Paranın sevgi üzerindeki iktidarı

Bence kapitalizmi en iyi açıklayabilecek cümlelerden birisi de budur: paranın sevgi üzerindeki iktidarı. Kapitalizm, paranın sevgi üzerindeki iktidarıdır.

Kapitalizm, toplumu “nitelikliler” ve “niteliksizler” olarak ikiye ayırır. Özellikle Post Fordizm’den sonra bu ayrım iyice keskinleșmiștir. “Kaybedenler”, yani toplumun büyük çoğunluğu, rahatlıkla geçinemeyecekleri az bir maașla istemedikleri ișlerde çalıșırlar. Bazen bir iș yetmez, geçinebilmeleri için birkaç iș birden yapmak zorundadırlar. Bu sistemde, őzünde “kazanan azınlık” da mutlu değildir. Yapılan birçok araștırma, zengin veya ünlü birçok insanın kendilerini mutlu hissedemediklerini, depresyon yașadıklarını ortaya koymuștur. Sistemin bu seçilmiș kișileri, ayrıca uyușturucu ve alkol kullanmakta; bőylelikle yașadıkları sahte hayatın getirdiği depresyonun üstesinden gelmeye çalıșmaktadırlar. Tatminsizlik, hoșnutsuzluk, mutsuzluk kapitalist sistemde “kazananlar” içinde yaygındır, bu insaların çoğu gerçek așk ve sevgiyi gerçekten hissedemez, her ay yeniden evlenir ya da eș değiștirirler bu yüzden. Bazen șehvetin peșinden gider “swing partileri’nde eș değiștirirler. Ayrıca ABD’de her yerde kadın vücutlarını pazarlayan striptiz barlar ve swing kulüpleri vardır. Özellikle kapitalizmin ileri biçiminin yașandığı ABD’de bu swing partileri çok yaygındır. Kapitalizmin çarkları arasında sıkıșmıș birey bőylece  kendisini iyice sistemin dibine vurur; ya da en azından mutluymuș gőrüntüsü verirler dıșarıya. İște para, iktidar ve șehvet hırsının insanı getireceği tek bir nokta vardır: sevgisizlik, mutsuzluk ve ağır depresyon…

Neoliberalizm insanı mekanik bir bőceğe dőnüștürür

Mevcut dünya ekonomisini niteleyen süreçlerden en bașat olanı finans olup, neoliberalizm ve küreselleşme finansın bir ifadesidir. Kapitalizmin egemen olduğu bir ülkeyi bir at yarıșı pistine benzetebiliriz. İnsanlar birer yarıș atıdır bu sistemde, birbirleriyle yarıștırılırlar. Ama gerçekte ne atlar, ne de jokeyler eșit koșullar altındadırlar. İnsanlar para, iktidar, güç elde etmek ve sisteme daha fazla hizmet vermek uğruna okulda, ișyerinde ve hayatın diğer alanlarında birbirlerini çiğneyerek, ezerek yarıșırlar; sistem onlara bőyle őğretmiștir.

Bu durum, Kafka’nın edebiyat dünyasında devrim yapan ünlü őyküsü “Metamorfoz (Dőnüșüm)”un kahramanı Gregor Samsa’nın durumuna benzer. Samsa, bir sabah uyandığında kendisini bir bőcek olarak bulur. Neoliberalizm de insanı mekanik bir bőceğe dőnüștürür. Bu mekanik bőcek para, iktidar, șehvet ve bazen de madde bağımlılığı ile beslenir; beslendikçe kendisini tükettiğinin farkına varmaz.

Kapitalizmden őnce de insanda para, iktidar ve șehvet hırsı vardı. Bu sınıfsız, sőmürüsüz, hiyerarșisiz bir topluma kadar bőyle sürecektir. Ancak kapitalizm bunu bir yașam biçimine dőnüștürmüș, toplumun büyük çoğunluğunu bőylece biçimlendirmiștir.

Yabancılașma sevgiyi őldürüyor

Yıllar őnce, İsviçre’nin Lozan kentindeyken, arkadașım Deniz bana orada yașayan Türkiyeli bir adamı gősterdi ve onun őyküsünü anlattı. Bu adam, hayatında bir kafetarya ya da restoranda kahve içmemiș. Belediye otobüsüne para vermez, ne kadar uzak olursa olsun gideceği yere yürürmüș. Yemeden içmeden para biriktirirmiș. Ve sonunda bu parayı çevresindeki insanlara borç vererek tefeciliğe bașlamıș. Öykünün sonunu bilmiyorum. Muhtemelen adam őlmüștür. Ya çocukları ya da akrabaları onun  yemeden içmeden, yașamadan biriktirdiği paraları har vurup harman savurmuștur. Adam, gerçekte biraz daha iyi koșullarda yașayabilecekken, belki sevgiyi çoğaltabilecekken  para için yașamayı ve onun için őlmeyi tercih ediyor.

Yine Deniz’in bir İsviçreli arkadașının ona anlattığı bir olayı nakletmek istiyorum. İsviçreli kız, bir haftasonu annesinin evinde kalmak ister. Kendi evini tașımaktadır ve kalacağı yer yoktur. Annesini arar ve sorar: “Anne bu haftasonu senin evinde kalabilir miyim?” Anne, kızına kısa bir yanıt verir: “Hayır.” Bunun üzerine İsviçreli kız, Deniz’i arar ve ondan aynı talepte bulunur.

Eğer bir toplumda anne bile ihtiyacı olduğunda kızına yardım etmiyorsa, o toplumda ne sevgi, ne așk ne de diğer duygulara yer vardır. Kapitalizmin ileri biçiminin  yașandığı toplumların birçoğunda durum budur ne yazık ki.

2013 yılının sonlarına doğru, Hollanda’nın Rotterdam şehrinde bir evde, bir kadının ölüsü bulundu. 10 yıl önce ölmüş kadın. Yetmiş dört yaşında öldüğü tahmin edilen kadının tam on yıldır, ne kapısını çalan olmuş, ne de, bir tane olan evladı uğramış eve. Elektriği, suyu, kirası bankaya gelen aylığından kesildiği için, bir alacaklısı olsun gelmemiş kapıya. On yıl boyunca binlerce insan geçmiş o kapının önünden. O gün doğan çocuklar on yaşına basmış, on kez bahar gelmiş memlekete, 10×365 gün fırına ekmek almaya gitmiş komşuları. Bazıları taşınmış, yenileri gelmiş yerine ama kimse merak etmemiş o evin kapısının arkasında neler olduğunu, o kapının neden bir gün olsun açılmadığını. Hiç kimse ilgilenmemiş böyle basit bir detay ile. Herkes kendi işine gücüne bakmış. Sokağa su boruları döşeyen inşaatçıların o eve girmeleri gerekmeseydi eğer, birkaç yıl daha fark edilmeyecekti belki de kadının ölüsü. Mahalleli ne koku duymuş ne de bir börtü böcek görmüş ortalıkta. (Gőlbașı: 2015)

Bu olay, bize ileri kapitalist toplumlarda yașanan yabancılașmanın ne kadar ileri boyutlarda olduğunu ve sevgiyi őldürdüğünü açıkça gősteriyor.

Sosyolog Juliet Schor, “The Overworked American” adlı kitabında Amerikalıların yüzde otuzunun her gün stres yaşadıklarını, haftada birkaç kez ise yüksek oranda strese maruz kaldıklarını belirtiyor. Schor, Amerikalıların genelde őlene kadar çalıştıklarını bu durumun da kalp hastalığı, gastrit, depresyon, yorgunluk, hipertansiyon ve başka hastalıklara neden olduğunun altını da çiziyor.  (Schor: 1993) Bu yüzde otuzun içinde “winners” yani “kazananlar” da vardır.

Kapitalizmin “doğal seleksiyonu:” güçlü olan hayatta kalır

Daha okulda bașlatılır bu yarıș, iktidar, para hırsı insanlara așılanır, “bașarılı” olmak zorundasındır. Ailen, okulun, sistem herkes senden “bașarı” bekler. Aynı Charles Darwin’in “doğal seleksiyon” teorisinde olduğu gibi kapitalist sistemde “bașarılı” olanlar seçilir, “güçlü olan” hayatta kalır. Yeterince “güçlü olmayanlar” sistem için “yașayan őlülerden” den bașka bir șey değildir. Daha fakülteyi bitirmeden, bu acımasız doğal seleksiyonda hayatta kalıp “bașarılı olanlara” kapitalist șirket temsilcileri iș teklif ederler.

Büyük çoğunluk ise “bașarısız” olmaya mahkûmdur ve kendilerinin istedikleri değil, sistemin onlara sundukları ișlere razı olurlar. Çocuklar sınavlarla dolu bir dünyada yarıș atına dőndürüldükten sonra, yine sınıf ya da okul bașkanlığı, őğrenci temsilciliği vb… gibi yőntemlerle iktidarı ve birbirlerinin üzerinde tahakküm kurmayı őğrenirler. Sonra televizyon programlarından yarıșmayı (Yemek yapma yarıșması, bilgi yarıșması, en iyi ses yarıșması, idol, biri bizi gőzetliyor…) őğrenirler. Kadın, kapitalist dünyada plâstik, mükemmel bir șehvet imgesi olarak sunulur. Çizgi filmlerde ise, masallarda her zaman iyi ve kőtü yarıștılır ve her zaman “iyi” olan kazanır. “İyi” olanlar “krallar, prensler, kraliçeler, prenseslerdir”. Çünkü onlar iktidar  ve para sahibidirler. Yine her zaman kőtülere karșı savașır ve kazanırlar. Sistemin ideal insanlarıdır. Fizik ve mental olarak kusursuz olarak sunulurlar.

Jean Baudrillard’a göre ise bu simulakrum, orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan birşeyin kopyasını anlatan bir terimdir. Çünkü masallardaki prensler ve prensesler gerçek değildir. (Baudrillard, 2003: 58)

Sevmeyi bilmeyen mekanik bőcekleriz

Kapitalist sistem,  gőrünüște bir fırsat eșitliği sunar insanlara. Sahte bir “Amerikan rüyasıdır” ha bu. Sık sık “zengin olan” hatta “bașkan olabilen” yoksulların hikâyesi őrnek olarak insanlara sunulur. Mesaj șudur: “Sen de sistemin doğal seleksiyonunda hayatta kalıp, bașarılı olursan zengin ve ünlü olursun, bașarı kazanırsın.” Oysa gerçekte fırsat eşitliği olmayan insanlar, yani elmalarla armutlar birbirleriyle yarıștırılmıștır ve “bașarı” őykülerine sahip insanların sayısı yüzde 1 bile değildir. Aynı koșullarda eğitim gőrmeyen, aynı ekonomik koșullara sahip olmayan insanlar arasındaki bu yarıșın kazananları őnceden bellidir. Bu sistem gerçekte eșitsizlikler üzerine kurulmuștur.

Kapitalist sistemde, sevginin, așkın ve insani duyguların yeri olamaz. Bunlar alınıp satılan șeylerdir sistemde, herșeyin bir fiyatı vardır. Önemli olan bu sistemde para ve iktidar sahibi olmaktır. Eğer iktidara sahip değilsen, iktidara tabi olursun denildiği gibi.

“Toplumumuz sürekli herkesin yeterince çalıştığında başarılı olacağını iddia ediyor; öte yandan ayrıcalığı destekliyor ve gerilmiş ve yorgun vatandaşlarına daha fazla baskı uyguluyor. Gittikçe artan sayıda insan başarısız oluyor, aşağılanıyor, suçluluk duygusu ve utanç hissediyor. Bize daima artık hayatımızı şekillendirmede eskisinden çok daha özgür olduğumuz söyleniyor, oysa “başarıya giden yollardan” başka seçim yapmakta özgür olduğumuz alanlar çok kısıtlı. Bu nedenle başarısız olanlar, sosyal güvenlik sistemimizi sömüren “kaybedenler” veya “beleşçiler” olarak görülüyor.” (Verhaeghe, 2014)  

“Kazananlar” ve “kaybedenler” sistemi

Kapitalist sistem, kazananlar ve kaybedenler yaratır. “Winner (kazanan)” ve “loser (kaybeden)” sistemidir bu. Kapitalist sistem, “kazanan” küçük azınlığın, kaybeden büyük azınlık üzerindeki iktidarıdır aynı zamanda. Ayrıca, kapitalizmin yarıș sistemi insanlar arasında hasetlik, kıskançlık ve daha bașka olumsuzlukları tetikliyor ve ilișkilerin, dostlukların sahteleșmesine, kırılmasına yol açıyor. Bir çeșit Makyavelist davranıș biçimi olușuyor: “Amaca giden yolda herșey mübahtır” anlayıșı insanlarda içselleșiyor. Bu hayat biçimi içerisinde sevgiye elbette yer yok. Bu sistemde her geçen gün “kaybedenlerin” sayısı artıyor. Marx ve Engels’in așağıda belirttikleri gibi doğal ve insani nitelikler bozuluyor ve karıștırılıyor. Bőylece insani nitelikler, ilișkiler de kőkünden sarsılıyor, biçim değiștiriyor ve birey dünyaya kendi őz çıkarları açısından bakıyor.

“Varolan ve etkin değer kavramı olarak para, herșeyi bozduğu ve karıștırdığı için, herșeyin genel bozucusu ve karıștırıcısıdır -dünyayı tepe taklak edendir- doğal ve insani bütün niteliklerin bozucusu ve karıștırıcısıdır.” (Marx-Engels,1995: 111)

İnsandaki hırs, daha çok paraya sahip olma arzusu onun hayatını da tüketir ve kiși hayatını mutlu olmak amacıyla değil de, daha çok para kazanma amacıyla yașar. Bu noktada gerçekten yașanmıș bir olayı őrnek vermek istiyorum.

Kuzenim Sinan’ın bundan yıllar őnce İstanbul Üsküdar’da bir perde dükkânı vardı. Sinan’ın bizzat yașadığı ve bana aktardığı olay, nasıl paranın esiri olduğumuzu ve sistem tarafından daha fazla kazanmak üzere șartlandırıldığımızı iyi anlatıyor. Sinan’ın dükkânının olduğu mahallede esnaf, orada bulunan birkaç ağacın bakımını yaptırmayı kendi aralarında kararlaștırmıșlar. Bu amaçla bu iși üstlenebilecek birisini ararken, mahallenin en zenginlerinden apartmanları, dükkânları olan bir adam onlara; “Ben yaparım bu iși.” demiș. Diğer esnaflar, “Ya olur mu sen hem yașlısın, hem de çok zenginsin” derken, adam onları dinlememiș ve yanına birkaç alet alarak zorlukla ağaca tırmanmıș. Dalları budayayım derken ağaçtan düșmüș ve őlmüș.

Yapılan bir araștırmaya gőre, 50 milyon dolara sahip olan bir kiși, kendisini güvende hissetmek için 100 milyon dolara sahip olmak istediğini sőylüyor. 100 milyon dolara sahip olan ise kendisini güvende hissetmek için daha fazla paraya sahip olmak istiyor. Sonuç olarak sistemin insanlara dayattığı daha fazla para hırsının bir sonu yok.

Avrupa’da çőp tenekelerini karıștırarak yașayan, ama devletten yardım almayı reddeden evsizler var. Bu insanlar, sisteme karșı oldukları için alabilecekleri halde, devletten sosyal yardım almayı reddediyorlar, daha doğrusu devleti tanımıyorlar birey olarak. İște az sayıdaki bu insanlar, gerçekten kendisini őzgürleștirmiș ve sistemle bağını koparmıș, saygı gőrmeyi hakeden insanlardır.

Eric Fromm’a gore ise, bu konuda atılacak ilk adım sevmenin de tıpkı yaşamak gibi bir sanat olduğunu kabul etmektir; müzik, resim, marangozluk, doktorluk, mühendislik gibi başka herhangi bir sanatı öğrenmek için ne yapıyorsak sevmeyi öğrenebilmek için de aynı şeyleri yapmamız gerekir. Herhangi bir sanatın öğrenilmesinde atılması gereken adımlar nelerdir? Bir sanatı öğrenme yolu kolayca ikiye ayrılabilir: Bunlardan biri kuramın iyice kavranması, öbürü uygulamanın başarılmasıdır. Doktorluk sanatını öğrenmek istersem, önce insan vücudunu iyice tanımam, çeşitli hastalıkları bilmem gerekir. Acaba bu tutum, para ve ün getiren şeylerin öğrenilmeye değer sayılmasından, “yalnız” ruhu zenginleştiren ama çağımızın ölçülerine göre kâr getirmez bir şey olan sevginin, uğrunda çok şey harcayamayacağımız bir “lüks” sayılmasından mı kaynaklanmaktadır? Fromm: 1996, Birinci Bőlüm: Sevmek Bir Sanat mıdır?)

Sőylemek istediğim tam da aslında Fromm’un saptadığı noktaydı. İnsanlar maddi, para ve ün getiren sanatlar için, zamanlarını ve paralarını harcıyorlar, çünkü o sanatı őğrendikten sonra, bu paranın ve belki ünün fazlasıyla geri dőneceğini düșünüyorlar. Ama kendi içlerine inmekten kaçınıyorlar ve sevginin basit, kendilerinin çok iyi bildikleri bir șey olduğu yanılsamasını yașıyorlar. Aslında ne sevmeyi ne de sevilmeyi biliyoruz ve bunu őğrenmeyi de reddediyoruz. Çünkü kendisine yabancılașmıș, kibirli mekanik bőcekleriz.

“Sevgisiz bir dünya ıșıksız bir fenere benzer

Sistem insanı kendisine yabancılaștırır. Yabancılașan insan, ne kendisinin, ne sevdiğinin, ne de yașadığının farkındadır. Bir makine gibi varlığını hissetmeden rutin bir biçimde yașar.

Marx ise bunu şöyle anlatır: “İnsanı insan olarak düşünün; onun evrenle olan ilişkileri de insanca olsun; o zaman sevgiye karşılık sevgi, güvene karşılık güven, vb. bulursunuz. Eğer sanattan zevk almak istiyorsanız, sanattan anlayacak biçimde yetişmeniz gerekir; öbür insanları etkilemek istiyorsanız, onlar üzerinde gerçekten uyarıcı, geliştirici bir etki yaratabilecek durumda olmalısınız. İnsanlarla ve doğayla olan ilişkilerinizde istencinizin nesnelleşmiş biçimi olan gerçek bireysel yaşamınız ortaya çıkmalıdır. Sevgi uyandırmadan seviyorsanız, başka deyişle, sevginiz o durumuyla sevgi yaratmıyorsa, yaşamınızı seven bir kişi olarak ortaya koyup da sevilen bir kişi olamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir.” (Marx, 1953:300-351)

Evlilikler bile kapitalist sistemde, sevgi, așk üzerine değil, maddi çıkarlar üzerine kuruludur. Birçok evlilikte çiftler evlenmeden őnce, boșanma durumunda sahip oldukları malların nasıl paylașılması gerektiğine yőnelik kontrat imzalarlar. Bu kontratlarda sevgi, așk… üzerine maddeler yoktur, yalnızca para maddeleri yer alır.

Erdal Atabek, bir yazısında șunları dile getiriyor: “Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk. Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz. Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık. Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.” (Atabek: 2014)

Atabek’in bu  yazdıklarına katılıyorum. Ama bundan sorumlu olan yalnızca bireyin kendisi değildir. Asıl sorumlu, insandaki para hırsını kőrükleyen, sevgiyi, așkı alınır satılır bir meta olarak gőren, diğerinin üzerinde iktidar kurmayı insanlarda yașam biçimi haline getiren sistemlerdir.

Goethe șőyle diyor “Genç Werther’in Acıları” bașlıklı yapıtında: “Wilhelm, sevgisiz bir dünyanın yüreğimiz için ne anlamı olabilir? Ișıksız bir oyuncak fenerden farksızdır! Feneri yakar yakmaz beyaz duvarın üzerinde rengârenk imgeler olușur.” (Goethe, 1995: 42)

Para, iktidar ve șehvet hırsının olmayacağı toplum, sınıfsız, sőmürüsüz ve hiyerarșisiz toplum olacaktır.

Erol Anar