Nubar Terziyan: Ermeniler polis olabilse tanıyamayacaktık

“Sokağa çıktığım zaman 25 kişi elimi öperse beş kişi yanaklarımı öper. Neden öper? Bana Alyanak soyadını takmışlar. Herkes yalan zannediyor bunu da, bazı inanmayanlar yanağıma mendil sürüp, şunun boyasını çıkaralım da herkese tatlı gözükmesin diyor.”

Sinema hayalini ancak 40 yaşında gerçekleştirebilir. Şehzadebaşı’nda manifaturacalık yapan babasının dükkanında çalışmaktadır. Aydın Arakon’un, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Efsuncu Baba romanını filme aktaracağını duyar. Gider çalar kapısını. Filmin yapımcısı Atlas Film’in sahipleri Murat Köseoğlu ile Nazif Duru ile görüşür. Uzun uğraşlardan sonra İplikçi Kirkor rolünü kapmayı başarmıştır.

Küçük bir roldür bu. Ama o sokağa çıktığında ‘bir jön edasıyla’ yürümektedir artık. Gecesini gündüzüne katıp rolüne çalışmaya başlar.
Ama arkası gelmez. 1950 yılında beyaz perdede yoktur. Bir yıl sonra ise İstanbul Çiçekleri ile yine Aydın Arakon’un yönettiği İstanbul’un Fethi’nde boy gösterebilir sadece.

Bu filmlerde izleyiciyle kurduğu sıcak ilişki, yönetmenlerin dikkatini çeker. 1952’den itibaren ‘her gece elbiselerini özenle hazırlayıp sabahın erken saatlerinde yollara düştüğü’ Yeşilçam günleri başlar. Artık her sene, en az 6-7 filmde rol almaktadır.
Bunların çoğu küçük rollerdir. 50 yılı aşkın sinema hayatı boyunca da hep küçük kalacaktır rolleri. Çoğu zaman ‘yardımcı oyuncu’ bile denemeyecek rollerde çıkar izleyicinin karşısına. Ama bunu dert etmez. “Rol ufak da olsa seyircinin gözünde büyütürüm ben” der.

Küçük büyük ayrımı yapmaz ama her rolü de kabul etmez: “Seyirciye kendimi sevdirmek için rolleri ben seçerdim. Zaten simam tatlıdır diye bana hep tatlı rolleri verirlerdi. Siz beni dışarıda görürseniz bu adam hırsızlık yapar, birisine kötülük yapar diye düşünür müsünüz. 64 senedir çalışıyorum filmde. Herkes bana ‘iyi adam’ diyor, ‘tatlı adam’ diyor… Hiç kötüyü oynamadım, seyircimin beni filmlerde kötü adam olarak görmesini, öyle hatırlamasını istemedim.”

HAYALİ POLİS OLMAKTI

19 Mart 1909 yılında İstanbul Kumkapı’da dünyaya gelmiştir. Bakırköy Bezezyan Lisesi’nde okuduğu günlerde başlar tiyatroya. Ermeni gençlerin kurduğu Gençler Temaşa Heyeti’yle gösteriler sunarlar.

Aslında hayali büyüyünce polis olmaktır. Sonra anlar vatandaşı olduğu devletin bir Ermeni’yi polis yapmayacağını. Darülbedeyi’ye gitmek ister ama o da olmaz.

Bir yandan manifaturacılık yaparken akşamları, arkadaşlarıyla kurduğu amatör tiyatro grubuyla oyunlar sergiler. Kıt imkanlarla yapmaktadırlar bu işi. Hamlet için kurukafa gerektiğinde mezarlıktan kurukafa çalarlar. Tiyatronun sadece oyuncusu değil, biletçisidir aynı zamanda. Kazandıkları parayı aralarında bölüşürler

Asıl soyadının ‘Alyanak’ olduğunu söyler. Ama oğlu soyadlarının kendisinin de halen kullandığı ‘Alyanakziya’ olduğunu belirtiyor.

Sinemaya başlayınca Alyanak soyadını kullanmaz. O dönem tanınmış bir oyuncu olan sinemanın emektarı İhsan Alyanak’la karıştırılmak istemediği için soyadını değiştirdiğini anlatır oğlu Berç Aylanakziya bir yerde. Başka bir yerde ise bunu, o dönem Türk sinemasının ünlü rejisörlerinden biri Ermeni asıllı Arşavir Alyanakyan’la karıştırılmamak için yaptığını söylemektedir.

ERMENİ KİMLİĞİNİ GİZLEMEDİ

Terziyan Osmanlı tiyatrosuna emeği geçen Ermeni asıllı bir oyuncunun soyadıdır. Bu yüzden Ermeni kimliğini de vurgulayan bu Terziyan soyadını seçer.

Sami Hazinses, Kenan Pars ve diğer meslektaşlarının aksine Yeşilçam’da Ermeni kimliğini gizleme gereği duymadan var olan tek oyuncudur.

Sadece filmlerin değil Yeşilçam’ın da babasıdır Ayhan Işık, Yılmaz Güney ‘baba’ diye hitap eder kendisine: “Babam beni bir sabah yanında film setine götürdü. Yılmaz Güney babama ‘Tonton baba elindeki parayı havaya at’ diye bağırdı. Belinden silahını çekti ve havaya fırlatılan paraya nişan alıp tam ortasından vurdu.”

Oğlu Berç Alyanakziya aktarıyor bunları. Yılmaz Güney öldüğünde çok üzüldüğünü de. Diğer büyük üzüntüsünü ise Ayhan Işık’ın ölümüyle yaşar. Hem de iki kere… Ayhan Işık 1979 yılının Haziran ayında henüz 50 yaşındayken beyin kanamasından ölünce Hürriyet gazetesine şu ilanı verir:
“Oğlum Ayhan, Dünya fanidir ölüm herkese nasip ama, sen ölmedin, zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana.

ayhan  Nubar Terziyan: Ermeniler polis olabilse tanıyamayacaktık ayhan

Ayhan Işık ona “baba” diye hitap ederdi.

Çok kısa oldu senin için hayat. Ruhuna Fatiha nur içinde yat. Amcan: Nubar Terziyan”

Bir nebze de olsa acısını dindirmeye çalışmıştır. Ama ertesi gün aynı gazetenin aynı sütunlarında şu ilanı görecektir:

“ÖNEMLİ BİR DÜZELTME ‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız AYHAN IŞIK’IN hiç bir ilişkisi yoktur. Akrabalar verdiğimiz aile ilanında isim isim ve teker teker bildirilmiştir. Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyuruyoruz. AİLESİ”
Oğlu Berç Alyanakziya o günleri şöyle anlatıyor: “Babam Ayhan Işık’ın ölümüyle çok sarsılmıştı. O ilan sonrası hem daha büyük bir acı hem de derin bir kırgınlık yaşadı.”

Hüngür hüngür ağlar. “Bu iş böyle olmayacak” der ve ertesi gün gazeteye bir düzeltme gönderir. Ayhan Işık’ın gerçek soyadı Işıyan’dır. Ailesi ‘Ermeni zannedilmesinden korktuğu için’ vermiştir bu ilanı.

Sadece bu ilan mı? Türkiye’nin Ermenilere reva gördüğü bir çok acıya o da maruz kalmıştır. 1491 yılında Yirmi Kur’a Nafıa Askerliği için tekrar ‘vatani görev’e çağrılır. İstanbul’un çeşitli yerlerinde tamamlayacağı ‘ikinci askerliği’ 14 ay sürer. Anılarında bu durumu anlatır ama üzerinde pek durmaz. Ne bir şikayet ne de eleştiri: “Sene 1941, herkes gibi bizler de tekrar vatani vazifeye çağrıldık… Askerlik şubesine gidip teslim oldum. Dağıtımda beni Boğaziçi’ne sevk etmişlerdi, evvela Bentler, daha sonra Zekeriyaköy ve sonunda Gümüşdere.”

6-7 EYLÜL’ÜN TAM ORTASINDA

1955 yılanda, 6-7 Eylül talanın da tam içinde bulur kendini. Anılarında bütün detaylarıyla anlatır yaşadıklarını. Osmanbey’de zemin kattaki evinde oturmuş keyifle gazete okurken, gözü dönmüş bir güruhun sesleriyle irkildiğini anlatır. Çığrından çıkmış kalabalığın bayrak asmayan evlerin, dükkanların camlarını kepenklerini yere indirip her yeri talan ettiğini anlatır.  Kapıcı kendi apartmanlarına bayrak çektiği için kendi evlerindeki bayrağı kaparak karşıdaki kırtasiyeci arkadaşının dükkanına astığını, sonra aklına Balıkpazarı’nda oturan kız kardeşinin geldiğini, bir bayrak daha bulup onun evine asmak için yola çıktığını, yolda gözü dönmüş ortasında kaldığını, adını vermeden bir ‘ibadethane’ diye söz ettiği Aya Triada kilisesinin yakılmasını küçük kurnazlıklarla engellediğini, sonra sabun, sigara, makyaj malzemesi ne buldularsa çuvallara doldurmuş, yeni kıyafetleri üst üste giymiş talancı güruhla birlikte gözaltına alınıp nezarethaneye götürüldüğünü, bir müddet sonra yandan çarklı bir vapura doldurularak Selimeye Kışlası’na doğru yola çıkarıldıklarını, denize atlayıp kaçmak istediğini ama son anda fark edildiğini, vapur iskeleye yanaşınca makine dairesine saklandığını, ortalık sakinleşince kendisini filmlerinden tanıyan bir gemi çalışanıyla birlikte vapurdan çıkarak kurtulduğunu tüm detaylarıyla anlatır.

Anlatır ama bu yaşadıklarının azınlıkları hedef alan 6-7 Eylül olaylarının bir parçası olduğundan hiç söz etmez. yaşadığı sıradan bir maceraymışçasına anlatır geçer.

MUTLULUĞUN TANIMI

nubar2  Nubar Terziyan: Ermeniler polis olabilse tanıyamayacaktık nubar2

Soyadanı al yanaklarından aldığını anlatır.

Tüm bunlara rağmen şikayet etmeden yaşamıştır. “Doğduğum memlekette kendimi sizlere sevdirdim, paradan ziyade sempatinizi kazandım” der. Mutluluğu ise şöyle tanımlar:  “Şu oturduğum kat ve öldükten sonra gömülmek için bir mezar. Bir katım var oturuyorum, gömüleceğim yeri de biliyorum. Bundan daha büyük mutluluk olur mu?”

Polis de olsa patron da, bahçıvan da manav da hep şefkatli, hep sevimli, hep anlayışlı, nur yüzlü bir insan olarak görünür perdede. Evinde ise mazbut bir baba olduğu bilgisini veriyor oğlu Berç Alyanakziya: “Babam kendini sert gösteren bir insandı, beni hiçbir zaman uyanıkken sevmemiştir.”

Oğluyla kuramadığı ilişkiyi torunuyla kurmuştur ama. Karin Alyanakziya ise şunları anlatıyor: “Ekrandakinden çok daha farklı biriydi. Sürekli çalışırdı. Mutfağa girer yemekler pişirirdi. Semt pazarına gitmeyi, muziplikler yapmayı severdi. Pazarda insanların arkasından yaklaşır, şakalar yapardı, çocuktum, utanırdım, anlamazdım. Bir gün misafirliğe gidilecekti. Bir paket aldı, küçük küçük kesilmiş ciğerleri pudra şekerine buladı, lokum diye. Gerisini siz düşünün…”

SOKAĞA ADINI VERMEK İSTEYİNCE

İşinde, evinde bir insan olarak yaşamıştır 85 yıl boyunca. 1936 yılında evlendiği eşi Katerin’i 1972 yılında kaybeder. Ömrünün son günlerine kadar her hafta mezarını ziyarete gitmiştir. Yaşlandıkça aksar bu ziyaretler. En son gittiğinde “Yavrum, kusura bakma, fire verdim ama nasılsa toptan geleceğim, yerim senin yanın” der. Bundan sıka bir süre sonra
14 Ocak 1994 günü Büyükdere’deki Sevimli sokakta kirada kaldığı evde hayata gözlerini yumar. Bu sokağa ailesi ve sevenlerinin Nubar Terziyan adını vermek için yürüttüğü çabaya İstanbul Büyükşehir Belediyesi, “Postacılar adresleri karıştırıyor. Faturalar yanlış yere gidiyor” diyerek direnir.

Bir asra yaklaşan ömründe 500’den fazla filmle, kuşaklar boyu milyonlarca insanın içini ısıtmıştır. “Çok para kazandınız mı?” sorusunu anlamsız bulur: “Çok param olsaydı ne yapacaktım? Hadi tutun bir araba alacaktım, o da kapının önünde duracaktı. Belki de hırsızlar lastiklerini sökecekti. Şimdi köşeye çıkıp dolmuş beklerken önümden kim geçse, ‘Buyrun Nubar Bey’ deyip arabasına davet ediyor. Parası olanın bir, bilemedin iki arabası olur. Ama gönül insanı olursanız bütün her şey sizindir. Sinemada parayı starlar kazanır. Biz o çok para alanların çevresini sarar onların biraz daha şöhrete kavuşmasını sağlarız.”

SON ROLÜNDE KENDİNİ OYNADI

Yavuz Turgul’un 1990 tarihli Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nde yine kısa bir sahnesi vardır. Bu kez kendini oynar. Musalla taşının üstünde bir tabut… Cenaze namazında onunla birlikte sadece 5 kişi vardır. Gider o da saf tutar herkesle birlikte ellerini açarak dua etmeye başlar. Bu sırada Şener Şen ona döner:
-Nubar.
-Ne?
-Sen Ermeni değil misin?
-Ermeniyim?
-Namazda ne işin var?
-Napıyım, cemaat o kadar az ki adama ayıp olacak…

Ardından sahne değişir ve perdeye tabutu omuzlarında taşıyan Sami Hazinses ile Cevat Kurtuluş’un gölgesi düşer…

Kaynak http://www.gazeteduvar.com.tr/