“Milli Tarih” üzerine birkaç söz

Dünyadaki tüm uluslar, “bir” millet olduklarını kendilerine ve yedi düvele kanıtlamak için okullarda “milli tarih” öğretirler. Bu tarih kabaca o milletin kökenlerini, nereden geldiğini, neleri başardığını anlatmak için tertip edilmiştir. Ana gaye, hikayesi anlatılan milletin dünyadaki diğer milletlerden farklı olduğunu, daha doğrusu birçok yönüyle “üstün” olduğunu ortaya çıkarmaktır.

Ancak ne tuhaftır ki birbirinden bu kadar farklı olması beklenen milletler, bir şekilde tornadan çıkmış gibi aynı hikaye örgüsünü kullanır. Ana hatlar şöyledir: Eski zamanlarda çok şanlı/başarılı/becerikli/medeni bir halk, şu an var olan milletin atasıdır. Bunlar, tabir yerindeyse, şu an yaşayanlarla aynı insanlardır, temel özellikler binlerce yılın içinden geçerek bugüne aktarılmıştır. Muhtelif icatlar, bilim ve edebiyatta eşi görülmemiş hamleler, maddi/manevi en önemli gelişmeler bu halk tarafından gerçekleştirilmiş, dünyanın geri kalanına medeniyet/adalet/barış/refah götürülmüştür. Bu, Ermenistan için de, Türkiye için de, İngiltere için de aynıdır.
Ancak sonraları bir şekilde bu millet esaret altına girmiş/gücünü kaybetmiş/düşmanlara boyun eğmiş/yöneticileri yozlaşmıştır. Osmanlı’nın gerileme ve parçalanma dönemleri, Ermenistan’ın Persler ve Osmanlılar tarafından işgali hikayenin bu kısmına denk düşer. Fakat hiçbir zaman ulusal kimlik tam anlamıyla kaybedilmez, bir yerlerde birileri milleti millet yapan hasletleri en zor zamanlarda bile korumayı başarır. Bunun sonucunda bahsi geçen millet silkinir, düşmanları (hem iç hem dış) bir şekilde alt eder, müreffeh bir gelecek maksadıyla yeni bir devlet kurar.

Milli tarih genelde böyle bir mutlu sonla biter. Bu kısım Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanına ve inkılaplara, İngiltere’de 2. Dünya Savaşı’nın kazanılmasına, Ermenistan’da Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin kurulmasına tekabül ediyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi anlatılan bu son dönemin devamını uzun boylu konuşmak, bu dönemdeki birsürü başarısızlık ve adaletsizliği gündeme getirmek anlamına geleceğinden bu kısım okullarda ya hiç öğretilmez ya da “hızlı” geçilir. Bir kulp da takılmıştır buna: “Bundan sonrası tarihin değil güncel politikanın alanıdır”. Okullarda da, malum, güncel politika öğretilmesi sakıncalı. Oysa her yerde tarih/güncel olay ayrımı farklı bir döneme/olaya denk düşer, “bilimsel” bir tutarlılıktan bahsetmek mümkün değil. Türkiye’de Atatürk’ün ölümü (1938), Hindistan’da bağımsızlığın ilanı (1947), İsrail’de Arap devletlerinin dize getirilmesi (1973), Ermenistan’da Sovyetler’in dağılması (1990) gibi.

Son olarak milli tarih ne sömürgecilikten, ne de bir milletin devlet kurarken yaptığı kıyımlardan bahseder. Bunlar tarihin konusu değildir. Örnekler çoğaltılır, türevleri vardır.

Her tarafı dökülen, tarihsel/antropolojik/etnografik yanlışlarla dolu bu köken hikayeleri bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Dünyayı düşmanlar ve bizden olanlar diye ikiye bölüyor. “İçimizde yaşayan yabancıları” görmezden geliyor, savaşlar ve devletler tarihini sahiplenmemizi bekliyor; tarihsel tüm karmaşıklığı, ne o ne bu olanları, hem o hem bu olanları hasır altı ediyor, dünyanın güzelim karmaşıklığını büyük bir beceriksizlikle buduyor, yok ediyor, mahvediyor.

Velhasıl, bu aptal masallar, yani milliyetçilik bizi öldürüyor…

Sezai Ozan Zeybek