Türkiye’den Gitmek

Türkiye’den gitme konusu, ben kendimi bildim bileli modasını yitirmedi. Dönem dönem gidilmek istenen coğrafya, daha doğrusu göçülmek istenen ülke değişti ancak ‘gitmek’ hep popüler oldu.

Bir ara Arap ülkelerine gidip para kazanma vardı. Sonra Amerika. Bir ara Avusturalya oldu. Şimdiyse Avrupa. Yurt dışında okumak iyidi, çalışmak süperdi, yaşamak zaten olması gerekendi. Ömründe Kapıkule Sınırına varmamış teyzeler, amcalar, yurt dışını övüyordu. Ben 1990’da İngiltere’den döndüğümde (ki benden 23 yıl önce de annem ve babam İngiltere’den dönüş yapmıştı) çevrem neden orada kalmadığımı garipsemişti. Hayat yurt dışındaydı. İtiraf edeyim o vakitler hepsine gülüp geçtim. Şimdiyse, “ne kadar safmışım, keşke kalsaymışım” diyorum… Hayır elbette demiyorum. O zaman da demedim, şimdi de demiyorum. Çünkü yabancı bir ülkede yaşamanın ne demek olduğunu biliyorum. Ve bu yazımı yurt dışını ister ciddi ister gündem konusu olduğu için düşünenlere yazıyorum. Hatta işlemler ile ilgili bilgi amaçlı bir de blog oluşturdum. Adını da ‘mrspaperwork’ koydum.

Bence bir başlangıç her zaman heyecanlı ve güzel. Bilinmezlik kişinin zembereğini kuruyor. Başlangıç bir alışkanlığın, ataletin, bir işin sonu anlamına da gelir, sizin umudunuzu yitirmediğinizin anlamına da. Başlangıçlar da sizi destekleyen de vardır, köstekleyen de. “Eski köye yeni adet” diyen vardır, “biz yapamadık sen yap” diyen de.  Ya da başında destekleyip, siz işe başladıktan sonra ortadan kaybolan da.

İngiltere’de öğrenciyken çok gençtim. Çaresizlikten insan üstü bir sürede dil öğrendim, çok geçmeden cep harçlığı çıkaracak işler yaptım. Türkiye ile ilgili ise tek bir şeyi özlemedim. Döneceğimi biliyordum ondan. Oradaki yaşantıma bir dönemlik bakıyordum. Bir gün beyaz peynir diye tutturmadım ya da lahmacun. ‘Türk’ lokantasına da gitmedim. Döndükten sonra ise aynı İngiltere’de Türkiye diye tutturmadığım gibi, vatanımdayken de “ah nerede o İngiltere?” demedim. Üç aylığına gidenler benden çok övdü. Sanki yaşam boyu oradaydılar. Ben yaşadığım toprağı ve şartları o gün ile kabul edip işime bakmıştım. Dil problemimi büyük ölçüde atlattığım için yaşantıya daha kolay ayak uydurmuştum. Aslında yabancı toprağı benimsememin sebebi dil problemini aşmam falan değildi, benden, karakterimden kaynaklanıyordu. Böylece yaşadığım ortama ayak uydurabilen bir yapım olduğunu onlu yaşların sonu, yirmilerin başında öğrendim.

Aradan yıllar geçti, İstanbul’da doğduğum yaşamıma gene orada, aile toprağımda devam ettim. Evlendim, çocuk doğurdum, çalıştım, boşandım, full time işi bıraktım, freelance çalışmaya özendim, lisans üstü eğitim yaptım, kitap yazdım vs. vs. Sonunda hayat beni öyle bir yere getirdi ki kırklı yaşlarımda kendime yeniden aile kurma şansı tanıyarak, gözümün nuru kitap yurdu evimi parça parça ederek birkaç bavulla yurt dışına gittim…

Başkalarının tecrübesi insanlara ne yazık ki ders olmuyor. Ancak ben gene de yurt dışına yerleşmek ne demek anlatacağım. Sonrası size kalmış.

Türkiye’deki hayatlarından evvel ezel veryansın edenler Avrupa ve Amerika’daki yaşamlardan yan odaya geçecekmişçesine bahsediyorlar. ‘Batıda’ kendilerini nasıl bir hayatın’  beklediğini düşünüyorlar?

Göç denilen şey bir vizeden ibaret olabilir mi? Bir vize ve birkaç bin euro ile vatanını terk etmek mümkün mü? Terk etmek sözünü özellikle kullandım, çünkü bir insan iki vatana sahip olamayacağı gibi, vatanını da beraberinde götüremiyor. Vatan, üstünde doğup büyüdüğün toprak ise, yetişkin hayatında taşındığın yer vatanın olur mu? Ya da sen onu vatanın yapabilir misin? “Olmazsa olmasın varsın hayatım güvencede olsun, standartım yükselsin” diyorsanız üzgünüm, bu düşünce insana bir arpa boyu yol aldırmıyor. Çünkü oturduğunuz yerden kimse sizin hayatınıza sahip çıkmıyor. Hayatınızı yeniden kuracaksınız unutmayın.

Göçenleri bir yol seçimi bekliyor. Seçmezse onları ‘yabancılık’ bekliyor.  Yaşanılan toprak, sıkılınca çıkartabileceğiniz bir elbise değil. Aileniz varsa çocuklarınız ve eşiniz hatta onların aileleri ve yakın arkadaşları da sizin yeni yaşamınızdan nasibini alıyor. Alınan bu kararın etkilediği çok insan var. Bazılarını siz bile tanımıyorsunuz. O nedenle beyaz peynirsiz, zeytinsiz, yufkasız, açmasız, tarhanasız bir kahvaltıdan tat almaya bakmanız gerekeceğini unutmayın.

Zor hayat koşullarından kaçıp kurtulma diye birşey yok. Gayri safi milli hasılası daha yüksek bir ülkeye de gitsen eski problemlerin yerini yenileri alıyor. ‘Fabrika ayarlarına’ dönebilen mutlu olma şansını yakalıyor zira diploma veya geldiğin sınıf, batıda seni kurtarmıyor. Gitmek isteyenlerin içinden az bir yüzde, bunu başarıyor. Gidenlerin yarısından çoğu ise entegre olamadığı için bir süre sonra geri dönüyor. Dertler bitsin diye gittiğin ülkede, yeni dertler daha sınır kapısında başlıyor.

Bunlar benim çıkarımlarım. Maddi ve fiziki koşulları bilen, bunları tahmin ederek ‘gitmiş’ her türlü koşula adapte olabileceğine kanaat getirmiş birinin düşünceleri. Ülkesinden ayrı yaşamak zorunda kalan insanların hayatları üzerine sayfalarca yazabilirim… Ama bunları yazmayacağım çünkü maddiyattan çok daha önemli bulduğum bir konu var. Göçe bilenmiş insanların aklına gelmeyen bir konu bu… Farkında varıldığında iş işten geçiyor: Anadil kaybı.

“Annedilimi hangi anda kaybettiğimi bir bilebilsem.”*

Anadilimiz, bizim dünya ile iletişimimizi sağlayan her şeyimiz, biz insanların temel düzeneği. İşaret dili bile olsa, Türkçe. Aynı toplumun, kültürün bireyleri olduğumuz için ortak bir dile sahibiz. Lisan demeyi yeterli görmüyorum çünkü dil, içinde kültür şifrelerimizi de barındırıyor. Masallarımız, şarkılarımız, türkülerimiz, küfürlerimiz, jestlerimiz. Size sunulan bir içkiye teşekkür ederken, yardım teklif ederken, acınızı, şefkatinizi belirtirken, bir hastaya yaklaşırken, bayram kutlarken, büyüğe saygımızı, küçüğe hoşgörümüzü sunarken, espri yaparken bir beden dili ortaya koyuyoruz… Sabah çıkan albümün hit şarkısını slogana evirip, akşam maçında haykıra haykıra taraftara ezberleten amigolarımız var. “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” diyen minibüs edebiyatımız, duvara “Mahallece aşka inanmıyoz” yazan kırık kalplerin sözcüsü, “Biber gazlım, kask yüzlüm, neredesin?” diyen Gezi kahramanlarımız var; içinde rahat ettiğimiz, elastikiyetinden övünç duyduğumuz bir dilimiz! Sokak kedisini çağırırken ağzımızdan “pisi pisi”, arkadaşımızın bebeğini kucaklarken “kurban olsun verene…” çıkıyor. İşte bunlarla iletişim kuruyoruz. Gözümüzün devinimiyle karşımızdaki ne demek istediğimizi anlıyor.

Diyelim bavulları, aileyi alıp yurt dışına taşındık. O halde sıra entegrasyonda. Entegrasyon yoksa yaşam da yok! Bu kadar basit.

Ben Fransa’da yaşıyorum. Buradan örnek vermem daha doğru olur. İsviçre sınırında yaşadığım için orayı da az buçuk biliyor sayılırım. Kayınvalidem İtalya’da yaşıyor. Az buçuk da oradan bilgim var. Fransa da, her ülke gibi, toprakları üzerinde yaşayan insanları ikiye ayırıyor: Fransız pasaportu olanlar ve olmayanlar. “İyi de Fransızlar çok milliyetçi! Orası daha başka” diyenlere buradan selam olsun. Hayır, kimse kimseden daha milliyetçi değil. Herkes kadar milliyetçi, ya da değil. Yıllarla süregelen çoğunluğu vasıfsız yabancı akınlarından bıkmışlar çünkü.  Gerek mülteciler gerekse sonradan gelip kalanların büyük kısmı lisanı öğrenmiş ama entegre olmamış. Kendi mahallelerinden çıkmıyor, kendi marketlerinden alışveriş yapıp, berberine saç kestiriyor. El altından iş yapıp, faturasız ve vergisiz, görünmeden refah bir yaşam sürüyor. Benim yaşadığım yere en yakın, en fazla Türkün olduğu bölge Annecy. Epey yoğun bir Türk nüfusu var. İkinci nesil kırklarında, çocuklarını, Türkiye’de evlendirmeye çalışıyorlar. “Neden?” diye sorarsanız “bizim çektiğimizi çekmesinler” diyorlar. Çünkü kendi anne babaları Fransa’yı kendilerine vatan etmemişler. Çevreyle iletişim kurmamış, bir gettoya kendilerini hapsetmiş. Biz, Türkiye’den gitmek isteyeduralım onlar emekliliğinde Türkiye’de olmayı hayal ederek yaşıyorlar. “Tatilde Türkiye’ye gittiğinizde ne yapıyorsunuz?” dediğimde “İnsanların cahiliyetine şaşakalıp dönüyoruz” demişti biri. “İşte o zaman istemiyoruz dönmeyi, ama sonra geçiyor ne de olsa vatan hasreti” demişti. On yaşında gittiği Fransa’ya otuz beş yılda alışamamış. Alışamadığı için üç çocuğunu da alıştırmamış çünkü onlar da İstanbul’da olmayı istiyormuş. Bu durum işçi konumundaki ailelerde değil, memur ailelerinde de söz konusu.

Fransa’da bir yaşam kurmak, aile kurmak, oturduğunuz yeri yuva haline getirmek cicili bicili dekorasyon dergileriyle veya üç beş IKEA seferiyle mümkün değil. O coğrafyada olan biteni bilmek, gazete okumak, televizyon izlemek, kültürü tanımak şart. Hal böyleyken var gücünüzle lisan öğrenmeye asılıyorsunuz. Aksi takdirde alışveriş yapamıyor, otobüse binemiyorsunuz çünkü nasıl bilet alınacağını bir türlü keşfedemiyorsunuz. Berbere gidemiyorsunuz çünkü ne tür bir kesim istediğinizi anlatamadıktan sonra gitmenin bir manası yok. Felaket bir saç kesimiyle dükkandan çıktığınızda aklınız başınıza geliyor. Marketteki kasa kuyruğunda biri size bir şey soracak ve anlamayacaksınız endişesiyle kah sıradan çıkıyor, kah en tenha saatleri seçiyorsunuz. Mümkünse otomatik yani kasiyersiz kasaları tercih ediyorsunuz. Eşiniz “neden ekmek almadın?” dediğinde “gittim kapalıydı” diyorsunuz. Onca yaşınızla “tezgahta kahverengi ekmek yoktu, ben de nasıl diyeceğimi unuttum” demek zor geliyor. Çünkü bu kimbilir kaçıncı. Banka hesabı açamıyorsunuz, açmıyorlar. Nedenini soramıyorsunuz, çünkü sorsanız da cevabı anlamak olası değil. “Biraz yavaş konuşur musunuz?” dediğinizde “hayır” cevabı alıyorsunuz. Dil öğrenmenizi pekiştirecek ne varsa ilk sıraya almanız gerek. Alıyorsunuz da… Peki, onca yıllık iletişiminize ne oldu? Esprileriniz nereye gitti? Şakanıza gülen insanlar nerede? İtirazlara katıldığınız market kuyruklarında yükselen sesiniz artık çıkmıyor… Üzgünüm ama günümüz şartlarında, milyonlarca insan mülteci olmak için sıra beklerken sesiniz, muhtemeldir ki bir daha yükselmeyecek. İtiraz hakkınız -oturduğunuz mahalledeki insanlarla geçinmek istiyorsanız- baştan bitik. Ayrımcılık sadece bize yapılmıyor, insanın olduğu her yerde var. Terbiyesizlik, küstahlık, acımasızlık, kötülük, dolu. Elbet burada bir fark var: bireyin haklarını gözeten sistem detaylıca hazırlanmış. Örneğin vatandaşlığa geçmeye hazır olduğunuzda pasaportunuzu valinin elinden alıyorsunuz. Tören sırasında size bir dosya içinde vatandaşlık haklarınızı açıklayan bir dosya veriliyor. Ne güzel değil mi? Ancak bir şart var: Entegrasyonu tamamladığınızı ispat edeceksiniz. Akıcı bir Fransızca konuşup yazmalı, siyaseti, ekonomi, kültür haberlerini takip ediyor olmalı, birkaç Fransızca şarkı ezberlemeli, hatta milli marşı ezberlemiş olmasınız. Neticede ne oldu şimdi? Eskisinden daha çok çalışmaya başladınız değil mi? Artık her gün çevrenizden bir şey öğrenmeye, işinize yarayacak bir takım ipuçları çıkartmaya çalışıyorsunuz… Kolay gelsin. Sakın hız kesmeyin, aynen devam.

Bana gelince… Dışarıda Fransızca konuşmak zorundayım. Bunun için kursa gidiyor, ders alıyorum. İstediğim ölçüde de alamıyorum çünkü nihayetinde bunun için ekstra bir bütçe gerekiyor. İngilizce’yi de kullandığım için bu dili de en üst seviyede tutmam gerekiyor çünkü kocamla İngilizce konuşuyorum. Kocamın çevresi de İngilizce konuşuyor. Zaten benim çevrem, şu anda, onun çevresinden oluşuyor. Ne var ki… Türkçe yazıyorum… Henüz… Hâlâ Türkçe. Ancak zamanın ayırdındayım. Değişim zaman geldi de geçiyor. Üç dili bir arada götürmek, edebiyata olan mesafemi kapatacağına açıyor. Kitapçılarda Türkçe edebiyat bulmak mümkün değil. Kulağınıza çalınmayan bir dilde okumak ve yazmak gün geçtikçe zorluyor. Anadilinizle olan bağlarınız sistematik biçimde inceliyor. Son yıllarda süratle ve gururla artırdığım kelime haznem korkarım yarıya indi. Nihayetinde onca savaşımım arasına edebiyat dilimin hangi dilde ilerleyeceğini düşünmek girdi. Halbuki böyle bir şey düşünülür mü? Ben hevesli bir okur ve hayalleri olan bir yazar olarak geldiğimin üçüncü ayından beri bunu düşünüyorum. Eminim benim durumumu paylaşan dünyanın başka yerlerinde yazıp çizenler vardır. Hem bunu düşünmek için yazar olmak da şart değil. Çevreden gelen uyaranlar arasında Türkçeye ve kendi kültürüme ait ya da yakın hiçbir şey yok. Afişler, televizyon, radyo, sokak konuşmaları, alışveriş kuyrukları, okul toplantıları, gönüllü işleri, baka kaldığım dergi kapakları, kullanım kılavuzları, gıda paketlerinin üstünde yazanlar, postacı diyalogları… Hiçbirine hakim değilim. Ancak bu ben’im. Çevremle iletişmek, rahatça derdimi anlatabilmek, espri yapmak, nasihat etmek, argo konuşmak istiyorum. Bu nedenle dert ediyorum. Yoksa benim bu fransızcamla bir ömür geçiren yabancılar vardır elbet.

Vatan, yabana ayak basana dek yaşanan ve sahip olunan her şey. Aile, dostlar, güvendiğimiz doktolar, bir çırpıda derdimizi anlayan esnaf, yardım ettiğimiz yaşlı komşu, favori dükkan, alay edilen filan, en iyi berber, banka, mezun olunan okullar, beslenen bakılan hayvanlar, sigara içimi laflanan oto tamircisi, anahtarı güvenle bıraktığımız usta, çocuğumuzu çekiştirdiğimiz öğretmen… Dil ise hepsini sağlayan şey..

Ülkesini ardında bırakmış biz okur yazarların derdi yangında acil çıkışı bulmak zorunda olan birinin derdine benziyor. İMDAT nidası ve ardından çıkışı bulma çabası. Çünkü iyi okur olmaya devam etmek istiyorsunuz. Daha da yavaşlayıp durmak yerine ayaklanmak, silkinmek istiyorsunuz. Yeni yazarları, kitapları, dergileri merak ediyorsunuz. İmza günleri, fuarlar, konferanslar, sempozyumlar kaçıyor. Haydi hepsini okudunuz ki zamanınız yetmez. Kiminle tartışacaksınız? Benim bu lüksüm artık kalmadı. Ne bu yaştan sonra bloglara veya internet sözlüklerine saracak vaktim var ne de valizimde onca kitaba yer… Kitapları bir şekilde temin ettim farz edelim, bu sefer de okuma hızım düştüğünden kitaplar elimde oyalanıyor. Ya da metin karmaşık geliyor, dura dura okuyorum. Durdukça okumak istediğim kitaplar birikiyor. Biriktikçe, evvel ezel hızlı okuyan biri olarak moralim bozuluyor. Türkçe okumayı, üstüne gitmek yerine öteliyorum çünkü bunalıyorum. Türkçeyle haşır neşir olmadıkça ise vatansızlığa itiliyorum… Vatansızlıksa futuristik filmlerde hemen her kahramanın apansız kendini bulduğu dev bir kapsüle benziyor. İçinde hiçbir şey olmayan… Ya da hiçbir şey olan. İzole, çıplak, soğuk, insana sebebini unutturan bir kapsül… İşte o an kapının öte tarafından “ben niye buradayım?” sorusunun ayak sesleri geliyor.

Ben her şeye rağmen bireylerin, bir diğerinin özel alanına saygısı olduğu ve toplum kurallarına uyduğu sürece, yetiştikleri coğrafyaya, pranga mahkumu misali körü körüne tutsak kalmasını sınırlayıcı ve anlamsız buluyorum.  O yüzden ‘gitmek isteyenlere’ tümüyle destek veriyorum. Yalnızca hayatlarının hiç de kolay olmayacağını bilmeliler.

Olumsuz, kırılgan, sabırsız bir yapınız varsa, kuralları sorgulamayı iş edinmişseniz ve daimi haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız hiç bir yere gitmeyin oturun. Ülke değiştirmek size iyi gelmez, yakınlarınızı üzmek ve bol para harcamakla kalırsınız. Şayet kendi topraklarınızda artık azınlık olduğunuzu, neden kimsenin kırmızı ışıkta durmadığını, komşunuzun beş defa uyarınıza rağmen müziğin sesini kısmadığını, arkadaşlarınızın git gide sözlerini tutmaz halde geldiğini düşünüyorsanız, sabrınız ve iyimserliğiniz tükenmemişse, yıllarla gönüllü çalışmalar yapmak isteyip engellendiyseniz ve yapacak şeyleriniz varsa,  çalışmaktan gocunmuyor öğrenmeye açıksanız, ders çalışır gibi lisan çalışacaksanız buyrun (Blogum size yol gösterebilir. Ben de prosedürlerle ilgili oraya fazla eğileceğim bundan sonra umarım). Kollarınızı sıvayın, size engel olmaya çalışan baykuş(!)lara kulağınızı tıkayın ve sessizce hesap kitabınızı yapmaya başlayın.  Bunu yaparken neden ‘gitmek istediğiniz’ konusunda kendinize karşı lütfen dürüst olun. Kim bilir belki yarı yolda fikir değiştirir ya da sonuna dek sakin sakin gidersiniz. Ben kendimce düşünüp taşınıp gittim. Ancak annedilime olan tutkumu öngörememişim. Kaybın bu denli çabuk ve şiddetli geleceğini bilememişim, kimse de söylememiş ya da düşünmemiş, önemsememiş.

***

Yukarıdaki yazımın bir benzerini Kitapçı dergisi için, 15 Temmuz öncesi yazmıştım. Sözüm gitmek isteyenlereydi. Şimdiyse sözüm herkese.

80 İhtilaline azıcık da olsa tanıklık yapmış biri olarak, bugünleri göreceğimi, en azından kendi kuşağımın bir dünya savaşı göreceğini tahmin etmezdim. Komşunun komşuyu utanmadan, çekinmeden ihbar edeceğini, piyon olarak kullanılan erlerimizin halk tarafından linç edileceğini söyleseler inanmazdım. Zaten söylemediler,  gördük. Günlerce izlettirildik. İçimize korku ve nefret tohumları ekildi. Ucu dünyanın öbür tarafına uzanan bir senaryonun içinde, silah tacirlerinin eline sonunda düştük. Bize yaşatılanlar kabustan öte çünkü gerçek. Bu noktada insanın kendinden söz etmesi beni rahatsız ediyor ama madem kendi örneğim üzerinden gittim, söyleyeyim, beni hepten kimsesiz koydu. Arkadaşlarımızla ülkemin halini bir çok nedenden konuşamaz oldum. Önemli bir nokta: Yurt dışında yaşamak demek geldiğiniz ülke ile ilgili siyasi ve kültürek sorulara cevap vermek demek.  Sess,z kalma hakkını kullanamıyorsunuz. “Konuşmak istemiyorum” diyemiyorsunuz. Çevrenizi korumak istiyorsanız bu soruları ustaca savurmalısınız. Ancak ben şu anda yapamıyorum. İçine düştüğümüz aymazlığın hesabını veremiyorum. Kendimi ayrı tutamadığım için utanıyor, ağlıyorum. Dişimle tırnağımla kendime bir yuva kurmaya çalışırken, hissettiğim vatansızlık elle tutulur hale geldi. Hissetiklerim bana ait olmaktan çıktı, uzakta yaşayan her Türk’ün oldu. Aklımızın kaldığı toprak kürek kürek atılıyor apaçık. Eskiyi özlemekten başka çare kalmadı. Şimdiyse böyle hem yalnız, hem vatansız…

İşin garibi evimizin sırtını dayadığı Jura sıra dağlarına bakarken şimdiye dek içime dolan kıstırılmışlık artık yok. Ne arkadaki Jura’ya bakarken ne önümdeki Mont Blanc’a. Dağa çıkmaktan korktuğum halde dağların arasında yaşamaktan duyduğum endişe bitti. Bunun sebebi içimdeki bölünmeymiş. Vatansızlığım dağları yuttu. Artık salt üzülüyorum. Yüreğimle birlikte burnumun direği ince ince sızlıyor. Gene de çalışmaya ve üretmeye ve çocuğumun yanında ağlamamaya çalışıyorum. Çünkü buradaki mücadelem geldiğim ülke sebebiyle daha da zorlaşacak, biliyorum. Kadınlık böyle bir şeymiş.  Hem ağlatan hem gitme gücü veren…

Kaynak: http://www.kadinlarinpostasi.com/tr/blog/turkiye-den-gitmek