Marks artığı gazeteciler!

“Artık” ne demek? Bir şeyden artan, kalan bölüm.  Korkusuz gazetesinden Ümit Zileli ve Milliyet gazetesinden Mehmet Tezkan; Devlet Bahçeli’yi başkanlık sistemine geçişte Erdoğan’a destek vermekle eleştirdi.

MHP yönetimi öfke kustu. MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın dedi ki:
“Kamuoyunda dikkatlerden kaçmamaktadır ki, Devlet Bahçeli ve MHP aleyhtarlığı konusunda özellikle medyada başı çekenlerin çoğu, eski Marksist dünya görüşünün artıklarından oluşmaktadır.”

Sormalıyım: MHP’liler Marks’ın dünya görüşünü biliyor mu? Çünkü…
Partililerin bir ezberleri var ve yıllardır bunu tekrarlayıp duruyorlar! Örneğin…
Sovyetler Birliği yıkılınca Marksizm’in de yıkıldığını sanıyorlar! Oysa Sovyetler Birliği’ndeki “merkezileşmiş sosyalist ekonomi” teorisi, Marks’ta yoktur!
Marks, sadece kapitalizmi eleştirdi; sosyalizmin, ekonomik kurumlarıyla ilgili; yani nasıl bir iktisadi sistem kurulacağına dair özgül açıklamalar yapmadı. Keza…
Sosyalizm denince akla gelen merkezileşmiş ekonominin teorisyeni ise solcu bile değildi; asker kökenli İtalyan iktisatçı Prof. Dr. Enrico Barone (1859-1924) idi!
Yani…

MHP’liler, Marks’ı hiç ilgisi olmadığı bu pratik üzerinden değerlendirmeye devam ediyor. O nedenle “Marks artığı” deyimini kullanıyorlar.
Ne diyor Montaigne:
“En çok inandığımız şeyler, en az bildiklerinizdir!”

İnsan sormadan edemiyor; adında “milliyetçi” kavramı olan bu parti, küresel kapitalizmi eleştirmiyor mu? Dokuz Işık, küresel kapitalizmi reddetmiyor muydu? Unuttular mı acaba?
Geliniz… Size meselenin başka yönünü anlatayım…

Doğu Sorunu

Türk Ordusu’nun Kuzey Suriye’de ilerleyişi sürüyor. En son Dabık kasabası alındı.
Ayrıca…
Türk Ordusu’nun Musul Operasyonu’nda yer alıp almayacağını dünya konuşuyor.
Sadece bizde değil; “Doğu Sorunu” dünyanın gündeminde.
Ve bu sorun, 19’uncu yüzyılda da gündemdeydi. Bu nedenle…

“Doğu Sorunu” Marks’ın da ilgisini çekti; 1853 yılı itibariyle -köleliğe karşı çıkan- New York Daily Tribune gazetesinde konuyla ilgili çok sayıda makale yazdı. Osmanlı üzerinde çok durdu. Öyle ki, Kırım Savaşı’nda Kars’ın Rusların eline nasıl geçtiği konusunda dört ayrı makalede yazdı! Zaten Osmanlıca öğrenmeye başlamıştı. (Fakat, “Kapital” kitabını bitirmeyip yeni dil öğrenmeye başlaması -çalışma arkadaşı- Engels’i kızdırdı ve Marks kendi kaynaklarından da Osmanlı’yı tanımayı ileri bir zamana bıraktı. Ömrü yetmedi.)
Marks bilim insanıydı.

Avrupa’da egemen “kutsal ittifak”ın, Türk ve Osmanlı düşmanı önyargılardan kurtulamadığını; neredeyse Osmanlı’ya karşı savaşan her koyun hırsızının bir kurtuluş savaşçısı gibi sunulduğunu yazdı.
Marks’a göre, Osmanlı Devleti, Tanzimat’ı başaramamıştı. Küresel kapitalizm Osmanlı’nın sanayileşmesine engel oluyordu.
Keza Marks’a göre, Osmanlı çöküşten ancak tüm din ve inançları eşit kılacak laik bir hukuk sistemi kurarak kurtulabilirdi.
Tebaadan eşit-özgür vatandaşlığa geçip feodalizmi tasfiye edeceğine güvendiği Mithat Paşa’nın “devrim” yapmasını bekliyordu!
Aksi halde neler olacağını da açık açık belirtti:
“Küresel kapitalizm, Avrupa kıtasını altüst edecektir; Türkler devrimci tavır almazlarsa parçalanıp Anadolu’ya hapsedilecekler.”
Marks bu tespitleri yazarken
Osmanlı münevverleri Marks’ı tanımıyordu bile! Aynen bugün MHP’lilerin bilmediği gibi!.. Marks’ı bilmemek-tanımamak neye mal oluyor; bir örnekle anlatayım…

Kim kimin artığı?

Ulusal pazarı, küresel kapitalizme karşı koruması gereken milliyetçi partinin, inatla Marks’ı anlamak istemediği dillerinden/jargonlarından anlaşılıyor. Görüyoruz ki…

Bunlar Marks’ın, büyük ve merkezi ulusal devletlerden yana olduğunu bilmemektedir. Oysa…
Marks; ulusal pazar ekonomilerinin, feodalizmi tasfiye etmesini tarihi bir ilerleme olarak değerlendirip -Almanya örneğinde olduğu gibi- hep destekledi.
Osmanlı ulusal pazarının kimler tarafından nasıl küresel kapitalizme açıldığını, makalelerinde ve “Kapital” kitabında yazdı. Burada bir isme çok yer verdi: David Urquhart!

Marks o yıllarda nasıl Osmanlı sistemi üzerine düşünüyor ise, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nde “ticari ataşe” olarak görevli Urquhart da “çalışıyordu!”
Kuşkusuz iki zıt kutuptular; Marks küresel kapitalizmin Osmanlı’daki hegemonya arayışına karşı çıkarken; Urquhart İngiliz kapitalizminin elçiliğini yapıyordu.
Urquhart, Moniteur Ottoman’daki yazılarında diyordu ki:
– Osmanlı eski ekonomi ve maliye uygulamalarını tarihin çöp sepetine atmalı;
– Özellikle ticaret tekellerini ve iç gümrükleri kaldırmalı;
– Dış ticareti hemen serbest bırakmalı;
– Tabii gümrükleri çok düşük tutmalıydı.

Yani… Osmanlı pazarı kayıtsız şartsız İngilizlere açılmalıydı. Osmanlı hazinesi ancak bu şartlarda dış borç bularak kendini toparlayabilirdi! (Bu aynı büyük oyun bu ülkede hiç bitmedi.)

Urquhart, salt ekonomi yazılarıyla etkili olamayacağını biliyordu; İslamiyet’i yücelten makaleler de yazmaya başladı. Bu tür övgü yazıları Müslümanları mest etmeye yetti. Hele… Urquhart’ın Rusya düşmanlığı İstanbul’da güven kazanmasına sebep oldu.
Sonuçta…

Osmanlı -sonunu getirecek-, İngiltere ile Ticaret Antlaşması’na 1838’de imza koydu. Vakanüvis Ahmet Lütfi Efendi’ye göre bu antlaşmayla; “Memalik-i Mahrusa’da (Osmanlı Devleti’nde) hurdefuruşluğa (en küçük ticarete) kadar ecnebiler iştirak eyledi. Sanayi dahiliye bütün bütün mahv-ü muattal oldu (çöktü) ve emtiayı efrenciye (yabancı mallar) revaç bulurak nükud-u mevcudumuz (mevcut paramız)Avrupa’ya çekilip gitmeye başladı.”
Bir yanda Marks…
Diğer yanda Urquhart…
Bu toprakların yararı-iyiliği için kim çalıştı ve kim Osmanlı’yı yok etmek için görev yaptı?
Bakınız… Marks’ın artığı olmaz. Ama Urquhart artıklarını hâlâ görüyoruz sağda-solda!..

Soner Yalçın