Kapitalizmin En Saçma Ticareti: Konforu Al, İnsanlığı Sat

Sevmediğimiz işlerde çalışıyoruz, sevmediğimiz okullara gidiyoruz, sevmediğimiz insanlarla muhatap olmak zorunda kalıyoruz, hayatımızın uzun bir dönemini gereksiz işlerde ve başkalarını daha zengin etmek için harcıyoruz. Lakin, eğer uykuda veya çok ani bir kazada “şıp” diye ölmezseniz, can çekişme esnasında bilinciniz açıksa; siz de, daha zengin olmak için size insan muamelesi yapmayan patronunuz da, ölmeden evvelki o bilmemkaç nanosaniyede içten içe “hass*ktir” diyorsunuz. “Hass*ktir, bunun için miydi her şey?”

İnsanoğlu ölümün ne demek olduğunu ve ne anlama gelmesi gerektiğini tam anlamıyla idrak edebilmiş değil. Ölüm denilen olayı çok yakından tecrübe etmeyen veya ettiyse bile kendince saçma bir savunma mekanizması geliştirmiş birtakım bilirkişiler tarafından sürekli “ölüm korkusu” denilen kavram üzerinden si*kimsonik psikolojik masallar dinliyorsunuz. Ölüm korkusunun insanı daha korkak olmaya ittiği yönünde aptal hikayeler dinliyorsunuz ve sahiden de bu öykülerin etkisiyle ölümden korkan aptal insanları seyrediyor, gittikçe de onların etkisinde kalıyorsunuz. Oysa ben ölüm korkusunu hep Allah korkusuna benzetirim. İnsanı cesur olmaya itecek yegane iki korkudan biridir, ölüm ve Allah korkusu. Zira bunlar, size bu dünyada kaybedecek hiçbir şeyinizin olmadığını tembihleyen, hatta ispat eden korkulardır. Trilyonlarca kilogram altının, varil varil petrol rezervin olsa da ölüyorsun. 0-0 berabere giden Dünya Kupası final maçında 90+3’te gol atıp on binlerce kişi tarafından ayakta alkışlanan milli futbolcu olsan da ölüyorsun. Müthiş saygın bir iş adamı olsan da ölüyorsun.

Son verdiğim para ve prestij odaklı örnekleri, aşağılama maksadıyla kullanmadım. Tam tersine hayattaki güzel süsler bunlar. Fakat sadece süs. 23 Nisan’da bir ilkokul sınıfını daha güzel hale getiren, fakat ertesi gün çöpü boylayan kartondan konfeti ve kurdele yığını gibi sadece süs. Amaç edinilemeyecek kadar geçici.

Bunların geçici olduğunu idrak edemeyen insan, doğal olarak bunları kaybetmemek için tüm hayatını bunlar uğruna feda ediyor. Fakat 24 Nisan’da çöpe atılan konfeti gibi, ölümünden sonraki gün çürümek üzere bir çukura atılıyor.

Yaklaşık son 200-300 yıldır, önce Avrupa’daki Aydınlanma Çağı, sonra İngiltere’den başlayıp yine tüm Avrupa’yı etkisine alan Sanayi Devrimi, güzel sonuçlarının yanında insanların zihinlerinde etkisi bugüne dek süren ve sürmekte olan büyük de bir hastalığa yol açtı: Sonu olanı amaç edinmek.

Sonu olanın amaç edinilmesinin neden saçma olduğunu yalnızca çok az insan anlayabilir, daha doğrusu kabul edebilir. Karşılaştıkları travmalar sonucunda sağlıksız savunma mekanizmaları geliştirenler hariç, ölümü yakından tecrübe edenler bunun önemini idrak edebilme konusunda bir adım daha öndelerdir.

3. Dünya Savaşı çıksa ve sonucunda 1 milyar insan ölse, bu sizi asla hayatta en sevdiğiniz insanı kaybetmek kadar etkileyemez. 1 milyar insanın ölümü, size ölümün ne olduğunu kavrama konusunda hayatta en sevdiğiniz bir tane insanın ölümü kadar başarılı olamaz. Çok duygusuzca gelmiş olabilir fakat biz buyuz, insan bu. Bizim gibi terörle iç içe yaşayan bir ülkede çok denk gelmişizdir X diye bir ünlünün ölümüyle, onlarca şehit haberinin aynı günlere denk gelişine. “Yaa bu kadar askerimiz öldü, siz hala X’in ölümünü konuşuyorsunuz” diyenler de olur. Aslında haklılar, hiç insani ve etik gelmiyor insanların bu tavrı. Fakat biz buyuz, sırf gözümüzün önünde bulunduğu için, hele bir de 2-3 şarkısını veya filmini çok seviyorsak, o ünlünün ölümü daha fazla etkiler bizi hiç tanımadığımız 15 askerin ölümünden. Biri overdose uyuşturucu kullanımından, biri çok şerefli bir dava uğruna ölmüştür belki de, fakat sonuç değişmez.

Birdman filmindeki “sanatçı olamayan eleştirmen olur” lafındaki gibi, acıyı ve ölümü idrak edememiş insanlar, bunların üzerinden sadece ahkam keser. Fakat anlattıkları hava civadır. İyi bir futbol eleştirmeni olmak için iyi bir futbolcu olmaya gerek olmayabilir, fakat ölüm bu konulardan birisi değildir.

Öyleyse neden sonu olanı amaç edinip, sevmediğimiz hayatlarımıza razı geliyoruz? Aile sahibi olup kendince haklı sebepleri dolayısıyla birtakım şeylere boyun eğmek zorunda olanları bu konunun dışında tutacağım şu an -ki bence o da haklı bir sebep değildir-. Esas sorguladığım, orta sınıfın bu anlamsız tavrıdır. S*kindirik komünist jargondan hazzetmesem de adına burjuva dediğimiz kesimin bu saçma tavrıdır beni deli eden.

Bu insanların sevmedikleri ve istemedikleri işlere, kişilere boyun eğmelerinin tek bir sebebi olmayabilir, fakat en büyük etkisi hiç tartışmasız “konfor”dur. Senin, benim, günümüz orta sınıfının bu rezil ve içler acısı baş eğmişliği bu yüzdendir. Bu psikoloji şarkılara bile konu olur “mutsuzum ama keyfim yerinde” diye. Fakat hepimizin bir ideal imgesi vardır, yani “hayalimdeki ben”i. O ideal imgemiz ile gerçekteki kendimiz arasındaki uçurum için de yardımımıza sevdiğimiz dizi ve film karakterleri koşar. Hayatlarımızın, aldığımız kararların, seçimlerimizin hiçbir şekilde aynı olmadığı ama ideal imgemizle uyuşan o cesur ve insanları s*kine takmayan cool karakterlerin hayranı olarak mastürbasyon yaparız.

İnsan ilişkileri olmadan hiçbir s*k beceremeyen ve ufacık bir iş için bile torpil arayan Gökhan’ın imdadına, her işini kendisi halleden dahi film karakterleri koşar. Onun hayranı olur, çünkü ideal imgesi onunla kusursuz bir eşleşmedir, eloğlunun deyimiyle “perfect match”. Fakat o film karakteri eğer gerçekte var olsaydı, bu sefer Gökhan onu dışlamak için elinden gelen her şeyi yapardı. Zira ona sinir olurdu. Kendisinin hayata geçiremediği ideal imgesini bir başkası başarmaya çalıştığı için, tüm nefretiyle onu aşağı çekmeye çalışırdı. Neyse, insanoğlunun bu kibir ve haset dolu doğası da başka bir hikaye.

İnsanlığı, ilkeyi, davayı satıp konforu satın almak, bir insanın yapabileceği en kötü alışveriştir. Bangladeş’te üretilip üzerine Ray Ban arması basılınca maliyetinin 30 katına aldığı gözlükten bile daha çok kazık yer bu alışverişte. Zira öz saygısını satar. Öz saygısını kaybeden ve memnuniyetle satan bir insan, artık sadece biyolojik olarak bir insandır, mental ve karakteristik yapısı itibariyle değil.

Ölümün bir korku değil de, cesaret sebebi olduğunu anlamış insan, görünmez kelepçelerinden kurtulmuş bir insandır. Görünmez kelepçeler nedir? Hani köle Django’yu kırbaçlıyorlardı ya, sen de onun yerine elli türlü hakarete ve aşağılanmaya maruz kalıp sesini çıkarmıyorsun. Hani köle Django kendisine özgürlüğünü veren adama “ne yani, kıyafetimi kendim mi seçeceğim?” deyip şaşırıyordu ya, senin de ne giyeceğin başkaları tarafından belirleniyor ya da sen sırf birilerine uyum sağlamak uğruna istemediğin kıyafetleri giymek zorunda kalıyor, bunun da kendi özgür kararın olduğunu zannediyorsun. Hani köle Django sahibi tarafından “sen zeki bir zencisin ama benim zeki zenciye ihtiyacım yok” diye pazarda satılığa çıkarılıyordu ya, sen de toplumdan dışlanma korkusuyla sivrilmiyor, fark ettiğin doğruları içine atıyorsun. Bunlar işte saymakla bitmeyecek görünmez kelepçelerinden bazıları.

Oysa sonunda ölümün olduğu bir hayatta, konfor ve prestij uğruna yaşamak kadar saçma bir şey yoktur. Allah’ın Kuran’da kötüler için kullandığı bir tabir var:

“Onların içlerinde size karşı duydukları korku, Allah’a olan korkularından daha şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.” (Haşr 13)

Eğer insanları dinleseydim, onlardan çekinseydim, çenemi tutabilseydim, nabza göre şerbet dağıtsaydım, şu an çok rahat ve konforlu bir hayatım olabilirdi. Fakat mutsuz ve haysiyetsiz bir hayat. Geleceğim adına konuşmaktan her zaman çekinirim, fakat ben almayayım.

Dinden ve özellikle Kuran’dan bu kadar korkmayın. Kuran’a -özellikle de Müslümanların- alerjisi olmasın. İnançsızsanız da farz edin ki zeki bir düşünürün sözlerini okuyorsunuz, ne bileyim farz edin Tolstoy’dan veya size bir şeyler katabilecek bir kaynaktan bir şeyler okuyorsunuz. İşte o kaynağın, Firavun’a razı gelen o koca toplum için kullandığı şu tabiri de bir okuyun:

“İşte Firavun toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler.” (Zühruf 54)

Ölümün olduğu bir hayatta, tek korkulmaması gereken şey ölümdür. Zira kaçınılmazdır.

İnsanların beğenilerinden tutun da ahlak yargılarına veya size olan sadakatlerine, sevgilerine kadar her şeylerinin değişken olduğu bir hayatta, en son amaç edinilmesi gereken şey bu dünyaya ait olanlardır. Başta da insanlar.

Yemişim konforunuzu. Ben kitaplarımla mutluyum. Zira biliyorum ki sonu olmayanı amaç edinmem yolunda bana bir Pierre Cardin gömlekten daha faydalılar. Her ne kadar insanlar tarafından adam yerine koyulmak için o gömleği giymek zorunda olsan da, tıpkı o gömlek gibi o insanlar da bir gün çöpü boylayacak.

Hayatının merkezine sonu olmayanı, yani Allah’ı koyabilen ya da bunun için çabalayan ve en akıllı ticareti yapan herkese selam.

Kaynak: http://michaelsikkofield.blogspot.cz/2016/09/kapitalizmin-en-sacma-ticareti-konforu.html