Özellikle konu din olduğunda. Nasıl da korkuyorlar dinsizlik ithamından! Güzel kardeşim siz her ay Umre’ye gitseniz bu adamlar‘Neden deve ile yolculuk yapmıyorsunuz?’ der. Başa çıkabilir misiniz?

Ya da muhalefet Demirelci oldu sonunda. Rahmetli, ‘Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz’, demişti…

Film önerisi: Şu aralar ‘betonarme sevgisi’ propagandasını her duyduğumda hatırladığım bir filmi önermek isterim: Judgement at Nuremberg (Nuremberg Yargılaması).  Stanley Kramer’den 1961 yapımı. Oyuncuları da çok büyük. İnternette var…

Murat Sevinç – diken.com.tr