Nietzsche: İnsan belleğinin dinmeyen acısı ve mutsuzluğu

Friedrich Wilhelm Nietzsche, Alman asıllı İsviçreli filozof, ilkçağ uzmanı, kültür eleştirmeni ve şair. Kısaca böyle anlatılıyor büyük filozof ancak ne kadar yeterlidir, tartışılır. 

Nietzsche felsefesi çağdaşlarından ayrılan bir noktada yer alır. Bu anlamda, aklın sınırlılığına bağlı kesinlikli bir çizgiden beslenen dönem felsefesinin dışındadır. Çünkü Nietzsche’ye göre; bilinç organizmada ortaya çıkan olguların değişebilen bir görüşüdür. Bilinç kendisinin bağımsız bir varlık olduğunu düşünür ve aldanır. Bu durum bir yanılgıyı da beraberinde getirir. Bu yanılgı bizim isteyen, düşünen, değer biçen, davranışlarımızı belirleyen, değişmeyen, sürekli ve kalıcı bir benliğe sahip olduğumuz hakkındaki düşüncemizdir.
Oysa durum hiç de öyle değildir. Bilincimiz ve düşüncemiz, bizim sahip olduğumuz bir şeye karşılık gelmez ve çoğu zaman bize ait değildir. Ne kesindir, ne de Descartes’ın ifade ettiği gibi “kuşku götürmez bir hakikat” olarak tanımlanabilir; bilincimiz ve düşüncemiz dışarıdan pek çok faktörle belirlenebildiği gibi, soyuttur ve gerçeklikten yoksundur.Descartes’a göre; ruh bedenin mekanik yanıyla birleşir, bu da insan bedeninin ruhtan bağımsız bir makine gibi algılanmasına neden olur. Ancak Nietzsche için durum böyle değildir ve bu onu dönemin aydınlanmacı ve usçu felsefecilerinden ayıran bir diğer noktadır. Nietzsche’ ye göre canlı doğa bir makine değildir. Canlı evrene, onun gözünde mekanik yasalar değil, bilinçsiz bile olsa canlı içgüdüler yön verir.91831  Nietzsche: İnsan belleğinin dinmeyen acısı ve mutsuzluğu 91831Nietzsche, bilim için yaşamayı değil, yaşam için bilim ve felsefe yapmayı amaçlar. Ona göre felsefe, yaratmanın anlamını kavramaya çalışan bir akımdır, belli ilkelere dayalı sınırlı bir dizge değildir. İnsan önemlidir felsefe için ve insan evrendedir. İnsanı konu edinen felsefe, bu nedenle öncelikle evrene yönelmeli ve onu açıklamaya çalışmalıdır. Nietzsche’yi bu bakımdan “doğacı” olarak tanımlayabiliriz. İnsanı bir akıl varlığı olarak tanımlamayan, onu evrenin bütünü içinde gören bir anlayıştır bahsettiğimiz. Bu nedenle de felsefede Yunan tragedyalarını önemli görür Nietzsche, çünkü tragedya bize yaşamı olduğu gibi gösteren bir alandır. Olanı göstermenin anlamı belki de şudur, var olan bilimsel ve sanatsal kavrayışlar, hep bir üst yapının belirlenimiyle hareket eder. Bunu yaparken de hem doğadan hem de insandan uzaklaşır. Çünkü bu anlayışa göre, önemli olan şey insanı ve onun doğasını belirleyen, kurumsallığın devam etmesidir. Ancak asıl olan insan ve onun doğasını görebilmektir.

Nietzsche felsefesinin bana göre, temel noktası insanın acıları ve mutluluğu ile ilişkilidir.Bunu her konudaki felsefe anlayışında görebiliriz. Tarih felsefesinde bu konu insanın “tarihsel bir varlık” olmasıyla anlamını bulur. İnsanı ve hayvanı birbirinden ayıranda esas itibariyle budur. Şöyle der Nietzsche:

Önünde yayılan sürüyü bir gözle: Ne dünü bilir ne bu günü, bir o yana sıçrar; bir bu yana, yer uyur, geviş getirir, yeniden sıçrar; sabahtan akşama, bugünden öbür güne, kısacık yaşamının haz ve acılarıyla bağımlı ȃnın tepeciklerinde yaşar durur.

İnsanda tıpkı hayvan gibi yaşamak ister ama bunu boş yere ister, çünkü onun isteği hayvanınki gibi bir istek değildir. Hayvanla insanı bu noktada ayıran bir şey vardır o da unutma. İnsan unutmayı öğrenemeyip de hep geçmişe bağlı kaldığı için, şaşar durur kendine derNietzsche, çünkü insanın hep bir geçmiş yükü vardır ve bellek insanın hayvani bir mutluluğa erişmesine engeldir.

Nietzsche’ye göre geçmiş insanın zincirli olduğu bir durumdur. Bir bakıma insan geçmişin kölesidir ve bu kölelik insanın acılar içinde bir yaşam sürmesinin önemli nedenlerindendir. Yine sözü Nietzsche’ye vermek gerekirse:

Zaman tomarından boyuna bir yaprak süzülür, düşer, uçup gider. Birden yeniden insanın kucağına düşer. İşte o zaman insan ‘anımsıyorum’ der ve hemen unutan, her ȃnının gerçekten öldüğünü, sis ve gece içinde geride kalıp yittiğini ve bütün bütüne söndüğünü gördüğü, hayvanı kıskanır.

İnsan hayvanı kıskanır çünkü hayvan tarih dışıdır. İnsan, tarihle birlikte kendini var edip, geçmişin acılarıyla veya mutluluklarıyla, kendi varlığını devam ettirmek durumundadır ki bu yalnızca bireysel bir var oluş anlamına da gelmez.

Peki tarih yaşam için gerekli midir? Bu soruya Nietzscheci bir yaklaşımla cevap vermek gerekirse, ona göre tarihin aşırı kullanımı yaşayanlara zarar verir. Tarih, bu günün içinde mutlu olamayanların bilimidir. Çağdaşlarıyla mutsuz olan insan; ustalara, avutuculara, öğüt vericilere ihtiyaç duyar. Çünkü böyle bir insan için zaman, öyle kötü gidiyordur ki; etkin olan, şu an yaşamın içinde olan, sadece acı verir hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında tarih insan için tutunacak bir mutluluk dalı olarak görülebilir. Ancak modern tarihin görünen yüzü büyük kahramanların, büyük başarılarına göre oluşan bir anlayışa sahiptir. Görünen ya da bize gösterilen tarih, bu nedenle derinine inildiğinde bireysel anlamda bir mutluluğa eriştirmeyebilir. Çünkü bildiğimiz anlamda tarih, hatırlamanın acısını çeken insandan çok Nietzsche’nin deyimiyle yalnız yüksek, pes sesleri fark edip duyan, ince ve tiz tellerin seslerinden, özgün olanın, sağlamlık ve güçlülüğünü duymayan bir haldedir.

Kısaca, insan hatırlar ve hatırlayan insanın belleği çoğunlukla acı yüklü bir geçmişte ifadesini bulur. Çünkü insan öncelikli olarak acı olanı hatırlar ve tarihle yaşayan insan için mutluluk zordur. Bu nedenle insan hiçbir zaman hayvanlar gibi o ȃnının mutluluğuna sahip olamayacaktır.

Emek Erez – Dünyalılar