Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu

Üst üste istiflenmiş, tüm sayfaları sıralı, numaralı ve içi hınca hınç formül ve eğrilerle dolu resim defterleri, 2,5 numara sivri açılmış kalemle; çizgili, uzun, sarı bloknotlara elle yazılmış makaleler…

İçinde matematik, kimya, fizik; hepsi bir arada, birbirine yardımcı… Buraya kadar her şey iyi ama bir sorun var. Kimyacılar matematikten, fizikçiler kimyadan, matematikçiler kimyadan yani aslında hiçbiri diğerinin işinden anlamıyor. Farklı disiplinleri bir araya getiren, kimsenin aklına gelmeyen bilimsel kuramlar geliştirmiş ama kime neyi nasıl anlatacak? Masasının başında oturmuş, işte bunu düşünüyor Oktay Sinanoğlu.

turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu8  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu8

İsminin önündeki titrler, ömrü boyunca gazetelerin, meslektaşlarının düzdüğü methiyeler onun umrunda değil. Tek derdi “anlatmak”! İstersen dünyanın en önemli problemini çöz, anlatamazsan bir hiçsin çünkü. İşte 80 yıllık ömrü boyunca onca bilimsel kuramın yanında dil üzerine çalışıp “Türkçe eğitim!” diye diretmesinin sebebi bu.

“Benim saha kafa işi; kuramsal, matematiksel fizik, kimya, bilimin edebiyatı gibi bir şey. Şimdi bir şeyi yaratıyorsun, yeni bir sistem getiriyorsun, yeni bir açıdan bakıp o işleri çözüyorsun. Roman yazmaktan öte, genel olarak güzel sanatlara benziyor.” Oktay Sinanoğlu

Amerika Birleşik Devletleri’nin orta batı eyaletlerinden biri olan Mizzuri’de sonsuza uzanan mısır tarlalarının ortasında bir üniversite şehri, Kolombiya. Tarih 1953, Ekim ayının sonu. Saat geceyarısını geçeli çok olmuş. Adet olduğu üzere ceketinin yakasına Atatürk rozeti takılmış, takım elbiseli 18 yaşında bir çocuk/genç… Elinde ileride en heyecanlı maceralarına eşlik edecek olan eski, siyah bir bavul, cebinde 20 dolar ve iç cebine annesinin diktiği bir adet 5 liralık altınla bir otelin resepsiyonunda durmuş, derdini anlatmaya çalışıyor. Geride bıraktığı 36 saatlik uçak ve otobüs yolculuğuna rağmen kendine güvenli ve dimdik duruyor. Henüz jet motorlarının sivil havacılığa girmediği, uçakların kıtalar arası yolculuk yapabilmek için belli noktalarda inip yakıt ikmali yapmak zorunda olduğu zamanlar. Aksilik bu ya otelde yer yok, şehirde başka otel de yok. Neyse ki, birkaç saatliğine lobideki koltuklardan birine kıvrılmasına izin veriyor karşılama görevlisi…

turk  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk 1 1

Ertesi gün Kimya Mühendisliği Bölümü’ne kayıt olmak için geldiği Mizzuri Üniversitesinden gelip alıyorlar onu. Kayıt işlemleri tamamlanıyor fakat dersler çoktan başlamış, hatta vize dönemi gelmiş çatmış. İlk girdiği ders matematik. Hoca sınav defterlerini dağıtıyor ama “Sen yeni geldin, bu sınava girmene gerek yok” diyor, o ise kulağında hala uğuldayan uçak motorunun sesinden kendi sesini duyamaz halde “Hayır, gireceğim” diyor. Sınav sonucu tüm okulu şoke ediyor: 100. Bir sonraki sınav kimya dersinden, sonuç yine aynı. Uzun yıllar sonra hayatını konu eden bir kitap için bu anıyı anlatırken bizzat tabir ettiği şekliyle “okul birbirine giriyor” ve doğrudan 3. sınıf derslerine girmeye başlıyor.

turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu9  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu91935, Şubat ayının sonu. Güney İtalya’nın liman kentlerinden biri olan Bari’de Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu görevini yürütmekte olan Nüzhet Haşim Sinanoğlu ve ikinci eşi Rüveyde Karacebey Sinanoğlu’nun ilk çocukları Oktay Sinanoğlu dünyaya gelir. Bir yıl sonra da kız kardeşi Esin aileye katılır. Nüzhet Haşim Sinanoğlu edebiyata tutkun bir diplomattır. İtalyanca, Latince ve Fransızca dillerine hakim, İtalyan Rönesans Edebiyatı konusunda uzman, Grek ve Romen Mitolojisi, Latin Edebiyatı Antolojisi kitaplarının yazarı, Türk Devlet Tiyatrosunca sonraki yıllarda defalarca sahnelenen İtalyan Goldoni’nin İki Efendi’nin Uşağı adlı tiyatro oyununun çevirmeni ve Dante’nin İlahi Komedya’sını ilk kez Türkçe’ye kazandıran kişidir. Anne Rüveyde hanım ise 12 yıl kaldığı İtalya’da edebi düzeyde İtalyanca öğrenmiş aynı zamanda Fransızca’ya hakim, güçlü bir Cumhuriyet kadını ve Türkiye’nin ilk kadın gazetecilerinden biri…

“İçgüdü, sezi bu işlerde çok önemli. Tabii ki zembille inen bir sezgi değil bu. Çalışıyorsun, bir noktaya, kıvamına geldiğin zaman sezgin gelişiyor. Baktığın zaman işin ciğerini görüveriyorsun. Ama ispat etmesi sonra 10 sene sürüyor.” Oktay Sinanoğlu

II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber apar topar Türkiye’ye döndükten hemen sonra henüz 43 yaşındaki babalarını kaybeden Oktay ve Esin, TED Yenişehir Lisesi’ne burslu olarak kabul edilirler. Esin daha sonra konservatuar piyano bölümüne geçip buradan mezun olacaktır. Oktay ise 1953’te TED Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirip yine TED bursuyla Amerika’ya gider. O zamanlar için Türkiye’de hiç çalışma sahası olmayan kimya mühendisliğini seçmesi çevresi tarafından risk olarak görülse de o, istediği şeyden emindir. Oysa küçüklüğünden beri hayali yazar olmaktır. Kendisinin ve çevresinin anılarında o her zaman elinde bir kitap olan çocuk, “alim efendi”dir. Annesinin eşini kaybettikten sonra iki çocuğuyla birlikte giriştiği hayat mücadelesi Oktay’ı hem erkenden olgunlaştırıp sorumluluk sahibi bir kişiye dönüştürecek hem de kariyer seçimini yazarlıktan mühendisliğe kaydırmasında rol oynayacaktır.turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu5  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu5

Üniversitede geçirdiği ilk haftalarda kendini fazlasıyla kanıtlayan Oktay Sinanoğlu sadece 7 ay içinde 2. sınıfı bitirmiş olarak 1954 Mayıs’ında yaz tatiline giriyor. Bu arada boş durmuyor, okul kütüphanesinde dünyada Kimya ve Fizik konusundaki en iyi bilim adamlarını çıkarmış okulu bulmak için çaba harcıyor ve buluyor: San Fransisko şehrindeki Kaliforniya Üniversitesi Berkeley. Bu okulda okuması gerektiğini düşünüyor. Bir de tabii, tam o sırada Los Angeles’a taşınmakta olan “aşk” var. Elbette kızın peşinden gidilecek. O yaşın yaptırımı gibi bir şey bu. Kendisine UCLA’de bir yaz okulu ayarlayıp bir daha dönmemek üzere Mizzuri’yi geride bırakıyor. Bundan sonrası ise çok hızlı ilerliyor. 1956’da sahanın en ünlü hocalarıyla çalışma imkanı bulduğu Berkeley Kimya Mühendisliği Bölümü’nden birincilikle mezun oluyor. Bu arada MIT (Massachusetts Institute of Technology), bilim dünyasının en önemli ödüllerinden biri olan Alfred P. Sloan ödülünü veriyor kendisine.turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu1  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu1

Sinanoğlu için Amerika’nın sıcak ve güzel batı yakası hikayesi master yapmak için soğuk ve “iç karartıcı” dediği Boston’a gitmesiyle son buluyor. Temel bilimlere merakı yüzünden Kimya Mühendisliği’nin gerektirdiği dersler dışında da derslere giriyor. 2 yıl sürmesi gerekirken sadece 8 ayda tamamladığı master derecesi sırasında MIT, Sinanoğlu’nun en büyük tutkularından biri olan yelkenciliğe merak sarıp öğrenmeye başladığı yer olarak öne çıkıyor.

“Bir meseleyi sahiden çözersen sonuç gayet basit çıkar ve herkes kullanabilir; ayracı budur işin.” Oktay Sinanoğlu

Bu arada kimya mühendisliğindeki bazı hesaplama tekniği eksikliklerini fark edip bunlara çözüm bulabilmek için enturk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu10  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu10başa, temel bilimlere; fizik, kimya, matematiğe dönüş yapmak istiyor. Berkeley onu doktora için geri isteyince hayatının fizikokimya, kuantum (nicem) ve istatistik (sayıtım) mekaniği sayfası açılmış oluyor. Berkeley’de 1,5 sene içinde farklı alanlarda 3 farklı teoriyi kanıtlayıp yayınlayarak kendi çapında bir rekor daha kırıp 23 yaşında doktora derecesini de tamamlıyor. Bunlar duyulunca Amerika ve Avrupa’dan çeşitli seminerlere çağırılıyor, fakat Sinanoğlu anlatması istenen konuları çoktan geçip yepyeni konulara merak sardığı için aslında her bilimadamı için onur sayılan bu konferansları angarya olarak görüyor.

“Yayınlanınca bir ilgi yağmuru başlıyor ama bendeniz diyorum ki: O işi yaptıktan sonra işin başka taraflarına geçmiş bulunuyorum. Arkada bıraktığım işler için oraya buraya konuşma yapmaya çağırılmam garibime gidiyor, çünkü yenisiyle meşgulken, bana göre eskileri artık pek ilgimi çekmiyor. Araştırmaları yaparken en büyük mükafatım, gecenin üçünde falan sorunu çözdüğüm zaman duyduğum haz. Tasavvuf gibi birşey, âlemlere dalıyorsun neler görüyorsun, neler. Gece üçte çıkıyorum okuldan, kar yağıyor, hava buz gibi. Yarım saatlik yere koşarak gidiyorum, kafa ne biçim açılıyor. Şimşekler çakıyor kafamda. Çünkü, kafa matematiksel olarak çalışmaya başladı mı, her konuda çalışır.”5

Seminer teklifleriyle birlikte ülkenin her yerinden iş teklifleri de yağmaya başlıyor. Tüm üniversiteler adeta kapışırcasına kendi taraflarına çekmek istiyor Sinanoğlu’nu. Bu okullardan biri de ünlü Yale Üniversitesi. Amerika kıtasına 1953 yılında ayak basan Sinanoğlu 1958’de hala ülkesine gidememiş olmanın eksikliğini yaşıyor ve başka bir çok özelliğinin yanında Türkiye’ye nispeten daha yakın olması sebebiyle Yale Üniversitesi’ni tercih ediyor.turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu

Yardımcı profesör sıfatıyla başladığı Yale Üniversitesi’nin ardından özel bir anlaşmayla Harvard’da da dersler vermeye başlıyor. 1961’de ise 26 yaşındayken profesör oluyor. Payesi 1963 yılında resmileşiyor ve konuyla ilgili 21 Mayıs 1963 tarihli New York Times gazetesinde “28 yaşındaki kimyacı, Yale’de profesör oldu” başlığının altında şu satırlar yazılıyor:

“Dekan Kingman Brewster bugün, burada Yale Üniversitesi’nin modern tarihindeki en genç profesörün atamasının gerçekleştirildiğini duyurdu. Bir zamanların kısa öykü yazarı, 28 yaşındaki Türk uyruklu bilimadamı Oktay Sinanoğlu, 1 Temmuz’dan itibaren (Yale Üniversitesinde) kimya profesörlüğüne atandı. Dr. Sinanoğlu, son 100 yıllık tarihte Yale Üniversitesi’ndeki en genç profesör olma özelliğini taşıyor. (…)”

Haber dünya çapında yankı buluyor ve Türkiye de sonunda Oktay Sinanoğlu ile tanışıyor. Sinanoğlu ise profesörlük titrini almış biri olmaktan çok bunun Türkiye’deki yansımaları sayesinde ailesini mutlu etmiş olmanın gururunu yaşıyor:

“Ben bunları önce bu halk için yapmışım, sonra insanlık için yapmışım. Halkımızın özgüven kazanmasına katkım olsun diye yaptım. Hiçbir zaman ben profesör olayım, ünüm ortalıkta dolaşsın diye yapmadım. Benim kendime yakıştırdığım en güzel unvan garibandır.”

Aynı yıl askerlik hizmetinin ertelenmesinin ardından soluğu Ankara’da alır. Yeni kurulmuş olan ODTÜ’de bir konuşma yapacaktır. Konuşmasını Türkçe yapmaya başladığı anda rektörden uyarı gelir: “Burada Türkçe yasak, İngilizce anlat.” Cevabı çok kesin olur: “Ben kendi ülkemde, kendi dilimi konuşmaya hasret içinde geldim. Kendi dilimden bu konuşmayı yapacağım, siz anlamayacaksanız, lütfen çıkabilirsiniz. Ben size dışarıda İngilizce olarak anlatırım.”

Oktay Sinanoğlu’nun 1963’te 28 yaşındaki bu çıkışı, ömrünün son günlerine kadar defalarca tekrarlanacak, hoca aynı şeyleri tekrar tekrar farklı platformlarda anlatmaktan asla yılmayacaktır. Eğitim dilinin Türkçe olmasının gereğini yeniden, yeniden savunacaktır. Bu çalışmaların sonucunda yıllar sonra Attila İlhan 24 Mayıs 2000 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde kendisini “Devşirilemeyen Türk” olarak tanımlayacaktır:turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu4  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu4

“ O, aydınlık yüzüyle kapıda ansızın belirmişti: erken ağarmış saçları, kar beyazı; gözlük camlarında, floresant aydınlığı parıldıyor: gizlice irkilmiştim, adeta korkunç bir cinayete kurban giden Sabahattin (Ali) ağabey geri dönmüş, yayınevini ziyaret ediyor; tuhaf, boyu daha mı uzamış, duruşu daha mı sert; bir başkalık var ama, dur bakalım. İlk izlenimim budur! Elini uzatırken, adını söylemişti: o tarihte ilk defa duyduğum bir isim: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu! (…) O Sinanoğlu ki, ABD nam ülkede çok genç yaşında profesör olmuş, ‘bir hârika’ çocuktur; ve ne hikmetse, öteki harika çocuklarımızdan hiç esirgenmeyen yoğun media alakası, ondan esirgenir. Acaba sözünü hiç sakınmadığından mı? Eğitim ve öğretim politikamızın hal ve gidişi, Türkçe’ye üvey evlat muamelesinin reva görülmesi, besbelli bağrını hun eylemiş; bu bahiste, bir başka yüreği yanık da, bendeniz olmuyor muyum; yanlış aklımda kalmadıysa, Kuğulu Park’ta sular kararıncaya kadar dertleşip, yüreğimizin şişini indirmiştik. (…) İşte, ‘…bizi 17 yaşında apar topar zorla Amerika’ya gönderdiler; çirkin bir gayeyle, devşirme olalım diye gönderdiler: çok şükür olmadık!’ diyen ‘adam’ bu! ”

Oktay Sinanoğlu söz konusu olduğunda olayların bir kronolojisini oluşturmak oldukça zor. Çünkü bir yandan dünyayı dolaşıp seminerler verirken, diğer taraftan farklı ülkelerde ödüller alıp kürsülere atanıyor, başka bir tarafta Türkçe eğitim için neler yapabilirim diye düşünüp bu konularda yazı ve söylevler geliştiriyor, uyguluyor, tüm bunları yaparken açık denizlerde yelkenlisiyle dalgalarla boğuşuyor, yetmiyor pilotluk ehliyeti alıyor, evlenip çoluk çocuk sahibi oluyor. Her gittiği ülkenin dilini, kültürünü öğreniyor. Ve bunlar hemen hemen aynı zamanda gerçekleşiyor. Bitti mi sandınız? Tabii ki hayır. Sadece eğitimini aldığı Kimya dalında değil, bilimin her aşamasına el atmış bir kişi o. 1964 yılında sevdiği kızın peşinden Almanya’ya gittiğinde aklında DNA’nın yapısı ile ilgili sorular var. Stuttgart’ta bir otel odasında çözüp geliştirdiği, daha sonra kendisine “Moleküler Biyoloji’nin babalarından” sıfatını da kazandıracak Solvophobic Theory-Çözgeniter teorisi sayesinde Yale Üniversitesinde ikinci kürsüsüne atanıyor. Ancak aklı fikri hala ülkesinde, Türkçe eğitimde… Sinanoğlu eğitimde temel bilimlerin neden Türkçe verilmesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:

“Mesela, fiziğin bir takım kuralları, derin kavramları var ben şimdi bunları Türkçe olarak anlatsam anlamakta zorluk çekilir. Bir tarafta İngilizce öğreniliyor. Gelmiş biri yarım yamalak, bunu tarzan İngilizcesi ile anlatıyor. Çocuğun bunları öğrenmesine imkan yoktur. Çünkü bu sıfat mıydı, İngilizce’de neydi, onu mu düşünecek yoksa fiziğin derin kavramını mı düşünecek? Anlamasına imkan yoktur. Ne dosdoğru İngilizce öğrenir ne de fiziği… Düşünmeyi unutur.” 7

Oktay Sinanoğlu 80 yıllık ömrü boyunca kendisini çalışmaya, iyi yaptığı işi daha iyi yapmak için sadece kendisiyle yarışmaya adamış bir bilim insanı.

turk-diyarindan-bir-dahi-gecti-oktay-sinanoglu2  Türk Diyarından Bir Dahi Geçti: Oktay Sinanoğlu turk diyarindan bir dahi gecti oktay sinanoglu2

İnandıklarını savunma şekli tam da bu kadar büyük bir dehadan beklenecek kadar naif. Söylevleri asla politik olamıyor. Yer, zaman, titr tanımıyor; bildiğini, istediği zaman, yeri geldiğinde söylüyor, yazıyor. Bir silahı varsa hep açıkta. Sırtını yasladığı tek şey zekası, çalışkanlığı ve hep saf ve iyi duygularla beslemeye çalıştığı gönlü. Tabii ki bu tüm hatlarıyla ortada olma durumu onu pek çok kez eleştiri oklarının hedefi haline getirmiş. Onu vurmak bazılarına çok kolay gözükmüş, denemişler. Açık hedef çünkü. Bilemedikleri şey şu ki, Oktay Sinanoğlu hayatın zorluklarına, okyanusun dalgalarına, uçağını indirirken ortaya çıkabilecek şiddetli rüzgara, aynı matematiğin, doğanın eşsiz güzelliğine baktığı gibi hayranlıkla bakıyor. Bitmek tükenmek bilmez bir öğrenme açlığı onunki. “Neden?” sorusuna hep “Meraktan” diye cevap veriyor. Öğrendikçe bildiğini, bildikçe güçlendiğini fark ediyor ve bu gücü sadece kendisi için istemeyecek kadar gönlü zengin bir adam… Yıllardır çözülemeyen bir çok bilimsel formülü çözdüğü gibi, hep birlikte güçlenmenin formülünü de çözmüş: paylaşmak…

En sık yapılan eleştirilerden biri, “kendisini var eden sistemle”, Amerikan eğitim sistemiyle sürekli kavga halinde olduğu iddiası.  Cevabı çok kısa ve net:

“Beni onlar profesör yapmasaydı, Avrupalılar da, Ruslar da profesör yapardı. Niye kendimi borçlu hissedeyim! Zaten ben eğitimimin yarısını tamamen Türkçe dille, Türkiye’de liseyi bitirinceye kadar aldım. Bu eğitimle Amerika’ya gidip üç sene birden atladım. Yani beni yetiştiren Türkiye’dir.”

Afife Selen Selçuk