Kopya Çekmek ve Domino Etkisi

İlk kopya deneyiminiz ne zamandı? Ortaokul? Lise? Belki hiç kopya çekmediniz. Neden olmasın?

Kopya çekmek kulağa çok masum bir hareket, hayatta her insanın illa ki yaptığı zararsız ve telafisi olan bir yöntem gibi gelir. Hatta ne telafisi, zarar vermediğine göre telafiye de gerek yoktur. İçten içe doğru bir hareket olmadığına dair çoooooook küçük bir his yoklasa da herkesin yapıyor olması ve hayatta hiçbir zaman işimize yaramıyacak bilgilerden sorumlu tutulma saçmalığına tabi olmamız bahanesi ile aslında doğru olanı yaptığımıza ışık hızı ile inandırabiliriz kendimizi.

Bir öğrenci ilk kez ne zaman kopya çekmiştir ve ya kopya ile karşılaşmıştır dersiniz? İlkokul mu, ortaokul mu? Peki ya öncesi? Asıl önemlisi ilk kopya çekme fikri kimden nasıl ortaya çıkmıştır düşündünüz mü? Ya da toplumlara göre kopya çekmeye bakış açısı nedir dersiniz?

Her zaman olduğu gibi “bizim ülkemizde şöyle başka ülkelerde böyle” şeklinde kıyas yapmayı ve hatta “asıl olması gereken şu bizim yaptığımız ise bu” şeklinde veryansın etmeyi bir kenara bırakıp bu işin nereden başladığını ve domino etkisi ile nerelere gittiğini bir düşünmeye çalışalım.

Şöyle başlayalım isterseniz; gerçek anlamda kopya çekmek nedir ve ilk ne zaman karşılaşırız? (Biz yapmasak bile ilk ne zaman şahit oluruz kopya çekilmesine?)

Öncelikle kopya çekmek nedir diye düşünelim . Sınavda ve ya verilen bir ödevde kendi yapmamız gereken bir şeyi bir başkasına yaptırmak ve ya başkasından bakarak yapmak. Tamam not kaygısı, stres, üstelik hoca saçma sapan anlattı, sistem zaten kötü ve hatta bu bilgiler bir işimize yaramıyacak. Hatta ve hatta mutlaka daha sonra çalışıp anliyacaksınız bu konuyu ama yeter ki şu sınavdan/ödevden yüksek not alayım. Neden? Neden yüksek not almak bu kadar önemli ve asıl önemli soru nasıl olur da benim yapmadığım bir şeyi ben yapmışım gibi yansıtabilirim?

Bu biraz yalan söylemek gibi değil mi? Günü kurtarmak, anı geçiştirmek. Aslında yapmadığım bir şeyi yapmışım gibi göstermek, olmadığım bir şeymişim gibi görünmek değil mi?

“Sonuca odaklı ezbere dayalı bozuk eğitim sistemi” gibi klişe lafları bir kenara bırakırsak, sistemin çarkına su tutan hareketlerimizi inceleyip nerelere gidebileceğine bakalım.

Ne diyorduk? Olmadığım bir şey, olmadığım kimse gibi görünmek? Ne alakası mı var? Bir yazılıdan kopya çekerek yüksek not aldım ve ya bir ödevi kopya çekerek teslim ettim. Bilginin kendisini bir yana, sorumluluk bilincini, araştırma, öğrenme ve uygulama pratiğini bir kenara bırakıp, anı kurtarma adına bir başkası gibi görünüp, hem kendime hem benden bu sorumluluğu, bu bilgiyi talep edene bana ait olmayan bir cevap verdim, yani yapmadığım bir şeyi yapmış gibi göstererek yalan söyledim. Yani alacağım tepkilerden korktuğum için, olduğum kişi olmaktan vazgeçip başka kılığa büründüm.

Özetlersek işin içinde; kendimize ve karşımızdakine söylediğimiz yalan, vazgeçtiğimiz sorumluluk bilinci, araştırma, öğrenme, uygulama pratikleri..

Size kötü bir haberim var. Alışkanlık kelimesi ne anlama geliyor sizin için bilmiyorum ama geleceğimizi, hayatımızı şekillendirmede ne kadar büyük etkisi olduğunu tahmin edemezsiniz. Küçük yaşlarda insanın hayatına “yalan”ı dahil etmesi, sorumluluk bilincinden kaçınması, ilerleyen süreçte bunun marifet haline gelmesi ve hatta iyi yalan söylenmeyle övünülmesi.

İşin kısası sürekli maske takılarak oluşturulmuş, mış gibi gösterilmiş bir hayat.

Şimdi bize söylenen yalanları bir düşünelim. Hayatımıza dahil ettiğimiz “yalan” ve hatta “kandırma” kavramları çift taraflı olarak büyüyerek devam edecektir. Küçük pembe yalanlardan tutun da hayatımızı mahveden bize söylenen ve ya bizim söylediğimiz yalanlar tamamı ile en başından yalan kavramına hayatımızda yer vermemizle alakalıdır aslında.

Bir öğrenci kopya ile ilk kez okul hayatından çok önce karşılaşır. Kendisine söylenen ve ya bir başkasına söylendiği sırada şahit olduğu bir yalan, basit, pembecik, anladığına bile ihtimal vermediğimiz bir yalan, kendi çocuğumuz olsun olmasın ufacık zihninde yepyeni bir “yalan” kavramı oluşturmasına sebep olur.

Tabi ki ilerleyen yıllarında aileden, okuldan, öğretmenlerinden ve ya etrafından göreceğine inandığı ve ya hissettiği baskıya, kızgınlığa, aşağılanma ve ya kıyaslanmaya tepki olarak o anı kurtarmak için “yalan” kavramından beslenmesi ve onu büyütmesi oldukça kolay olacaktır. Kilit nokta da burası zaten. Küçük yaşlardan hata payı elinden alınmış, başarı kaygısı ile büyütülmüş bir çocuğun sıkıştığında ilk çalacağı kapı genellikle “yalan”dır.

Böylece kendini deneyimlemeye korkan ve sorumluluk bilincinden uzaklaşmış ve günü kurtarmaya odaklanmış insanları bizzat yetiştirdiğimizi ve bu insanların doktor, öğretmen, asker, yönetici ve hatta hepsinden önemlisi anne-baba olduğunu hayal edin.

Tam da günümüz Türkiye’sini göreceğinizden şüphem yok.

Basit alışkanlıkların bireylerden topluma ve hatta geleceğe nasıl yayıldığını düşünecek olursak, kendi dışımızda bir şeyleri, birilerini suçlayıp yargılamadan önce kendimizi süzgeçten geçirmek, sağlıklı bir toplum için yapabileceğimiz en büyük ve en faydalı adım olacaktır.

Bırakalım çocuklar hata yapabilsinler. Her hatalarına kıyaslama, aşağılama ve ya azarlama ile karşılık verip   “yalan” a sığınmalarına sebep olmak  yerine, başarabileceklerine inanmalarını sağlayıp sorumluluk bilincini kazanmalarına yardım edebiliriz.

Özetle başarısız da olsa kişinin gerçekten kendini deneyimlemesi, yapay bir onaylanma ve başarıdan daha dolu bir tatmin ve hatta daha gerçek bir hayat getirecektir.

Haluk Memili – matematiksel