“Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir…” Amerikalı bir senatöre ait söz.

“Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir…”  Amerikalı bir senatöre ait söz.

Dünya kamuoyu ne zaman ki bir gündeme kilitlenir, benim aklıma hep bu söz gelir. Bir fotoğraf, bir görüntü, gözlerimizin önüne doğaçlama ya da bir kurguyla getirilir ve biz o fotoğrafa bakarken ve görüntüyü izlerken bir başka gerçeklik arka planda hayata geçer.

Hep böyle olmuştur.

Önümde dört fotoğraf duruyor. dördünün de birbiriyle bütünsellik taşımasının tek nedeni, on yıllardır Ortadoğu’da sürdürülen emperyalist tahakküm savaşının mağdur gerçekliği.
Birincisi, hatırlarsınız Irak körfez savaşında, Peter Gabriel’in tüylerimizi diken diken eden müziği eşliğinde körfeze yayılan petrole bulanmış karabatak’ın görüntüsü.

İkincisi yine Irak savaşında, Halepçe’de Saddam’ın siyanürlü gazla katlettiği Iraklı Kürt bir annenin çocuğuyla birlikte öldüğü Ramazan Öztürk’ün fotoğrafladığı bir enstantane.
Üçüncü görüntü henüz belleğimizden silinmeyen, Suriye’deki savaştan kaçanların denizin dalgalarına yenik düşmesi sonucu kıyıya vuran Alyan bebeğin cesedi.

Dördüncü görüntü, önceki gün Halep’te bombalanan evlerinin enkazından çıkarılan ve ambulansta kanlar içinde sessiz bir şekilde oturan Ümran çocuğun görüntüsü. Ambulansın turuncu koltuğunda sessizce etrafına bakan ve kafasındaki kanı eliyle koltuğa silmeye çalışan Ümran… Yalnız, şaşkın, masum içinde bulunduğu duruma bir anlam veremeyen, insanlığa gönderilmiş hazin iki bakış.

Evet, insanlık inanılmaz bir bedel ödüyor, gerçeklik duygusunu yitirmiş olmanın acısını bana göre henüz tatmadık. Ne zaman ki insan gerçekliğimiz birer planlar dizisi olmaktan çıkıp bir sekans olarak önümüze gelmeye başlar, o zaman dramatikliğimiz başlayacak demektir.

Vakit henüz geç değil, zaman bu noktaya henüz gelmeden yapabileceğimiz bir şey var.

Tarkovski şöyle der;
“Hayal gücünüzü elinizden geldiğinizce zorlayın; çünkü oyuncu biziz.”

Osman Günay – Kaynak: https://www.facebook.com