Savaşı Bizzat Yaşayan Tarihçi Michael Attaleiates’in Gözünden: Malazgirt Meydan Muharebesi

Malazgirt Meydan Muharebesi denince hemen herkesin aklına ilk olarak ”Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır.” cümlesi gelir. Peki ya bu önemli savaşta neler yaşandı? Geli,n bir de olanları savaşı bizzat yaşamış ve orada yaşanan her şeyi günü gününe kaydetmiş olan tarihçi Michael Attaleiates’in gözünden seyredelim.

ancak başlamadan önce yanlış bilinen, bazısı da külliyen uydurma olan bir takım noktalara biraz değinmem gerekiyor. malazgirt savaşı konusundaki en büyük yanlışlardan biri, malazgirt’te kazanılan zaferin anadolu’nun kapılarını türklere açmış olduğudur. malazgirt’ten önce anadolu ve rumeli’de çeşitli dinlere mensup türk boyları yaşamaktaydı. hem türk soyundan olan gayrımüslim uz ve peçenekler bizans ordusunda paralı askerlik yapıyordu, hem de türkler anadolu’nun içlerine kadar gidip ta kayseri’ye, niksar’a kadar akınlar düzenliyordu. anadolu’da bir varlıkları, üsleri olmasa o kadar içerilere akınlar yapmaları lojistik bakımdan mümkün olamazdı (haritayı açıp bakalım bu noktada. malazgirt nire, niksar, kayseri nire…)

diğer bir yanlış, ya da daha münasip bir tabirle islamcı/şovenist uydurması ise, alparslan ve akıncılarının yaradana sığınıp anadolu’yu fethetmek için hücum yaptığı efsanesi. oysa alparslan başta hiç savaşmak istemiyor, barış anlaşması yapmak için diogenes’e elçiler yolluyor. savaşa girmemek için alabildiğine uğraşıyor, hatta bizans’ın lehine olacak bir anlaşma teklif ediyor, ancak diogenes bir türlü barış anlaşmasına yanaşmıyor. bir ara tam kabul edecek gibi oluyor ama üzerindeki muazzam politik baskılardan dolayı son anda vazgeçiyor. ayrıyeten alparslan’ın asıl niyeti büyük zenginlik barındıran suriye ile mısır’ı zaptetmek ve kendisine rakip olan fatımi hanedanını ortadan kaldırmak, bizans imparatorluğu ile bir husumeti yok. ki alparslan savaşı kazandıktan sonra bizans’tan toprak ve vergi talebinde bile bulunmuyor.

yine başka bir yanlış, türklerle bizans’ın kanlı bıçaklı düşman olduğu. orası da öyle değil, malazgirt’ten sonra türkler anadolu’ya iyice yerleşip devlet kuruyor, ama arada sırada bizans sarayındakilerle politik olarak işbirliği yapıyorlar, bizanslıların lejyoner isyanlarını bastırmasına yardım ediyorlar hatta destek için asker bile yolluyorlar, konstantinopolis’te taht kavgasına girişen sülaleler arasında işlerine gelenin tarafını tutarak müdahil oluyorlar. düşmandan ziyade müttefik ilişkisi var aralarında. öyle ‘tu kaka kahpe bizans, pis kefereler’ değil yani olay. detaylar için (bkz: #46893615)

bunlara ek olarak, savaşın bizans tarafından kaybedilmesinin nedenlerine dair ortada bir sürü yalan yanlış şehir efsaneleri var. bir takım at gözlüklü şovenist tarihçiler, bizans ordusunda lejyoner olarak bulunan türk boylarından uz ve peçeneklerin taraf değiştirip türklerin tarafına geçmesi -ki bunların ne oranlarda taraf değiştirdiği son derece tartışmalıdır- ve diogenes’in turan taktiğini yemesini öne sürüyor, kürtçüler ise savaşın kürtlerin yardımıyla kazanıldığını iddia ediyor, ki bunlar hiç öyle değil, alakası bile yok.

son olarak da, türk-islam sentezcisi şovenist tayfa alparslan’ın bizans ordusunu yokettiğini, tamamen dağıttığını iddia eder ki bu da külliyen yalan. bizans ordusunun çok küçük bir kısmı tarumar ediliyor, asıl büyük kısmına bir şey olmuyor, sağ salim başkente dönüyorlar.

şunu da söylemezsem olmaz: attaleiates’in historia’sı başta olmak üzere, bizans kronikleri düşman tarafının gözünden yazılmış olmasına rağmen, hem malazgirt’i hem de ondan önceki seferleri son derece objektif bir şekilde, gayet detaylı olarak aktarır. bizim şovenistler ve türk-islam sentezcileri bizanslılara bir sürü bok atıp diogenes’i itin götüne sokar ve bütün olayları aslı astarı olmayan şehir efsaneleriyle bezeyerek anlatır, ama attaleiates yeri geldiğinde sezar’ın hakkını sezar’a veriyor, alparslan’ın liderliğini ve gösterdiği yüce gönüllülüğü alabildiğine methediyor, yenilgiden sonra ‘pis barbar türkler’ edebiyatı yapmak yerine bizans tarafının yaptığı hataları, hıyanetleri en ağır şekilde eleştiriyor. ‘pis gavurlar’, ‘melun kefereler’ edebiyatı yapan bizim tarihçilerin sığlığından ve hamasetinden fevkalade utandım bunu okurken. olaya bilimsel yaklaşan yeni nesil tarihçileri elbette ki tenzih ederim.

11mrq1s4  Savaşı Bizzat Yaşayan Tarihçi Michael Attaleiates'in Gözünden: Malazgirt Meydan Muharebesi 11mrQ1s4

sene 1071, günlerden 13 mart. bizans imparatoru, türkçe kaynaklarda romen diyojen olarak bilinen 4. romanos diogenes, türklerin eline geçmiş olan malazgirt ve chliat (günümüzde ahlat) kalelerini geri alıp imparatorluğun sınırlarını kurtarmak için sefere çıkmıştır. gemiyle boğaz’ı geçerken, alacalı bir güvercin imparatoru taşıyan gemiye doğru uçar ve gelip imparatorun ellerine konuverir. gemide bulunanlar bu tuhaf olay karşısında şaşırır kalır. diogenes kuşu imparatoriçeye yollar. gemide bulunanlardan kimileri kuşun o şekilde gelip de imparatorun eline konmasını şansa, kimileri de -muhtemelen alacalı renginden dolayı- uğursuzluğa yorar. imparatoriçe ise imparatorla aralarında evli çiftlere mahsus bir takım gerginlik ve tartışmalar olduğundan gelenekleri hiçe saymış ve kocasını uğurlamaya gelmemiştir. ancak sonunda diogenes’e duyduğu sevgi üstün gelir ve ertesi gün boğaz’ı geçerek imparatoru uğurlama törenine katılır. kocasını sağ olarak son kez gördüğünden haberi yoktur tabii.

imparator diogenes doğu’ya sefere çıktıklarında, daha önce her zaman ordusuyla konakladığı liman yerine, önceden imparatorluk çadırını yolladığı helenopolis’e gider (burada attaleiates helenopolis’in dandik bir şehir olduğundan bahsediyor ve diogenes’i burada konaklamayı seçtiği için laflar sokarak eleştiriyor.) limana vardıklarında imparatorluk çadırının direği kırılır ve çadır çöküverir. imparatorun yanındakiler -kroniklerin yazarı attaleiates başta omak üzere- bunun hayra alamet olmadığını düşünür.

diogenes ve ordusu, doğu’ya doğru ilerlemeye devam eder ve anatolikon eyaleti topraklarında (günümüzde orta anadolu’ya denk geliyor) kamp kurarlar. imparator, kimsenin anlam veremediği bir hareket yaparak, herkesin çadırlarını kurduğu nehir kıyısındaki ferah düzlükler yerine gidip sarp kayalıklar arasında yeralan metruk bir köyde kalmaya karar verir. (not: diogenes bundan önceki seferde de, bu seferde de zaman zaman kimsenin anlam veremediği dengesiz davranışlar sergiliyor. malazgirt seferi sırasında daha başka tuhaf ve dengesiz davranışları da var. ya üzerindeki büyük baskılardan dolayı kafayı çizmiş, ya da bir tahtası eksik izlenimi edindim şahsen.)

burada, yolda başlarına gelen uğursuz olaylardan çok daha beteri vuku bulur ve gece aniden bir yangın çıkıp bütün binaları kül eder. imparator ve yanında kalanlar canlarını kurtarırlar kurtarmasına, ancak diogenes’in kıymetli savaş atlarının hepsi yanarak telef olur, en kıymetli silahları ve savaş gereçlerinin olduğu eşya arabaları da kül olur gider. bunlar, sade bir hayat yaşayan ve neredeyse bütün zamanını seferlerde, savaş meydanlarında geçiren imparatorun en kıymetli dünyevi varlıklarıdır. bu uğursuz olayın anlamı ise ne yazık ki pek yakında ortaya çıkacaktır. (burada da parantez açayım, her ne kadar kaynaklardan teyid edemesem de, bu yangın işinin doukas sülalesi tarafından tezgahlanan bir sabotaj olduğunu tahmin ediyorum. savaşta yaptıkları hıyanetleri de dikkate alırsak, yangının doukas sabotajı olması gayet muhtemel görünüyor.)

doğuya doğru ilerleyen ordu caesaria (günümüzde kayseri) havalisine gelir ve buğday tarlalarının olduğu kırsalda birkaç günlüğüne mola verirler. ancak imparator ortalığın yabancı paralı askerler tarafından fütursuzca yağma edildiğini gördüğünde bu fena halde kanına dokunur. yağmanın büyüğünü yapan alman lejyonerlere çok sert bir şekilde saldırır ve birkaçını oracıkta haklar. ancak bu itaatsiz güruhun hizaya gelmeye hiç niyeti yoktur ve öğle vakti atlarına binip isyan bayraklarını açmak üzere imparatorun çadırına doğru sürerler. bu hareket üzerine kampta bağrışmalar yükselir ve isyan teşebbüsünü herkes duyar. diogenes ise hazırlıklıdır, atına atlar ve asilerin karşısına savaş formasyonundaki orduyla dikiliverir (karizmanın kitabını yazmak diye buna deniyor sanırım…) asilerin boyun eğmek ve imparatorun otoritesini kabul etmekten başka bir opsiyonu kalmamıştır. diogenes, o zamana kadar en yakınında, bodyguard olarak yer almış olan asi alman lejyonerleri ordunun en arkasına sürmek şeklinde bir cezayı yeterli görür ve yola devam eder. (attaleiates bunu da eleştiriyor, asilerin bu kadar hafif bir cezayla yırtmasını içine sindirememiş anlaşıldığı kadarıyla.)

ordu sebasteia’yı (günümüzde sivas) geçmiş ve koloneia eyaletine giden iki yolun ağzı olan kavşağa gelmiştir. diogenes bunlardan soldakini seçer ve çok geçmeden karşılarına sayısız insan cesedi çıkar. bir önceki yıl burada manuel komnenos’un ordusu türklerle savaşmış ve ağır bir hezimete uğramıştır. bu feci görüntü askerlerin moralini bozar. ilerlemeye devam eden ordu, türklerin akınları sonucu mahvolan theodosioupolis (günümüzde erzurum) civarında tekrar mola verir. bu noktada imparator, herkesin 2 aylık erzak tedarik etmesini, bundan sonra geçecekleri yerlerde insan yerleşimi olmadığını, yol üzerindeki her yerin türklerin akınları sonucu tamamen harabe haline gelmiş olduğunu söyler. herkes emri yerine getirip erzakları temin ettikten sonra bir grup uz lejyoner ve ileride imparatorluğun başını çok ağrıtacak olanroussel de bailleul komutasındaki frank lejyonerleri köyleri dolaşıp milleti ekinleri hasat etmesinler diye tembihlemek üzere yollar. kaleyi kuşattıklarında o ekinler erzak olarak lazım olacaktır. kendisi de orduyla birlikte malazgirt’e doğru ilerlemeye devam eder.

diogenes’in planı önce malazgirt’i alıp kaleye garnizon yerleştirmek, daha sonra da çok uzak mesafede olmayan ahlat’ı zaptetmektir. malazgirt’teki türk kuvvetlerinin kendi ordusuna direnemeyecek kadar zayıf olduğunu kestiren imparator, ordusunu ikiye böler ve sayıca üstün olan kısma en tecrübeli, en seçmece askerleri katıp general trachaneiates’in komutasına verir. kendine ayırdığı kısımda ise daha önceki savaşlarda tehlikeden uzak kısımlarda kalmış, doğru düzgün savaş tecrübesi olmayan askerler vardır. o sırada, ahlat tarafına erzak ayarlamaya giden uz ve frank lejyonerler imparatora mesaj yollayıp büyük bir türk ordusunun ilerlemekte olduğunu rapor eder. diogenes, trachaneiates komutasındaki kuvvetleri gidip oradaki lejyonerlere yardım etsinler ve tarlalardaki ekinlere göz kulak olsunlar diye ahlat tarafına yollar. malazgirt’te işler yolunda gitmez ve karşısına beklediğinden daha üstün bir düşman kuvveti çıkarsa ahlat tarafına yolladığı orduyu mesaj yollayıp anında geri çağırabileceğini hesaplamıştır. üstelik ortalığı kolaçan eden casuslar, türk sultanının bir an önce yurduna dönmek için acele ettiğini rapor etmiştir. (not: attaleiates bu noktada yenilgiyi diogenes’in orduyu o şekilde ikiye bölmesine bağlayanların cehaletine verip veriştiriyor. orada, o koşullar altında bunun aslında mantıklı bir karar olduğunu ve kendisine de hiç ters gelmediğini belirtiyor. bundan önceki seferlerde, imparatorun danışmanlarından biri olarak gidişatı kötü etkileyeceğini düşündüğü, mantıksız işler yapılacak olursa alabildiğine karşı çıkıp imparatora mantık yolunu göstermiş.

masa başında oturup ahkam kesen cahiller diye laf soktuğu kişilerden biri, çok büyük ihtimalle imparator diogenes’i ne yaptığını bilmemekle itham eden saray tarihçisi michael psellos. diogenes’e ölümüne husumet besleyen doukas sülalesi’ne yakın olan psellos, kendi tarih kitabında diogenes’e çok ağır ithamlarda bulunur ve onu ne yaptığını bilmemekle itham ederek alabildiğine saydırır. psellos sarayda oturup doukas hanedanı’na dalkavukluk etmekte iken, attaleiates bizzat cephede bulunmuş, imparatorun yanı başında yeralıp danışmanlığını yapmış ve hem o uzun ve çetin yolculuğu, hem kamp hayatını, hem de savaşı en ufak detayına kadar bizzat görgü tanığı olarak kaleme almıştır. bu yüzden de sarayda bir eli yağda bir eli balda takılıp doukas’ların tarafında durarak ahkam kesen psellos’un değil, diogenes’i çok sevmesine rağmen saçmaladığında hiç gözünün yaşına bakmayıp -zaman zaman da bizzat yüzüne karşı- gayet sert bir şekilde eleştirmekten geri durmayan attaleiates’in yazdıklarına itibar etmek elzemdir.)

malazgirt’e yaklaştıklarında imparator her zamanki gibi müstahkem kamp kurulup kazıklı çitle çevrilmiş siper kazılmasını emreder. askerler kampa yerleşince yanına seçmece bir birlik alıp kuşatma kulelerini yerleştirmek ve saldırıyı başlatmak için en uygun yeri aramaya gider. şehirde düşmanlar (yani türkler) savaş çığlıkları atarak kılıçlarını savurmakta ve aralarında tarihçi attaleiates’in de bulunduğu bizanslılara ok atmaktadır. kalkan duvarı arkasından kale surlarının etrafında tur atan imparator kampa geri döner.

hazırlıklar bitince ermeni piyadeler kalenin etrafındaki surlara saldırır ve günbatımına doğru ani bir atakla kaleyi ele geçirirler. imparator kaleyi bir günde zaptettikleri için çok sevinçlidir. kısa bir süre sonra düşman tarafından elçiler gelip merhamet diler, canlarının bağışlanması ve mallarına el konulmaması için ricada bulunur ve kaleyi imparatora hemen teslim edeceklerini söylerler. imparator elçilerin isteklerini kabul eder ve hediyeler vererek onurlandırır, yanlarına da kaleyi teslim almak üzere bir subay katar. ancak kalede bulunan türkler, gecenin geç saatinde düşman tarafının kendilerine zarar vereceğinden korktuklarını beyan ederek bizans garnizonunun kaleye girmesini istemezler. bu davranış yaptıkları anlaşmayı hiçe saydıklarını göstermektedir. bunun üzerine imparator savaş borularını öttürüp bütün askerleriyle kale duvarlarına hücum eder. türkler bu ani saldırı karşısında afallar ve bahaneler üretmeye başlar, güvenliklerinin sağlanması için daha sağlam teminatlar istediklerini dile getirir ve bu teminatları aldıktan sonra da imparatora diz çöküp bütün mallarını mülklerini yanlarına alır ve şehri terk ederler. ancak bunu yaparken elleri de boş değildir, hepsinin belinde kılıç vardır. bir çoğu da o sırada üzerinde zırh olmayan imparatorun yanına kadar silah kuşanmış vaziyette gelir.

gerisini attaleiates’in ağzından dinleyelim: ‘ben de oradaydım ve imparatorun bu pervasız, insafsız, cani adamların ortasına zırhsız girmesi naifliğini hiç tasvip etmedim. orada imparatorun adalet konusundaki şevkini vurgulayan bir şey daha vuku buldu, lakin bu da aslında ifrata kaçan ve müteaddid olmayan bir ceza idi. askerlerden biri bir türk’ün eşeğini çalmakla suçlanıyordu ve bağlanmış halde -işlediği suça göre çok büyük bir ceza verecek olan- imparatorun huzuruna getirildi. imparator, o askere çaldığı malı ederini ödeyerek tazmin etme cezası vermek yerine burnunun kesilmesini emretti. asker yalvardıkça yalvardı, bütün malını mülkünü vermeyi teklif etti ve yüce meryem ana ikonunu çıkararak onun şefaatini diledi. ama imparator o kutsal ikona rağmen hiç merhamet göstermedi. imparatorun ve bütün ordunun gözü önünde, ikonu havaya kaldırmış olduğu halde biçarenin burnunu bağırta bağırta kesiverdiler. o anda bu iş bana çok uğursuz göründü ve üzerimize tanrıdan çok büyük bir azap geleceğini hissettim.’ (not: bizans kültüründe, mahkemelerde kutsal ikon çıkarıp isa mesih, meryem ana invokasyonu yapmak bayağı büyük bir olaydı, müslümanların çok büyük yeminler etmesine benzetebiliriz bir nevi. bu eylemi, okuduğum bizans kroniklerinden anladığım kadarıyla ya masumiyetinden çok emin olan ya da yürekten tövbekar olan sanıklar yapıyordu ve mahkemede büyük bir drama etkisi yaratıp yargıçların iki kez düşünmesine neden oluyordu.)

cohyhoea  Savaşı Bizzat Yaşayan Tarihçi Michael Attaleiates'in Gözünden: Malazgirt Meydan Muharebesi cohyHOEA

diogenes kolaylıkla ele geçirmiş olduğu şehre bizans garnizonu yerleştirir ve başına bir general koyar. kampa döndüğünde övgü dolu ilahiler, tezahüratlar ve zafer çığlıklarıyla karşılanır. ertesi gün kaleyi yazılı anlaşmalarla sağlama almayı ve içindekilere erzak temin edip vakit kaybetmeden ahlat’a doğru yola çıkmayı planlamaktadır. ancak çok zaman geçmeden, kırsalda türklerin erzak bulmaya giden askerleri ve hizmetkarları taciz ettiğine dair raporlar gelmeye başlar. raporların ardı arkası kesilmeyince imparator türk sultanının subaylarından birinin yanında küçük bir birlikle etrafta dolanıp bulduğu bizans askerlerini taciz etmeye giriştiğini düşünür. türkleri püskürtmek için general nikephoros bryennius’u yeterli gördüğü bir kuvvetle kırsala yollar.

bryennius’un askerleri ve türkler küçük gruplar halinde çatışmaya girer. türkler uzaktan ok atarak bizans askerlerinin bir çoğunu yaralamakta, kimisini de öldürmektedir. attaleiates’in yazdığına göre bu türkler o ana kadar savaşmış oldukları diğer türklerden çok daha cesurdur ve gözüpek saldırılar yapıp arada göğüs göğüse yakın dövüşe bile girmektedirler. sonunda korkuya kapılan general, imparatora ulak yollayıp takviye ister. ancak işin vehametinden habersiz olan diogenes, general nikephoros’u korkaklıkla suçlar ve takviye yollamayı reddeder. (ah romanos ah…)

bunun yerine orduyu toplar ve geleneklerin aksine, çok sert ve haşin bir lisan kullanarak savaştan bahseder. o arada ordu rahibi gelenek üzerine incil’den ayetler okuyacağını bildirir. ordudaki birçok kişi, okunan ayetlerin savaşın sonucunu belirleyeceğine kalpten inanmaktadır. rahip incil’den şu ayetleri okur: ‘size söylediğim sözü hatırlayın: ‘köle efendisinden üstün değildir. bana zulmettilerse, size de zulmedecekler. benim sözüme uydularsa, sizinkine de uyacaklar. bütün bunları size benim adımdan ötürü yapacaklar. çünkü beni göndereni tanımıyorlar. evet, öyle bir saat geliyor ki, sizi öldüren herkes tanrı’ya hizmet ettiğini sanacak.’ bu ayetleri duyan ve bir işaret bekleyen herkes, ayetlerin geleceği şaşmaz bir şekilde öngördüğüne inanır büyük bir endişeye gark olur.

savaş kızışmaya başladıkça imparator theodosioupolis (erzurum) dükü basilekes’i de bazı yerli askerlerle birlikte yollar, çünkü diğerleri trachaneiotes ile ahlat’a gitmiştir. basilekes bryennos’un yanına varır ve bir süre hafif çatışmalara katılır. askerler onun arkasında gelmeyi kabul edince kendilerine bizzat önderlik edeceğine söz verir ve saldırıyı hemen başlatır. türkler arkalarını döner, basilekes arkalarından kovalar. general bryennios da askerlerin çoğuyla birlikte kovalamacaya katılır, ancak bir süre sonra adamlarına dizginlere asılıp geri dönme işaretini verir. ancak basilekes’in bundan haberi yoktur ve uzun bir mesafe boyu deli gibi türkleri kovalamaya devam eder. düşman kampına vardıklarında basilekes’in atı vurulur ve kendisi de zırhının ağırlığı yüzünden yere yıkılıverir. türkler hemen basilekes’in etrafını sarar ve sağ olarak esir alırlar.

bunun haberi imparator ve orduya ulaşınca korku ve tehlike beklentisi romalıları manen çökertir. bir yandan da yaralılar sedyelerle getirilmekte ve acı içinde inlemektedirler. imparator ordunun geri kalanını alıp neler olduğuna bakmaya ve çatışma dibine kadar gelirse de savaşmaya mecbur kalmıştır artık.

attaleiates’in gözünden devam edelim:

imparator akşama kadar yüksek tepelerde durdu, ama düşman kuvvetlerine dair hiç bir işaret göremedi, çünkü türkler doğaları gereği fenadır ve hilekarlık konusunda da ustadırlar; bütün başarılarını hile ve sahte geri çekilmelerle elde ederler (not: büyük ihtimalle yalandan geri çekilip düşmanı hilal içine alma şeklindeki turan taktiğini kastediyor.)

imparator tam güneş gökyüzünü terk ederken kampa geri döndü. o lahza, sanki ex machina gibi, türkler ortalığa dökülüverdi ve kampın dışındakilerle teçhizat satan iskitlere şiddetle saldırdılar. (not: gayrımüslim türkler olan uz ve peçeneklere galat-ı meşhur olarak iskit diyorlardı) anlaşılmaz ulumalarla ve oklar atarak atlarını iskitlerin etrafında sürdüler ve bunları dehşete düşürüp sıkıştırarak etrafı kazıkla çevrilmiş sipere sığınmaya mecbur bıraktılar. hepsi birbiri ardına yığıldı ve siperin girişine sıkıştı, böylece içeridekiler arasında muazzam bir karmaşa hasıl oldu, çünkü millet bunun geniş çaplı bir saldırı olduğunu ve kampın bütün teçhizatlarla birlikte düşmanın ele geçeceğini düşünüyordu. gece aysızdı ve kimin kaçıp kimin kovaladığını, kimin hangi tarafta olduğunu bilemiyordun. üstüne üstlük iskit lejyonerler sima olarak her bakımdan türklere benziyordu, bu da o geceki vaziyeti çok daha karmaşık hale getirmişti.

o anda ortalığa muazzam bir korku hakim oldu; felaket söylentileri, anlaşılmaz çığlıklar ve manasız bağrışmalar vardı, tam bir karmaşa tablosuydu ve tehlike her yerdeydi. ölüm bile o anda şahit olduklarımızdan evla idi. böyle bir şeyi görmemek büyük bir şans sayılırdı, bu felaket manzarayı görmek zorunda kalmayanlar talihli addedilirdi. lakin romalılar böylesine güç bir durumda kalmasına rağmen düşman kampa girmemişti, çünkü vaktin o an elverişli olmadığını idrak edecek kadar izan sahibi idiler. ama yine de geri çekilmeyip bütün gece roma kampının dışarısında çığlıklar atarak atlarını sürüp ok ve diğer şeyler attılar, dört bir yandan muazzam ve korkutucu gürültüler çıkardılar, öyle ki herkes bütün geceyi gözleri faltaşı gibi açık ve uykusuz geçirdi. tehlike kılıcını çekmiş ve bize doğrultmuşken kim uyuyabilirdi ki?

türkler ertesi gün de kampın etrafında atlarını dörtnala sürüp bizanslıları savaşmak için tahrik etmeye devam eder, üstüne yakınlardaki bir nehrin kontrolünü de ele geçirir ve bizans ordusunu susuz bırakırlar. o arada tamis isimli peçenek kumandanın emrindeki lejyoner alayı (kimi kaynaklara göre 1000 kişi kadar, attaleiates sayı belirtmiyor) türklerin tarafına geçer ve bu da bizans ordusunda büyük bir endişe yaratır. uz ve peçenekler türk asıllı olduklarından yaşam tarzları da türklere benzemektedir, hepsinin düşman tarafına geçeceği korkusu ordunun iyice moralini bozar. gündüz aydınlığından yararlanan bizanslı piyadeler, okları yayları kuşanıp kampı taciz eden türklere saldırır ve kampın etrafından bunları uzaklaştırırlar.

imparator da bir an önce çatışmayı kesin bir sonuca vardırmak ve türklere kampın hemen önünde girişmek istemektedir ancak çatışmaya girmek için ahlat’a yolladığı, kendi elindeki ordudan daha büyük olan ve ön saflarda savaş tecrübesine sahip askerlerden oluşan kuvvetlerin geri dönmesini beklemektedir. bu yüzden de savaşı erteler, ama sonunda bunların önüne büyük bir engel çıktığını düşünüp ertesi gün elindeki askerlerle savaşa girmeye karar verir. bir yandan da ahlat’takilerin en geç ertesi gün varacağını umut etmektedir, lakin bunların başındaki rezil generalin, düşmanın imparatora saldırdığını duyar duymaz büyük bir korkaklık örneği sergileyerek bütün o orduyu alıp mezopomya üzerinden bizans topraklarına kaçtığından haberi yoktur. (kimi kaynaklara göre ahlat’taki kuvvetlerin başındaki general doukas hanedanının adamıdır ve yannis doukas‘tan aldığı emre riayet ederek fırsatı yakaladığı anda romanos’u ortada dımdızlak bırakmak üzere kaçmıştır.) attaleiates ‘korkak herif ne efendisini, ne de görevini umursamıştı.’ diye bahseder bundan.

ertesi gün imparator çadırında oturup savaştan önce son hazırlıkları yapmaktadır. attaleiates imparatorun yanına varıp ordudaki türk asıllı uz-peçenek lejyonerlerin üzerindeki şüpheleri kaldırmak için bunları yemin ettirerek kendine bağlamasını tavsiye eder. romanos bu tavsiyeyi dinler ve attaleiates’i bu işin icrasıyla görevlendirir. atteleiates bunlara kendi gelenekleri üzerine imparatora sadakat yemini ettirir ve bu taktik işe yarar, kendisinin belirttiğine göre savaş sırasında bir tanesi bile düşman tarafına geçmez.

askerler saflar oluşturup savaş düzenine geçmekte iken alparslan’ın elçileri gelir ve sultanın barış anlaşması yapmak istediğini bildirirler. imparator elçileri kabul eder ve diplomatik geleneklere göre onlarla konuşur ancak attaleiates’in belirttiğine göre hiç de dostça davranmaz. ancak haçını çıkarır ve güvenle geri dönüp sultanın cevabını iletebilsinler diye elçilere verir. imparatorun haçını gösterirlerse yolda bir güçlükle karşılaşmadan geri gelebileceklerdir. romanos bu ani gelişme karşısında çok sevinmiştir. sultanın askerlerini geri çekeceğini ve sultanla barış anlaşması konusunda konuşacağını düşünmektedir. ancak farkında olmadan, haçını vererek zaferi düşmanın eline teslim etmiştir. (ortodoks inancına göre imparatorun kutsal haçı zafer sembolü imiş ve bunu düşmanın eline vermek uğursuzluk işareti sayılıyormuş.)

attaleaites imparatorun bu davranışının çok büyük hata olduğunu belirtiyor ve şöyle yazıyor: ‘her şey savaş için hazır olduğu bir vakitte böyle bir zafer sembolünü düşmanın eline vermemeliydi. bundan sonra yazacaklarımız başımıza gelen korkunç şanssızlıklar, aşırı utanç ve romalıların başına gelen acı felaket dolayısıyla daha az dayanılabilir hale geliyor.’

elçiler sultanın cevabını getirmeden, imparatorun kurmayları barış teklifinin samimi olmadığını ve aldatmacadan ibaret olduğunu beyan edip barış anlaşması teklifini reddetmesi konusunda ısrar ederler. sultanın ordusu daha zayıf olduğu için korktuğunu ve diğer güçlerinin gelip katılması için beklemekte olduğunu, barış anlaşması teklifinin zaman kazanmak için bir düzmece olarak kullandığını söylerler. imparator onları dinler ve savaşmaya ikna olur.

26 ağustos 1071’de, türkler barış pazarlığı yapmak isterken imparator savaş borularını çaldırır ve tam bir mantıksızlık örneği sergileyerek savaşa girer. bunun haberi düşmana ulaştığında şaşırıp kalırlar. çabuk toparlanan türkler savaşmayan tedarikçi, hizmetkar gibi kişileri arka taraflara yollar ve silahlarını kuşanıp harp nizamına girerler, ancak düzenli ve disiplinli bir şekilde ilerleyen bizans birliklerini görünce savaşa yanaşmayıp arkalara doğru kaçarlar. imparator bütün gücüyle akşama kadar üstlerine gelir. karşısındaki düşmanın savaşa yanaşmadığını gördüğünde, elinde az sayıda asker olduğundan arkada kampa göz kulak olacak asker bırakmadığını ve kamptan da çok fazla uzaklaştıklarını farkeder. askerler de bütün gün süren kovalamacadan yorgun düşmüş olduğu için bu kedi fare oyununa son vermeye karar verir. bir yandan da düşmanın arkadan dolanıp kampa saldıracağından ve her şeyi yağmalayacaklarından korkmaktadır, ayrıyeten kovalamacayı daha fazla uzatırsa gece karanlığı çöktüğünde düşmanın kaçmayı bırakarak üzerlerine ok yağdıracağını düşünür. bu sebeplerden dolayı, askerlerin kampa geri dönmesi sinyali olarak imparatorluk sancağının tersine döndürülmesini emreder. (yani turan taktiğini yemez, tam zamanında uyanıp geri dönme emrini verir.)

ancak ordunun ana kısmından uzak olan tecrübesiz askerler, imparatorluk sancağının ters çevrildiğini görünce imparatorun şehit düştüğünü ve yenilgiye uğrdıklarını sanırlar. tabii bu söylentiyi yayan elebaşı, romanos’u arkadan hançerlemek için fırsat kollayan kanlı bıçaklı düşmanı yannis doukas‘ın oğlu andronikos doukas’tan başkası değildir. imparator, konstantinopolis’te oturup kendisine karşı entrika çeviremesin diye andronikos’u malazgirt seferinde kumandan olarak yanında getirmiştir. entrikalarla işi olmayan ve sadece vatan kurtarma derdinde olan romanos, kaybedilen toprakları müslüman türklerden geri almak için yapılan bir savaşın tam ortasında andronikos’un hıyanet edeceğine ihtimal vermemiştir, çünkü andronikos’un orada kendisine hıyanet etmesi, düşmanın eline imparatorluk topraklarını altın tepside sunmak olacaktır. doukas sülalesinin bu kadar ileri gidebileceğine imparatorun görmüş geçirmiş kurmayları dahil kimse ihtimal vermemiştir. gel gör ki vatan millet ve imparatorluğun selameti doukas sülalesi’nin umurunda bile değildir, sülalenin reisi yannis doukas’ın bütün derdi romanos’u saf dışı edip tahtı ele geçirmektir. oğlu andronikos da babası gibi kaypak herifin teki olduğundan, savaş meydanını türklere teslim etme pahasına imparatora ihanet etmekte beis görmemiştir. (al sana game of thrones… lannister’lara o kadar saydırdık ama adamlar en azından krallığın bekasını düşünüyordu. doukas’lar ise mallığın kitabını yazmış monşer…)

andronikos kendi adamlarını derhal etrafına toplar -romanos kalbinin temizliği sonucu andronikos’a arka kanattaki rezerve kuvvetlerin komutasını vermiştir- ve bütün o rezerve kanadını alıp kampa doğru dörtnala kaçar. bir yandan da romanos vuruldu, yenildik, geri çekiliyoruz diye bağırmaktadır. bunların yakınında bulunan askerler arasında söylenti orman yangını gibi yayılır ve hepsi birden savaş meydanını terkedip kaçmaya girişirler. romanos ordunun kaçtığını gördüğünde kendi etrafındaki adamlarla vaziyet alır ve geri çekilen askerleri durdurmaya çalışır, ancak kimse ona kulak vermez.

tepelerde mevzilenmiş olan selçuklular bizans ordusunun başına gelen bu talihsizliği görür ve sultana geri çekilmeyi bırakıp saldırmasını söylerler. alparslan hemen geri döner ve darmadağın olan bizans ordusuna var gücüyle hücum eder. romanos ise etrafında kalan az sayıdaki askere pes etmeyip savaşmaya devam etmelerini söyler. kaçmayıp orada kalanların bir kısmı da imparatora ölümüne sadık olan viking savaşçıları varangian guard birliğidir. kampa kaçmış olan birlikler ise müstahkem siperin dışına varmış ve hepsi birden anlaşılmaz bir şekilde bağırıp çağırmakta, herkes düzensiz bir şekilde koşturmaktadır, ne olup bittiğini kimse bilmemektedir. kimileri imparatorun geride kalan ufak bir birlikle direnmeye devam ettiğini iddia eder, kimileri de şehit düştüğünü ya da esir alındığını söyler. kimileri bizanslıların zafer kazandığını bile söylemekte, her kafadan bir ses çıkmaktadır. romanos’un hemşehrileri olan kapadokyalılar da gruplar halinde savaş meydanından kaçmaya başlar. (michael attaleiates, bu noktada bunların kaçmasına engel olmak için uğraştığını ima etmekte.)

imparatorluk süvarilerinin birçoğu atlarıyla beraber kampa varır, attaleiates ve diğerleri bunlara ne olduğunu sorar ancak süvariler imparatoru görmemiştir. kaçabilen herkes kaçmış, türkler kaçanları kovalayıp kimini öldürmüş, kimini atlarının ayakları altında ezmiştir. attaleiates bu korkunç kaos ortamını adeta ağıt yakarcasına şöyle anlatıyor: ‘bu felaket derecede iç karartıcı bir görüntü idi, ağıdın ve matemin de ötesindeydi. bütün imparatorluk ordusunun, insanlıktan uzak ve acımasız barbarlara yenilip kaçmasından, imparatorun, kumandanların ve askerlerinin çadırlarının bunlar tarafından ele geçirilmesinden, bütün roma devletinin alabora olmasından ve koca imparatorluğun bir anda çökebileceğini bilmekten daha acınası ne olabilirdi ki?’

diğer kaynaklara göre (skylitzes continuatus, zonaras, bryennios) ise yenilginin detayları şöyledir:

romanos tamamen kitaba uygun bir stratejik planlama yapmıştır: kendisi varangian guard’larla birlikte merkeze kumanda ederken (daha sonra romanos’un yerine tahta çıkan sümsük ergen 7. michael’a isyan bayrağını açacak olan) general nikephoros bryennios sol kanada, theodore alyates ise sağ kanada kumanda etmektedir. her iki kanadın yardımcı kuvvetleri peçenek ve uz hafif süvarilerden oluşmaktadır. andronikos doukas komutasındaki rezerve birikleri de ana ordunun hemen arkasından gelmektedir.

selçuklu ordusu bizanslıların önünde büyük bir hilal nizamını alır. alparslan da savaş meydanına hakim bir tepeden ordusuna kumanda etmektedir. romanos yavaş bir ilerlemeyle harekatı başlatır. selçuklular ok atarak vur kaç yapar ama çatışmaya girmez, iki taraf da kesin bir avantaj elde etmeden ilerler. akşama doğru romanos kovalamacadan bıkar ve kampa doğru düzenli bir geri çekilme hareketi başlatır. bunlar geri çekilirken selçuklular bizans ordusunun kanatlarına hücuma geçer, özellikle de sağ kanada saldırdıklarında karmaşa oluşur. bir taraftan da kampa geri dönmeyi yenilgi sonucu geri çekilme şeklinde yanlış yorumlama sonucu kargaşa çıkınca bizans ordusunun sağ kanadı kaos içinde çöker. bu noktada andronikos doukas komutasındaki rezerve birliklerin yardıma gelip ortalığı toparlaması gerekirken yenilgi söylentileri yayarak savaş meydanından kaçarlar, bu da ortalığın iyice karışıp ordunun dağılmasına neden olur. nikephoros bryennius komutasındaki sol kanat düşmanı yararak düzgün bir şekilde geri çekilmeyi başarır, ancak bunlar da merkezin durumuna bakamadıklarından koordinasyon bozulur ve imparatorun bulunduğu merkez birliklerden koparlar.

bundan sonrası ise attaleiates’in aktardığına göre şu şekilde gelişir: türkler romanos ve az sayıdaki askerlerinin etrafını sarmıştır ancak onu kolay kolay ele geçiremezler, ne de olsa imparator bir çok savaş görmüş tecrübeli bir savaşçı ve generaldir. atı oklarla vurulup yerden savaşmak zorunda kaldığı halde saatlerce direnir ve düşmanın bir çoğunu öldürür, uzun bir süre de yanına kimseyi yaklaştırmaz, ama saatlerce kılıç sallamaktan yorgun düşer ve sonunda eline bir kılıç darbesi alıp yaralanınca teslim olmak zorunda kalarak esir edilir. o gece sağ kalan diğerleriyle birlikte utanç ve acı içinde yerde yatar, sıkıntılı düşüncelerinin ve gördüğü elim manzaraların yarattığı sayısız ızdırap dalgaları dört bir yandan üzerine üzerine gelir.

(bu kısmı oradaki duyguyu verebilecek şekilde çevirmeyi beceremediğimi düşündüğüm için orijinal metni de koyuyorum ki ingilizcesi olanlar nasıl trajik bir manzara olduğunu görsün: ‘he vigorously defended himself against his attackers and killed many of them, but in the end he was wounded on his hand by a sword. toward dusk he tired, surrendered, and -o to suffer such a thing!- was taken prisoner. that night he lay down on the ground like all the others in shame and agony, buffeted on all sides by the myriad waves of misery that were sent by his troubled thoughts and the grievous sights that he beheld’)

ertesi günü sultana imparatorun esir edildiğini söylediklerinde hem çok sevinir, hem de bunun doğru olduğuna bir türlü inanamayıp şüphe eder. koskoca roma imparatorunun yenilip bir de esir düşmesi doğru olamayacak kadar büyük bir hadisedir. attaleaites burada şöyle diyor: ‘türkler, insanın hataya düşebileceğinin farkındalığı ile zafere sağduyulu bir şekilde tepki verdi, öyle ki ne insanların işler yolunda gittiğinde yaptığı üzere yüksek sesle böbürleniyor, ne de bu işi kendi güçlerine atfediyorlardı; tam tersine bütün olan biteni kendi güçlerini çok aşan bir başarı olarak tanrıya atfettiler.’

imparator, sultanın karşısına alelade bir asker kıyafetiyle getirildiğinde sultan halen onun kimliğinden emin değildir ve ispat arar. diğer esirlerden ve daha önce yolladığı elçilerden karşısındakinin gerçekten de imparator olduğunu öğrendiğinde hemen ayağa kalkar ve romanos’u kucaklar. ‘korkma, ey imparator, her şeyden ziyade fiziki bir zarar görmeyeceğine emin ol, bunun yerine yüksek makamına yaraşır bir şekilde ağırlanacaksın. talihin aniden dönüp de vaziyeti tersine çevireceğine inanmayan büyük aptallık etmiş olur’ der. (alparslan hem tevazu göstermiş hem de karizma combosu yapmış burada, ki her babayiğidin harcı değildir)

ve alparslan romanos’a bir çadır kurulup emrine hizmetkarlar verilmesini buyurur, daha sonra da kendi masasında yemeğe davet eder ve masanın bir kenarına değil de eşit makama sahip biri olarak kendi yanına oturtur. böylece alparslan romanos’u her gün iki kez ziyaret eder, onunla sohbet edip teselli sözleri ve hayatın iniş çıkışlarına dair vecizelerle moralini düzeltir. romanos sekiz gün boyunca alparslan’a misafir olarak sohbetini ve yemeğini paylaşır, ve bütün bu süre boyunca da sultan en ufak bir kırıcı söz bile söylemediği gibi savaşta yaptığı hataları da yüzüne vurmaktan imtina eder. (türk kaynaklarında ise öyle palavralar sıkmışlar ki, akıllara zarar. alparslan’ın romanos’u ne gürzle dövdüğü kalmış, ne yerlerde süründürüp zincirlere vurduğu. bizans kronikçilerinin tamamı alparslan’ı büyük tevazu ve asalet timsali bir hükümdar olarak tasvir ederken, bizimkiler de kibir ve kompleksten kafayı tozutmuş tam bir barbar olarak gösteriyor. ölür müsün, öldürür müsün?)

attaleiates şöyle anlatıyor: ‘böylece tanrının iradesinin adil ve şaşmaz olduğu görüldü, sadece diğerleri değil, esir düşen imparator da sultanın zafere layık olduğu fikrine vardı. türklerin (hristiyanlar gibi) düşmanını sevmek üzerine bir kanunu olmasa da, (alparslan) farkında olmadan bu ilahi kanunu erdemli yaradılışı ile icra etmiş oldu. ne de olsa her şeyi gören göz, kudreti mağrurlardan ziyade tevazu sahibi ve merhametli olanlara bahşeder, aziz paul’un dediği gibi tanrı taraf tutmaz.’

sohbetlerinden birinde sultan imparatora ‘ben senin eline düşmüş olsam bana ne yapardın?’ diye sorar. romanos, hiç ikiyüzlülük etmeden ve sahte iltifatlar yapmaya teşebbüs etmeden şu cevabı verir: ‘bilesin ki sana çok büyük işkence ederdim.’ alparslan bunun üzerine ‘ama ben senin sertlik ve haşinliğini taklit etmeyeceğim.’ der ve büyüklüğünü göstermiş olur. (bu diyalog aşağı yukarı bütün yabancı kaynaklarda böyle geçiyor ama yerli kaynaklarda bir sürü abartılarla bezemişler.)

ikisi günleri böyle sohbet muhabbetle geçirir ve barış anlaşması yaparlar, ayrıca çocuklarını evlendirerek akraba olma kararı alırlar. (burada bir parantez açayım: yerli kaynaklarda romanos kızını alparslan’ın oğluna verdi diye geçiyor ancak romanos’un kızı yok, üç oğlu ve eşi evdokya’nın müteveffa 10. konstantin’le ilk evliliğinden olan üvey kızları var. alparslan’ın kızı olup olmadığını bilmiyorum, bütün kaynaklar oğullarını saymış ama kızı olup olmadığına dair bir bilgi bulamadım. tahmin yürütürsem romanos üvey kızlardan birini söz verdi.)

imparatorun verebildiği tek güvence kuvvetli bir tokalaşma olur ve ayrılır, sultan sarılıp bir sürü iltifat ederek romanos’u memleketine geri yollar. ayrıca savaştan sağ kalan bizanslı esirleri de serbest bırakıp yanına katar, kendi adamlarından da eşlik etmeleri için bir grubu yollar.

bu arada savaştan kaçmış olan bizanslıların bazıları malazgirt kalesine ulaşmış ve oraya sığınmıştır, ama romanos geri gelince hepsi çil yavrusu gibi dağılıp kaçarlar. bazıları düşmanın eline geçip zarar görür ama geri kalanları kendi memleketlerine geri dönmeyi başarır. (yüzleri yoktu tabii karşısına çıkmaya. kaçtıklarına göre kesin savaş meydanını terk eden askerlerdi bunlar.) imparator theodosioupolis (erzurum) kentine türk esvabı giymiş halde varır ve orada hürmetle karşılanır. elinin iyileşmesi ve kendini toparlayıp güç kazanmak için burada bir süre kalır. malazgirt destanı da burada biter… (romanos için maalesef mutlu sonla bitmiyor tabii. bunun game of thrones’a beş basan bir de devamı var, istek gelirse yazarım bilahare.)

edit: daphne aria sağolsun ek bilgi aktardı, romanos’un orduyu o sapa ve zahmetli yollardan geçirmesinin sebebi dengesizliğinden ziyade açık alanda atlı akıncı baskınına uğramaktan kaçınmakmış. manuel komnenos önceki yıl sefere gittiğinde, açık alanda yapılan gece saldırısında ordusunun büyük kısmını kaybetmiş olduğundan romanos da bundan ders çıkarıp bu yolu seçmiş yani.

mesaj üzerine karışıklık giderici ek bilgi: buradaki manuel komnenos, imparator alexios komnenos’un abisi olan, (bkz: erbasgan/@kase) entrysinde bahsettiğim eleman. ondan yüz yıl kadar sonra imparator olan diğer manuel komnenos’un büyük büyük büyük amcası yani.

kaynaklar: the history, michael attaleiates