Koç Kadını- And the Oscar Goes To…

Birçok kadının aksine ilişkilerimde artık cinselliğin yaşanmasına sıra geldiyse ilk adımı karşıdan beklemek yerine ya ben attım ya da karşı tarafın atmamasına imkân bırakmayacak şekilde olayları kurgulamışımdır. Tabii benim de kitlendiğim, açık teklifleri sonradan anladığım bir kaç istisna var.

2005 yılında bir türlü çözemediğim İngilizce problemimi çözmek için Londra’ya gitmiştim. Benimle beraber iki Türk arkadaşımda benimle kursa gelmişti. Pek açık etmesek de, hazır sınırların dışına çıkmışken hepimizin kafasında romantik veya biraz ötesi bir macera yaşamak vardı. Sarışın olduğu için Türkiye’de ilgi çeken benim, sarışın, uzun boylu İskandinav ve İngiliz kızlar yanımda pek şansım yoktu. Tek avantajım belki minyon olmamdı.

Kurs katılımcılarının ağırlığını oluşturan İtalyan ve İspanyol erkekler, genelde “latin lover” hayali kuran İngiliz kızlar ile ilgileniyor hatta kızlar bazen gelip tanışıyordu. Biz de üç Türk kızı bu durumu kıskançlık ile izliyor, kendisine biraz ilgili gösteren kızın peşinden giden erkeklere kızıyorduk. Yine de biraz da birbirilerimizden çekindiğimiz için harekete geçmek için pek istifimizi bozmuyorduk.

Bir gece önce ne kadar yakışıklı olduğunu konuştuğumuz bir erkeğin, ertesi gün diğer kızlarla takıldığı için dalga geçmek artık beni sıkmıştı. Harekete geçecek hem dişiliğimin gücünü test edecek, hem de biraz diğer kızları kıskandıracaktım.

Kendime kapılmamış, daha kolay bir hedef aramaya başladım. Diğer çocuklarla takılmak yerine kitap okuyup, müzik dinleyen Mahony’i gözüme kestirdim. Arkadaşları üç ön isimden oluşan gerçek adı yerine teni nedeniyle bir çikolata markası olan “Mahony” takma ismini ile çağırıyordu. Portekiz sömürgelerinden gelme iri ve uzun boylu bir melezdi. Annesinde gelen beyaz genler genel yüz hatlarını yumuşatsa da teni bir hayli esmerdi. Hepimizin tatil sonunda ulaşmayı hedeflediğimiz o bronzluğu üstünde taşıyordu.

Sık sık yanına giderek, yarım yamalak İngilizcem ile ne dinlediğini ne okuduğunu soruyor, ayaküstü muhabbet ediyordum. O da sıkılmadan ne dinlediğini veya ne okuduğunu yarım yamalak anlatıyordu.

Kızlardan fırsat buldukça onla takılmaya, beraber film seyretmeye başlamıştık. Hatta bir seferinde korku filmden bahane, kafamı onun geniş göğsüne koymuştum. Ellerinin hafifçe saçlarıma gezindiğini hissetmiştim. Dönüp dudak ile yanak arasına “kaza” olarak yorumlanabilecek bir öpücük kondurdum ama karşılık gelmedi.

En başta esmerliği ve milliyeti nedeniyle bizim kızların beğenmediği Mahony ile samimiyeti ilerletince kızlar onun iriliği ve esmerliğinden dem vuran cinsel kaynaklı espriler yapmaya başlamışlardı.

Kursun son gecesi, Londra’ da bir veda eğlencesi olacaktı. Hepimiz yanımızdaki en güzel kıyafetleri giyip süslendik. Üstelik tarihlerden 19 Şubattı ve dört gün sonraki doğum günümün bir ön kutlaması olacaktı. Belki Mahony ile de bir şeyler yaşamak için son şanstı.

Loby de onu göremeyince merak ettim. Birazdan günlük kıyafetleri ile geldi. Akşam BAFTA ödülleri olduğunu gelmeyeceğini söyledi. Bana adeta yalvaran bakışlarla “sen de gitme beraber seyredelim “dedi.

En şık kıyafetimi giymiştim, doğum günümü kutlayacaktık ve gitmezsem kızların dilinden kurtulamazdım. Öte yandan oda arkadaşlarımız olmayacaktı ve bu beklediği fırsat olabilirdi.

Tüm şirinliğimi devreye sokup

“-Ama doğum günümü de kutlayacağım” dedim.

Yüzüne koca bir gülümse kondurup; “ -Bugün mü ?” diye sordu.

“4 gün sonra” diye cevap verdim

Tabii bunları ikimiz de yarım yamalak İngilizcemiz ile söylüyorduk ama bakışların dili evrenseldi. O kal diye bakıyor bense gel diye bakıyordum. Gelmedi.

O gece adeta ona inat yapıp, bolca dans ve flört edip içtim. Ertesi sabah öğlene doğru ancak uyanabildim. Mahony’e hala kızgındım. Gelseydi iyice eğlenip, dans edip, öpüşüp oynaşabilirdik. Öte yandan belki de kalmayıp onun o sütlü çikolata tenini doyasıya tatma fırsatını kaçırmıştım.

Veda zamanıydı, bavulları alıp aşağıya indim, onu görmek istiyordum. Zira hem veda edebilir hem de onu ne kadar eğlendiğimizi söyleyerek aklımca kıskandırabilirdim. Elinde bir kitap ve cd ile aşağıda beni bekliyordu. Elinde bir kitap ve cd ile beni bekliyordu

“-Doğum günün kutlu olsun, Bu benim çok sevdiğim bir kitap- 12 yıllık esaret”

“-Teşekkürler, umarım İngilizcem okuyacak kadar iyidir.”

“-Bu da Portekizli bir şarkıcı Mariza’nın cd si, Rosa Branca yani beyaz gül parçası da en sevdiğim”

“-Tekrar teşekkürler, hiç duymamıştım ismini ama dinleyeceğim. Diye cevap verdim. Biraz yumuşamıştım.

“-Peki BAFTA’yı kimler kazandı?

“-En iyi film Brokeback Mountian ve en iyi erkek oyuncu Capote rolü ile Seymour Hoffman” diye saymaya başlamıştı.

“-Brokeback mountain, gay kovboyların aşka hakkında değil mi? Kadın ve erkek aşk hikâyeleri bitti mi?”

“-Evet, ama gayler de sever, problem ne?”

Giderayak, içimdeki kızgınlıkla kırdığım pot için kendimden utanmıştım ve zaten bu soruya cevap verebilecek kadar İngilizcem yoktu.

Vedalaştık,  telefon ve adresleri vs. aldık. Mahony diye başlayan mail adresi ile birkaç kez mailleştik. Henüz Facebook dünyaya yayılmamıştı ve ben zaman içinde onun o üç on ismini zaman içinde unuttum. Kitabı ve cd ise bir gün okunmak üzere kütüphaneme kaldırdım.

Sene 2014 olmuştu. Yine BAFTA ve Oscar zamanları gelmişti. O senin aday filmlerinde biri “12 Yıllık Esaret” kitabından uyarlanan filmdi. Oscar’dan önce, şubat ayında olan BAFTA’yı film alınca aklıma onun bana hediye ettiği kitap geldi. Kitabın arkasına koyduğum CD’yi çalıp, kitabı karıştırmaya başladım. Mariza tutkulu sesi ile “r”leri çınlatarak “ Rosa branca” şarkısını söylüyordu. Kitabın arkasındaki bir detay dikkatimi çekti. Kitap daha önce alanlar ismini yazıp, bir sonraki kişinin alması için bırakmıştı. En son isim ve tarihe baktım. Evet, Son isim onundu “Luís Carlos Guilherme”. Hemen Facebook da ismini yazıp aynı isimli birkaç kişi arasından resimlere bakarak onu buldum ve arkadaşlık isteği gönderdim. Sabırsızlıkla beklediğim kabul ertesi gün geldi.

Mahony’nin arkadaşlığı kabul etmesinden sonra, dedektif gibi profilini ve arkadaşları incelemeye başladım. Ben hariç Selim adında tek bir Türk arkadaşı vardı. Selim’de tam bir film tutkunuydu ve çevirmenlik yapıyordu. Hatta bazı filmlerin alt yazısını o oluşturmuştu. Kışın İstanbul’da yaşıyor, yazın yamaç paraşütü yapıyordu ve Mahony ile sanırım buradan tanışıyordu.

Mahony kadar olmasa da esmerdi. Yamaç paraşütü yaparken çekilmiş fotolarında kaslı ve dövmeli kolları belli oluyordu. İlginç olan samimi arkadaşım Gülay Selim ile benim bir ortak arkadaşımızdı.

Bir Koç burcu kadını olarak çabuk değişebilen ilgim, Mahony’den, Selim’e kaymıştı. Gülay’a mesaj yazıp nereden tanıdığını sordum. Liseden arkadaşıydı, zeki ve kültürlü bir tipmiş. Ama başına buyruk olması nedeniyle üniversitedeki araştırma görevliliğinden ayrılmış, yaşamını çevirmenlik ve yamaç paraşütü eğitmenliği ile geçiriyormuş. Bir yandan teenage’ler gibi Facebook’taki resimlere bakıp ipucu bulmaya, bir yandan da Gülay’ın ağzından ilişkisi olup olmadığı ile ilgili bilgi almaya çalışıyordum. Cevabı kısa ve netti o bir “ıssız adam” canım

İşte tam da bu benim o dominant mizacımı kamçılayıp, tanışmak için harekete geçiren düğme olmuştu. Farklı, özgür takılıp sorumluluktan kaçan tiplere bayılıyordum. Böyle tipler bulunca havai olan ben sanki aşk tanrıçasından “bunları evcilleştir, adam et” görevi almış bir rahibeye dönüşüyordum. Sonuç iki yönlü de fiyasko oluyordu. Ya adamlar oldukları gibi kalmaya devam edip benim dominantlığımdan kaçıyor, ya da uysallaşınca ben onlardan sıkılıyordum

Tam da o sıra mastırım için çevirmem gereken bir kaç zor makale vardı. Önce Selim’i Facebook’ta arkadaşlarımın arasına ekleyip sonra da Gülay referansı ile ona ulaştım. Yazışmaya başladıktan sonra beş dakika sonra ertesi gün için bir kafede çevirler üzerinde çalışmak için randevu ayarlamıştım

Minyon olduğum için etek giyip lise öğrencisi gibi görünmek yerine en avantajlı yönüm olan göğüslerimi ortaya çıkartacak şekilde pantolon ve askılı bluz ve üstüne gömlek giyerek gittim. Tabi dudaklarımı meydana çıkartacak narçiçeği rujumu ve çıkıp beyaz elmacık kemiklerimi sürdüğüm allığımı unutmadım.

Buluşacağımız kafeye geldiğimde Selim çoktan gelmişti. Kirli sakalı, biraz demode kesilmiş dalgalı saçları, kargo pantolonu ve trekking ayakkabıları ile birazdan kamp yapmaya gidecekmiş gibiydi. Zaten esmer olan teni, belki de açık havada dolaşmaktan daha da koyu hale gelmişti. Bunu kolunun içi ile dışı arasındaki renk farkından anlamak mümkündü. Ama en çok ilgimi büyük elleri ve ondan da büyük ayakları çekmişti. Elleri boyu ile orantılıydı ama karşımda otururken bacak bacak üstüne attığına ayakları adeta gövdemle aynı büyüklükteymiş gibi gözüktü yordu. Dayanamayıp sordum 47 numaraymış ve havadayken yüzünden çok ayakları gözüktüğü için lakabı “flyingfoot-uçan” ayakmış.

İlk buluşmamız iyi geçmişti, çevirileri ile ilgili konuşmayı bitirdikten sonra Mahony’den girerek diğer konulardan konuşmaya da fırsatımız olmuştu. Gerçek bir sinema ve kitap tutkunuydu. Çevrileri mail ile de gönderebileceğini söylemişti ama bir sonraki görüşmemiz de elden almak ve filmler ve kitaplar hakkında daha çok konuşmak üzere sözleştik.

Bir sonraki görüşmemiz umduğumdan da iyi geçip onun da bana ilgisini sezince, üçüncü bir görüşme için bahane yaratmak için yeni çevrilecek makaleler bulup ona göndermeye başladım. Hem onunla görüşmek için can atıyor hem de bir yanda da çeviriler için ödeyeceğim ücreti hesaplamaya çalışıyordum. Üçüncü görüşmemiz de çevirileri söz verdiği zamanda teslim etti. Yaptığı işin kalitesi ve miktarı karşılığında istediği ücret düşük olmasına rağmen ancak görüşmek için bahane yaratmak için aybaşında ödeyebileceğimi, faizini de ona yemek yaparak ödeyeceğimi söyledim. Böylece onun baştan çıkarma yolunun, ilk taşlarını döşemeye başlamıştım.

Kedi burcu olsa sanırım ben ondan olurdum. Artık Mart ayı gelmişti hem son buluşmada gerekli adımları atmıştım hem de regl yaklaştığı için isteğimde artmıştı. Üstelik ödeme için sözleştiğim aybaşı de gelmişti. Ama ödeme için onu görüşmeye çağırsam havale yap diyebilir ya da birkaç gün sonrasına atabilirdi. Daha kesin bir yol bulmalıydım.

O gece Oscar ödül töreni vardı ve %99 evde olacaktı. Akşam onu telefonla arayıp, daha önce yaptığım birkaç çevirinin acilen referanslar vs. ile genişletilmesi gerektiği, bunu yapsa yapsa onun yapabileceğini söyleyerek şevke getirdim. Üstelik aybaşı olduğu için ödeme de yapabilecektim. Oscar töreni olduğu için evde kalmak istediğini, mail ile cevirleri atarsam, töreni beklerken çevirip yardımcı olabileceğini söyledi.

Ona gidebilirdim ama bu hem çok açık bir istek olurdu hem de bir erkekle ilk kez evimde birlikte olmayı tercih ederdim. Ok yaydan çıkmıştı pes edemezdim.

“-Kaynaklar çok dağınık,  hem bir kısmı basılı kitap. Ben de Oscar’ı izleyecektim, bana gel hem sana söz verdiğim yemeği de yaparım” dedim.

“-İstediğim yemeği yapabilirsen geleceğim, anlaştık mı?” diyerek cevap verdi.

“-Anlaştık, peki söyle hangi yemek olacağını, yalnız bu mevsimde olmayan bir sebze vs. olursa sayılmaz.”

“- Zor bir şey olsun o zaman, kereviz istiyorum. Yapabilir misin?” diye cevap verdi.

“-Şaka yapıyorsun, tabii ki yapabilirim hem de portakallı. Şimdi geliyor musun?”

Portakallı kereviz ve kararlılığım onu ikna etmişti.

İki saat kadar sonra kapımda elinde laptopu ve bir kırmızı şarap ile belirdi. Bu iki saat koşturma ile geçmiş, yemek yaparken terlemiştim. Banyoya girecek vaktimde olmamıştı. Kısmen hazırladığım sofraya son rötuşları beraber yapıp yemeği yemeye başladık. Şarabı niye açmadığını sorduğumda;

“-Bu Porto şarabı, tatlı serttir. Çabuk çarpar. Onun için az ve tok karnına içmek daha iyi olacak” diye cevap verdi. İkimiz de şarabın kimin hediyesi olabileceğini biliyorduk.  Yemek devam ederken kerevizi yapamayacağımı düşündüğünden laf olsun diye istediğini itiraf edip, portakallı kerevizime iltifatlar sıraladı.

Bir yolunu bulup banyoya girmeliydim. Çevirmesini istediğim sözde metinleri ona verip üstümün yemek koktuğunu bahane edip, izin isledim. Hızlı ama bol kokulu duş jeli bir banyo yapıp, giyinmeye geçtim.

Her Türk kadının yaşadığı g-string mi, şekillendirici külot mu ikileminde seçimimi brazil denen ara modelde yaptım. Sutyen tercihim ise belliydi. Büyük göğüslerimin fazla desteklenmeye ihtiyacı yoktu ama belli olan uçlar her erkeği etkilerdi. Bu nedenle klipsi önde olan ve şeffaf Chantelle sutyenim idealdi. Önden klipsi olması sayesin onları özgür bırakma zamanına ben karar verecektim. Son rötuş olarak Kenzo Amour’u sıkıp, allığımı hafiften sürdüm.

Çevirileri bitirmek üzereydi. Çevresinde kahve verme, bir kelimenin tam anlamının ne olduğu vb. çeşitli bahanelerle dolaşıp, kokumla ve varlığımla onu etkim altına alma çalışmalarına başlamıştım. Nihayet çeviri bitmiş, şarap uzun zamandır kendisini bekleyen kadehler ile buluşmuştu.

İlk defa içtiğim Porto şarabı, içine brandy katılmış olduğundan hem tatlı hem de yüksek alkollüydü. İlk kadehten sonra yüzüm kızarmaya ve hafiften ateş basmaya başlamıştı. Bir kadeh daha içersem ya hemen ona saldırır eğer beklersem de sızar kalırdım.

İmdadıma Oscar ödül töreninin başlaması yetişti. Gayet ciddi bir eda ile ikimiz önemli kategorilerdeki adaylarımızı bir kâğıda yazdık ve döner kanepeme oturup töreni izlemeye başladık. Birazdan şarabın çarptığını bahane ederek kucağına uzandım. Olayı canlı tutmak içinse, en iyi erkek oyuncu ödülü verilmeden beni uyutmaması için ona görev verdim. Bir yandan beni uyutmamak için sohbet ediyor diğer yanda da hafif saçlarımı karıştırıyordu. İstediğim yakınlığa geldikten sonra hamlemi yapmak için bahane arıyordum.

İstediğim fırsatı Ellen DeGeneres’in meşhur selfiesi yarattı.

“-Hadi biz de selfie çekilelim” diyerek önce adeta onun kucağına yerleştim. İlk birkaç masum selfieden sonra gitgide önce yanağımı yanağı ile daha sonrada dudaklarımı dudakları ile buluşturdum.

Benimkinden de etli dudaklarının arasına alt dudağımı alıp, hafiften emerek karşılık verdi. Minyonluğumun avantajını kullanarak tüm ağırlığını üstüne verdim. Böylece hem göğüslerimi hissetmesini hem de sürtünme ile uçlarının dikleşmesini sağlıyordu. Önce saçlarımı sonra yanaklarımı okşayan o büyük eller biraz sonra kalçalarımda ve göğüslerimde gezinmeye başladı. Artık şaraptan bir kadeh daha içebilirdim.  Bu arada en iyi yardımcı kadıncı ödülü veriliyordu, benim Oscarım kazananım, bizi Facebookta buluşturan “Gülay” idi

En iyi animasyon ödülünü Frozen kazanmıştı. Beni sarışın olan Elsa’ya benzetti. Ben de “ Dikkat et, çok hızlı gidersen seni de dondururum” diye yanıtladım.

“-Dondurmadan önce biraz faydalan benden, hem belki sonra donukta işe yararım” diyerek imalı bir cevap verdi.

“O zaman bir deneyeyim” diyerek, gömleğinin düğmelerini açıp, göğsünü okşamaya başladım. Koyu tenine rağmen çok kıllı sayılmazdı. Hoş ben de göğüs kıllarını sevmiyor değildim.

Eşitlik sağlansın diyerek, t-shirtümü çıkarttık. Şeffaf sutyenimin de desteği ile gördüğü manzara onu etkilemişti. Sutyenimin üstünden uçlarını öptükçe, uçları büyüyor ve kumaştaki ıslaklıkla daha bir parlıyordu. En iyi kostüm ödülüne sıra gelmişti ve kazanan  “Şeffaf sutyenim” idi. Çıkma sırası pantolonuma gelmişti. Şarabında etkisi ile pantolon çıkmadan son bir selfie çektik ama bu sefer ikimizin de göğüsleri gözüküyordu.

İlk ilişkisi için beklenmedik bir şekilde bacaklarımın içini öperek yukarı çıkmaya başladı diğer yandan büyük elleri ise hala etkisinden kurtulmadığı göğüslerimdeydi.

Daha fazla yukarılara çıkıp çıkmayacağını merak ediyordum.

Eşitlik sağlanmalıydı, ondan da pantolonu çıkarmasını istedim. Önce direndi sonra da iç çamaşırı giymediğin söyledi. El ve ayaklarını büyük olan erkeklerin p*nislerinin de büyük olduğunu kızlar arasında konuşulurdu. Eğer boy söz konusu ilse bu güne kadar tersi örnekler de görmüştüm. Yine de merak etmiyor değildim. Pantolon çıkartınca söylenenlerin hakkını veren bir “yapım” vardı. Özel Efekt Oscar’ının kazananı da belli olmuştu.

Artık ikimizde de çıplak sayılırdık. Onun dudakları ve elleri külot ve sutyenimin üstünden de olsa cinsel organım ve göğüslerimin üzerindeydi. Kalın parmaklarını ıslanmış cinsel organımı hafifçe aralıyordu. Benim ellerim ise, onun beni heyecanlandıran p*nisindeydi.

Oscar’da sıra en iyi özgün şarkıya gelmişti. Kazan Frozen filminde Elsa’nın söylediği “Let It Go – kendini serbest bırak ” şarkısıydı. Sözleri tam da bana uyuyordu. Daha fazla “uslu kız” olmaya gerek yoktu. Kendi ellerim ile sutyenimin öndeki kopçasını açıp, külotumu çıkardım. Elinden tutup rahatsız kanepeden çarşaflarını yeni değiştirdiğim yatağıma götürdüm. Yatak belki sıradan bir sevişme mekânıydı ama ilk seferinde rahat olacağım yatağımı tercih etmiştim. En iyi dekor Oscar’ını almasam da olurdu.

Onu sırtüstü yatırıp yavaşça içime almaya başladım. Ne kadar ıslanmış olursam olayım, filmlerdeki kadar olmasa da büyük sayılacak pensini bu aşmada içime kendi tempom ile almak istiyordum. P*nisini tamamen va*inama alabilmek ve p*nisin başının va*inamın en derinine uyguladığı basınç beni iyice ateşlemişti.

Hızla kalça hareketlerim ve va*inamın dalgalanmasını onu iyice yaklaştırmıştı. Aslında p*nisinin büyüklüğünden çok, görüntüsü beni heyecanlandırıyordu zira esas zevk işi va*inadaki kaslarım yapıyordu.

“-Lütfen daha boşalma” diye inliyordum. Daha fazla dayanamadı son bir çaba ile dışarıya boşaldı.

En iyi yönetmen ödülünü almam için bu sahneyi tekrar çekmemiz gerekecekti. Yine de onun boşalırken yüzünün aldığı hali görmek, sıcaklığı hissetmek güzeldi. Yakın plan çekim yaparak en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazanabilirdik.

Söylememe gerek yok her halde, bütün bu sahnelerde ki performansım ile,  tabii ki “En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı ” benimdi

Oscar’ın en iyi film ödülünü o yıl bütün bunlara sebep olan kitabın uyarlaması “12 Yıllık Esaret” kazandı. “Issız Adam” Selim’in sahiplenmek gibi bir niyetim şimdilik yoktu ama önümüzdeki 12 saat için tamamen benimleydi.

New York’da özgür bir zenci olarak yaşarken kaçırılıp, köle olarak Güney’de bir çiftliğe satılan Salamon’un hikâyesi gerçekten vurucu ve hüzünlüydü. Kitap ve filmin sonun da Salamon özgürlüğünü geri kazanıyordu.

Bu arada bir ödülü neredeyse atlıyordum. Bütün bunları verdiği kitap ile başlatan Mahony “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını” kesinlikle hak ediyordu.

Selim hiçbir zaman açıkça dile getirmese de Mahony “gay”dı. Sonraki yıllarda hiçbir zaman düzelmeyen İngilizceme rağmen en çok yazıştığım Facebook arkadaşım oldu. Hatta bir sefer de beni ziyaret için tekrar Türkiye’ye geldi. Tabii yanın da sipariş verdiğim bolca “Porto Şarabı” ile

Kadınların Fısıltılarını Yazan Adam