Ozan Önen yazdı: Dün gece bülbülü değil bülbüllerimizi öldürdüler

Ama o kötü haberi okurken bile iyi biliyorduk: Aslında o küçük meleklerle aynı dertten muzdarip ve aynı ülkenin cehenneminden komşuyduk…

Adana’daki yurt yangınında dün gece hayatını kaybeden o küçük kardeşlerimizin hiçbirini tanımıyordum; tanımıyorduk; tanımıyordunuz:

Ama o kötü haberi okurken bile iyi biliyorduk: Aslında o küçük meleklerle aynı dertten muzdarip ve aynı ülkenin cehenneminden komşuyduk…

1999 sonbaharıydı; babam, -orada okumayı çok istediğim için ve benim hür irademe saygı göstererek- bir pazar akşamı, Aydın Fen Lisesi’nin yurdunun kapısına kadar benimle gelmişti: O vedalaşmayı nasıl unutayım?

Hayatımda ilk defa bir yurtta kalacaktım; hayatımda ilk defa ailemden ayrı yaşayacaktım ve daha 15 yaşındaydım… Büyüdüğüm şehirden başka bir şehirde, bambaşka bir okuldaki ilk gecemdi…Hiçkimseyi tanımıyordum.

Okulun yurdundaki ilk gecemde, üst sınıflardan daha yeni tanıştığım bir öğrenci, okulun kurulduğu yerle ilgili acayip bir hikâye de anlatmıştı:

Dediğine göre; biz gelmeden evvel Aydın Genelevi’ni yıkmışlar ve önceleri Aydınspor Futbol Takımı’nın futbolcularının konaklayacağı tesis olması için düşünülen ama sonradan Aydın Fen Lisesi öğrencileri için tahsis edilen bir bina yapmışlardı genelevin üstüne: İşte, o binada kalıyorduk hepimiz.

ORTASI YOK

Yatılı okul hikâyeleri, doğaları gereği çok acayip şekilde başlar; sert köşelerle ilerler ve bu okullarda ya çok iyi zaman geçirirsin ya da oradaki hayatın bir çeşit kâbusa dönüşür: Ortasının olduğunu hiç görmedim, duymadım…

Benim için de o ortama alışmak kolay olmadı ama yine de okulumu hep sevdim: Aydınspor için yapıldığından mıdır bilmem; okulun yurdu da yeterince güzel geliyordu bana o zamanlar… Yani, konaklama imkânlarımız açısından o yıllarda pek deşikayetçi olamayacağım oda imkânları hepimize sunulmuştu…

Ailemden ayrı kalmak hoşuma gitmiyor olsa da, sonradan adeta birer kardeş gibi olduğum okul arkadaşlarımla ve kafama hitap eden bazı öğretmenlerimle geliştirdiğim dostluklarla bu yokluğu bir şekilde telafi edebiliyordum.

Okulumuz Aydın Fen Lisesi ve yurdu, genel olarak hiçbir tarikatın ya da cemaatin etkisinde olmayan; bunların hiçbirinin tahakkümünün ve örgütlenmesinin hissedilmediği, son derece ilerici öğretmenlerin ve öğrencilerin olduğu bir okuldu…

3 YILIN SONUNDA BANA KALANLAR

Yurttaki odamda sabaha kadar Dostoyevski okuyup Turgut Uyar’dan bilmem kaçıncı kez şiirler ezberleyebiliyordum. Hiçkimse için de değil; hususi zevkim için…

İsteyen ney çalıyordu, isteyen bas gitar; isteyen LeMan Dergisi okuyordu; isteyen Mesnevi…

İsteyen sevgilisiyle kol kola dolaşıyor, isteyen istediği etkinlikle ilgilenebiliyordu…

Çocuk da olsak herkesin birbirinin etnik-dini-siyasi-felsefi vb. tercihlerine karşı saygılı olduğunu hatırlıyorum: Hıdırellez’de tüm öğrencilerin, okul bahçesinde kocaman bir ateş yakıp üstünden atladıklarını da…

İsteyen istediği dergiyi-kitabı okuyabiliyor; bu sebeple de hiçkimse, hiçkimseden herhangi bir ters lâf işitmiyordu.

Üç yıllık yatılı okul dönemimden bana kalan en mühim şey, -kimya laboratuvarında sodyum patlatmayı öğrenmek gibi şaklabanlıklar hariç- okuduğum tüm o kitaplar-dergiler ve unutulmaz dostluklar oldu.

Ayrıca, yurt odasındaki su ısıtıcısının ne mühim bir arkadaş olabildiğini de o zamanlar anladım. Yatılı okulda sabahlayan bir öğrenci için su ısıtıcısı kadar ikinci bir yüce obje daha var mıdır, bilmiyorum.

AŞIK OLMALARI DOĞALDIR

Ama iyi bildiğim bir şey var:  Okulun ister ilerici olsun, isterse de gericilerin eline düşsün; her şartta her yatılı okul öğrencisi için “disiplin” kavramı, müşterek ve esaslı bir alerji nedenidir:

Kim sever çocuk olacağı yerde habire disiplin tantanasıyla terbiye edilmeyi?

Hele daha 15 yaşındayken asker gibi yaşatılmayı, hapishaneye 7/24 kapatılmışidamlık mahkumlar gibi muamele edilmeyi kim ister?

Bu sebepten… Özgürlük kavramının disiplin kavramını yerle bir etmesi her yerde, her ortamda, özellikle de yatılı okullarda son derece doğaldır.

Bu sebepten… 15 yaşındaki çocukların birdenbire aşık olmaları doğaldır… Aşkı disipline edemezsiniz…

Bu sebepten…. Okuldan ya da yurttan kaçmayı akıl etmek o yaşlarda çok doğaldır. Hayal gücünü disipline edemezsiniz…

Bu sebepten… Akla hayale gelmeyecek fikirlerin yatılı okullarda insanın aklına birdenbire gelmesi çok doğaldır.

Yatılı okulda firar büyük suçtur ama firari olmak –inanın ki- çok doğaldır.

Bir yerde, üstünüze kapatılan kapılar varsa ve çocuksanız, akıl ve ruh sağlınızın bekâsı, hayal gücünüzün performansına ve o kapıların ardındaki dostlarınızla dayanışmanıza bağlıdır…

Bu yazının tam da burasında “sabahlara kadar seviyordum onu” diye lâfa girmem lâzımdı; çünkü yazının tam da burasında “çocukça bir aşk hikâyesi” başlaması gerekirdi…

Bir yurttan kaçış hikâyesi… Bir buluşma…Biraz sakarlık… Çokça salaklık ama yine de tertemiz bir hikâye…

“Seviyordum ki bu önemli mesele” diye lâfa devam edip, bir yatılı okul aşkını enine boyuna anlatmam gerekirdi…

VAKTİ GELDİ

Ama şimdi, yatılı okul denilen dünyanın..

O meşhur…

O hiçbir yere açılmayan..

O üstünde daima koca bir asma kilit bulunan…

O her daim kilitli… Demir yığını yangın merdivenlerini…

Anlatmanın vakti geldi.

2002 yılıydı ve okuldan mezun olmak için artık gün sayıyordum; yanılmıyorsam bir Cumartesi gecesiydi; haftasonu Aydın Fen Lisesi yurdunda kalan öğrencilerin çoğu “evci izni” alarak evlerine gitmişler ve bizler, “evi çok uzakta olan öğrenciler”den birkaçı olarak, o haftasonu yurtta kalmayı tercih etmiştik…

Zaten, üniversiteye giriş sınavı ve mezuniyetimiz de yaklaştığından, biz son sınıf öğrencileri genelde haftasonlarıda yurtta kalmayı tercih ederdik. Ama “evi çok uzaktaki” alt sınıflardan bazı öğrenciler de yurtta kalıyordu o gece…

Saat sabaha karşı 4 falan olsa gerek… Kitap okurken kendime çay yapmak istedim. Baktım; çay kalmamış… Oda arkadaşım Asil ise çoktan uyumuş… Onu uyandırmak da istemedim.

Odadan çıktım; “uyumayan birileri var mıdır acaba?” diyerek, kattaki koridorda yürümeye başladım:

Tam sessizlik. Loş ışık…

DUMAN TAVANI KAPLADI

Herhangi bir odanın kapısının altından sızan bir ışık görseydim eğer, o kapıyı çalacak ve ödünç çay isteyecektim… Birkaç adım daha attım… O da nesi? Kesif bir duman kokusu her yeri sarmış…

Koridordaki ışıkları derhal yaktım… Koridorun tavanı tamamen dumanla kaplanmış… O görüntüyü tam olarak şöyle tarif edebilirim:

Duman tavanda yürüyor…

Korktum.

Herkes uyuyor.

Bense tek başımayım.

Hemen bizim odaya geri döndüm; uyuyan oda arkadaşım Asil’i uyandırdım… “Asil… Yangın var galiba; çabuk kalk” dedim…

Asil, uykudan uyanıp gözlüklerini taktığı gibi yataktan atladı; aniden, masadaki su ısıtıcısını kapıp “Hani nerde?” diye benimle birlikte koridorda koşmaya başladı…

İnsan, şok anlarında, su ısıtıcısındaki suyla bile koca bir yangını söndürmeye koşabiliyor…

Koridorun tavanında yürüyen dumanı takip ede ede, hızlıca dumanın nereden çıktığını anlamaya çalışarak odaların kapılarını koşar adımlarla bir bir kontrol etmeye başladık…

Dumanın çıktığı kapıyı bulduk; kapıyı hemen açtık.

Şöyle bir görüntü düşünün:

Kapıyı açıyorsunuz; önce pis bir duman kümesi üstünüze yürüyor; ardından genzinizi yakan o yoğun dumanın arasından; yerdeki halı kaplamanın da alev alev yandığını ve alevlerin o korkutucu ısısının yüzünüzün orta yerine kadar ulaştığını fark ediyorsunuz…

Yetmiyor; duvardaki boya da yanıyor; oradan çıkan alev, tavanda kavisler yapa yapa daha da büyüyor…

Derhal, avazımız çıktığı kadar “Yangın var” diye bağırmaya başladık; zira yangın alarmı çalışmıyordu…

“Uyanın!”

“Uyanın!”

“Uyanın…”

O sırada, başka odalarda kalan arkadaşlarımız da uyanmaya başlayıp hemen bu alev alev yanan odanın girişine koşuştular; diğer odalardan yanımıza ilk ulaşan, sonraları ODTÜ’de de beraber okumaya devam edeceğim Uğur diye bir arkadaşımdı: Şoktaydık… Çabuk karar almak zorundaydık.

KATIN KAPISI KİLİTLE, GÖREVLİ ORTADA YOK

Birimiz –katta olması gereken ama o gece orada olmayan- yurt belletmenini telefonla aradık… Neden? Çünkü kaldığımız katın kat kapısının anahtarı ondaydı da ondan…

Üst katımız kızlar katıydı… Alt katımızda da öğrencilerin kaldığı bir kat daha vardı.

Yani tam da tüm yurdu sarabilecek bir yangının ortasında, o orta katta duman altıydık… “Üstümüzden kilitli” durumda, ara katta kapana kısılmıştık…

Tıpkı dün gece haber ajanslarına Adana’dan düşen o korkunç yangın haberinde olduğu gibi…

Elbette yangın merdivenine açılan kat kapısı kilitliydi…

Yangın merdiveninin bahçeye açılan kapısı zaten kilitliydi…

O anahtarlarınemanet edildiği kişiyse o saatte elbette ortalarda yoktu…

Biz çocuklar, alev alev yanmakta olano odanın içine saniyelik bir kararla daldık; banyo bölümünün arka-solunda kalanodanın yataklı kısmınadoğru ilerledik; yatakta biri yatıyordu…

Lise 1. sınıf öğrencilerinden F., sırtı alevlere dönük şekilde yatıyordu ve alevler yatağının yanıbaşına kadar ulaşmıştı… Alevler sırtını aydınlatıyordu ama yatağışaşırtıcı biçimde alev almamıştı…

Yanmamaya ve boğulmamaya çalışarak ağzımızı burnumuzu kapata kapata yatağa yaklaştık…

O kadar çok ses çıkarmamıza rağmen F. orada halenöylece uzanıyordu: Onu orada kaybettiğimizi düşünerek, endişeyle sırtına dokundum…

F. aniden uyandı… Benim için inanılmaz bir andı:Yüzümde kocaman bir gülüş…

F.’ninse yüzü dumandan kapkaraydı ve karşılaştığı manzaradan nasıl da ürktüğünü hâlen net biçimde hatırlıyorum…

Onu hızlıca oradan çekip dışarı, koridora çıkardık…

HAYATIMIZDA İLK KEZ…

Hepimiz fena hâlde öksürüyorduk; yanan odadan mucizevi biçimde sağ çıkabilen F. haricinde bizlerin de suratları duman yüzünden kararmaya başlamıştı ve derhal tüm odaları dolaşa dolaşa uyuyan herkesi uyandırarak tüm pencereleri açmaya başladık… Yanan odanın kapısı açılınca, duman her yeri bir anda sarmıştı…

Bir iki saniye içinde, Uğur ve Asil’le birlikte, duvardaki yangın tüplerini söküp –hayatımızda ilk kez- nasıl kullanılacaklarına dair bir fikrimiz de olmadan, deneme/yanılma yöntemiyle o yangın tüplerini kullanmaya başladık… (Evet, daha önce bir kere bile, bize hiçkimse o yangın tüplerini nasıl kullanacağımızı denetmemişti.)

Sarı bir toz (muhtemelen kükürtlü bir karışım) püskürten yangın tüplerini alevlerin üstüne sıktıkça o yanan odadan daha da çok duman çıkmaya başladığımı hatırlıyorum…

Yani, alevi söndürmek iyi bir fikir gibi görünse de bizim için daha da kötüye giden bir ortam yaratıyordu bu durum; çünkü ağır dumanla git gide nefesimiz kesilmeye başlıyordu…

İşte tam da o an, kaçacak bir yerimizin olmadığına kanaat getirdik: O dumanda boğulmamak için kafayı acilen çalıştırmamız gerekiyordu…

Çünkü biliyorduk ki karbonmonoksit zehirlenmesi çok çabuk öldürüyordu…

Ama sabaha karşı 4’te, yangının orta yerinde kilitli olduğumuzu düşündükçe de kafamız bozuluyordu…

Birbirimize bakıyorduk…

Pencerelerden-balkonlardan mı atlasak?

Kapıları mı kırsak?

N’apsak?

ŞEHİRDEKİ TÜM ÜNİFORMALILAR

Diyebilirim ki…

O gece şans bizden yanaydı: Edilen telefonlar da işe yaramış olmalı ki tam da o sırada siren seslerini duymaya başladık…

Derken… Kapılar bir bir açılmaya başladı… İtfaiye erleri… Polisler… Ambulans görevlileri… Okulun bulunduğu mahalledeki insanlar…Bir anda şehirdeki tüm üniformalılar sıra sıra kata doluştu… Bir süreliğine okul bahçesine tahliye edildik…

Duman yavaşyavaş binayı terk etmeye koyuldu…

Yetkililer geldikçe geldi…

İtfaiye erleri “yangın tüpüyle alevleri söndürdüğümüzü” ve bu nedenle de “tutanağa gerek olmadığını” söylediler… (Okulumuz, üniversite giriş sınavlarındaki puan ortalamasında neredeyse her yıl Türkiye birincisi olduğundan, adı medyada asla kötüye çıkmamalıydı; muhtemelen, bir müdür yardımcısı da öyle olması gerektiğini fısıldıyordu, değil mi?)

Ardından gerekli soğutma işlemlerini yaptılar…

F.’ye yangının nasıl çıktığını sorduklarındaysa F. şöyle dedi: “Kitap okuyordum; çok geç olmuştu; ışık gözlerimi yordu; ben de mum yakmıştım… Uyuyakalmışım… Herhalde mum erimiş ya da devrilmiş olmalı…”

Yangının şokunu üstünden henüz atlatamayan 15 yaşındaki F. iseodasında mum yaktığı için ‘yetkililerden’ azar üstüne azar işitiyordu…

Madem hiçkimseyehiçbir bir şey olmamıştı, ortalığı ayağa kaldırmanın ne lüzumu vardı; değil mi?

Çünkü…

Hiçbirimiz pencereden atlamamıştık.

Hiçbirimiz canlı canlı yanmamamıştık.

Hiçbirimiz yok yere dumanla boğulmamıştık..

Hiçbirimiz –bazılarımız uykuda– pis pisine ölmemiştik…

Değil mi?

AT İMZAYI

İşte tam da bu yüzden…O günhepimiz bir şeyi çok iyi öğrenmiştik:

Bu ülkede “yangın merdiveni” demek, bürokrasi için sadece “süs” demekti: Binada yangın merdiveni var mı? Var… At imzayı, denetimden geçmiş olsun.

Yatılı çocuklara gelince…

Onlar içinyangın merdiveni demek, “disiplin” denilen şeyin demire dökülmüş hâlidir. Çünkü“okuldan kaçma ihtimaline karşı”, o yangın merdiveni her daim kilitlidir…

O yangın merdivenine şöyle bir bakarsın; gökyüzüne uzanan bir demir yığınından başka hiçbir şeyi ifade etmeyi bilmezçocuk gözlerin için…

O yangın merdiveni gözüne asla sevimli görünmez çünkü üstündeki o asma kilitle sana daima kafesteki bir kuş olduğunu hatırlatır durur.

Bir gün bir yangın çıkarsa, o kafesten asla çıkamayacağını,ölümün ve demirin olanca soğukluğuyla sana hissettirir…

O çocuk aklınla bunu bilir ama bir yangın olmadan bu duruma itiraz edemezsin.

Çünkü… Kilitsiz kapılar istersen, okuldan firar edeceğini, firar ihtimalini aklında dolaştıran potansiyel bir firari olduğunu zannederler…

 

O okullarda sansür edilmesen dahi otosansürü işte böyle öğrenirsin.

İçinden neler demek geçer ama gelgelelim, daha çocuksundur…

Kafesteki bülbül olmaya böylece razı gelir gönlün.

Yangın merdiveni, dünyada bir tek bu ülkede, çocukları yangından kurtarmak için hürriyete açılacakları yerde, çocukları ve aydınları yangına hapsetmek için onların üstlerine kilitlenirler…

Bu yüzden…

Bu ülke daimi bir yangın yeridir.

Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek” kitabındaki “bülbülü öldürmek” teması, nasıl ki kitap boyunca tekrar eden ve masum olanın ölümüne işaret eden bir tür “leitmotif”se, kilitli yangın merdivenleri de bu ülke için “bülbülü öldürmek” adına dikilmiş demirden anıtlar gibidir…

“GERİYE GERÇEKLER KALIR”

Yangın olmuş, çocuklar ölmüş…

Şimdi çıkıp anlamsız ve donuk gözlerle boşboş konuşuyorlar…

Yok müdürmüş, yok valiymiş, yok belediye başkanıymış, yok bakanmış…

Ne diyordu Atticus, “Bülbülü Öldürmek”te?

“Sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır.”

2002 yılının o Cumartesi gecesi, kafesteki kuş bendim; ben o gece ölebilirdim ama yatılması gereken saatte yatmadığım için kafesten son anda kurtuldum, buradayım, yazıyorum:

Dün gece…

Bülbülü değil…

Bülbüllerimizi öldürdüler.

Uyanın…”

Ozan Önen – twitter.com/ozanonen

Odatv.com