Yaşadığınıza Aşk demeden önce bir daha düşünün! Kesinlikle okuyun derim

Çok ilginç bir konuşma yaşadım şu teyze ve Petko hikayesini paylaştığım akşam, bir mesaj geldi “Bir hikayede bizde var ama ailenin içinde, hüzünlü” diyen.

İnsan ister istemez merak ediyor ama olayın içinde hüzün olunca, deşmemek adına merakını bastırıyor. İsimsiz olarak yazıp paylaşabileceğini, insanların ne yazık ki bir şeylerin kıymetini bilmeleri için böyle yaşanmışlıklara ihtiyacı olduğunu, paylaşılması gerektiğini söylüyorum.

O ana kadar henüz yazmamış ve paylaşmamış, sohbet kendiliğinden başlıyor.
Zaten teyzenin hikayesinden dolayı göz yaşlarım hazırdı, anlatılanları okuduktan sonra saldım gitti…

Hikayenin başkahramanı babası…
“70li yıllar, öğretmen okulunda bir öğrenci hemşire bir kıza aşık oluyor Tekirdağ’dan, aynı şehirdeler Egede.
Okul bitince evlilik planları yapıyorlar,” diye başladı söze…
“Hayaller dolu dolu, tüm okul şahit.
Genç adam siyaset seviyor, sağcı kendi halinde ülkücü camiadan.
19 yaşında yaz tatilinde memleketine dönüyor babam Balıkesir’e geliyor, bir hafta sonra Tekirdağ’a gidiyor sevdiği kızı görmeye çünkü o da yaz tatilinde ailesini görmeye gitmiş oraya.”

“Tabi o dönemler siyasi olaylar çok fazla karışık ortalık.
Babamın geleceğini kızın ailesi biliyor ama oraya ulaştığında bir kavga oluyor ve kavga esnasında cinayet işleniyor, suçu babamın üstüne yıkıyorlar. Anında yakalayıp daha sevdiği kızın yüzünü görmeden hapse atıyorlar babamı, 18 yıl…
Hiç bir şekilde ulaşamıyor, haber ulaştıramıyor kıza.
İşkenceler, dayaklar, aylarca sürmüş ama babam umudunu hiç kesmemiş. Mektuplar yazmış aylarca, yerine asla ulaşmayacak solmuş anılar olarak saklanacak mektuplar…”
Gözümü kırpmadan yazılanları okuyorum, hüzünlü kısmı umarım bu kadardır bir an önce kavuşacaklar ve hikayenin bir yerinde işte ben o büyük aşkın meyvesiyim diyecek diye bekliyorum…

Bir kaç saniye sonra devam ediyor anlatmaya;
“Ancak 2 yıl sonra mahkemeye çıkmış, sahipsizlik hep, okul aile hepsi bitmiş. Sonra mahkemeden sonuç çıkmayınca babam firar etmeyi düşünüyor ve 2 arkadaşı ile firar ediyorlar ikisi vurulmuş, babamda omzundan vurulmuş yaralı kaçmış.
O halde yaralı eve değil, sevdiği kıza gidiyor babam koşa koşa. Ama kısmet bu ya babam oraya varmadan sanıyorum 5-6 ay önce kızın bir yakını gazetede bir haber gösteriyor kıza…
Balıkesir’de bir trafik kazası, babamla aynı isimde biri.”
Hemen araya kaynıyorum ve lütfen ne olur kötü bitmesin diyorum ama başta da söylediğim gibi gözyaşlarım hazır, düştü düşecek…

Yine kısa bir ara ve devam ediyor;
“Kız haberi görünce aylarca yasını tutmuş babamın. Ailesi durumunu görünce bu böyle gitmez deyip kızı bir başkasıyla nişanlıyorlar. Babam yaralı halde, dağ, dere, tepe demeden ulaşıyor kızın olduğu köyle ailesini buluyor, kızı göstermemişler. Babamın ulaştığı sabah düğün sabahı, akşama kızın düğünü var ve kızın ailesi babamı göndermiş kimseye haber vermeden.
Sonra da babam artık çok geç diye umudunu kaybetmiş ve gidip teslim olmuş, devamında ise aftan yararlanıp çıkmış hapisten, sonra annemle evlendirmişler yüzünü dahi görmemiş annemin. Amcamlar bir kız var deyince tamam evlenirim demiş, adını bile sormamış. Sonrasında ise bizler doğmuşuz.”
Bana göre bir yerde insan olmak tükenmeyen umuda sahip olmak demek. Okudukça hep içimden bir yerde kavuşacakları umudu, geçmiş gitmiş bir şey olsa da hep durdu ama düğüm düğüm.
O an, tamam her ikisi de evlendi ama bir gün kavuşmak için hala bir fırsatları olabilir diye düşünüyordum…

Ve devam etti;
“Yıl 1995 bir iş için babamla birlikte Tekirdağ’a gitmek zorunda kaldık. Ben 18 yaşındayım bir kaç gün kaldık…
Tekirdağ’ı bilirdi babam, hem işimizi hallettik hem gezdik dolaştık, eskiyi yad ettik biraz. Sonra Bozcaada’ya gidelim dedi babam kabul ettim, hem değişiklik olurdu hem de zaman dolar diye. Gemiye bindik üst kata çıktık oturduk ve babam dondu kaldı.
Karşısında bir kadın, bize doğru yürüdü ve babamın önünde durdu. Gözlerim babamın çöküşüne şahit oluyordu…
Kadın babamın önünde diz çöktü ve ağlamaya başladı, öldü dediler çok bekledim seni, diyerek…”
İşte bu satırlardan sonra ben de başlıyorum ağlamaya, muhtemelen o gün benim dolduğum günmüş. Sonrasında da hikaye bitene kadar pek dindiğim söylenemez, gözler şiş Japon balıklarına dönmüştüm.

Kadın adamı hemen tanımış, büyük bir şokla bir süre doğru düzgün konuşamamış. Yanında duran çocuklar, kadının çocuklarıymış, boşanmış ve çocuklarıyla yaşıyormuş.
“Babam o an yine o okullu çocuk oldu, gözlerinin içi gülüp durdu” diye ilave ediyor.
Kadın devamlı ağlamış, bir gün bile umudunu kesmediğini, nasıl yasını tuttuğunu ona rağmen bile düğün akşamı gözlerinin onu her yerde aradığını anlatmış…
Eğer gelseydi onunla kaçıp gideceğini söyleyip durmuş.
“Eğer” ne ağır bir kelimedir “Keşkeleri” doğurur ve insanı derin pişmanlıklara iter. Kaç kere keşke dedim içimden, keşke gitseydi de tutup elinden götürseydi…

“Çocukları ile birlikte oturduk, dinledik. Gözümüzün önünden koca bir dünya akıp gidiyordu sanki” dediğinde şaşırmıştım. Normal koşullarda bir erkek çocuğu kaç yaşında olursa olsun şımarıklıktan ve gereksiz erkeklik pohpohlamasından çıngar çıkartması lazımdı.
Ama kadının çocuklarının sustuğunu görünce o da susmuş sanırım. Ve sonrasında 7 gün daha kalmaya karar verdiklerinde evlerinde misafir ediyorlar onları. Babasının bir canına yedi can eklendiğine şahit oluyor o anlarda. İkisi de inanılmaz mutlu şen şakrak… Fakat son gün acı gerçek ortaya çıkıyor ve çocukların neden sustuğu o zaman anlaşılıyor, kadın hastaymış akciğer kanseri…

Ayrılık sahnesini hiç anlatmıyor, belki uzatarak beni sıkmak istemiyor ama az çok sizin de düşüneceğiniz gibi tahmin ediyorum. Onca yıldan sonra ne kadar kavuşma sayılır bilmem ama kavuşuluyor ve acı haberle kısacık güzel anlara nokta koyuluyor. Muhtemelen benim kaldıramayacağım bir acı diye düşünüyorum.
Ne büyük ve derin bir çaresizlik, imkansızlık…

Sonrasında ise kadın vefat edene kadar iki seneye yakın mektuplaşıyorlar. Her hafta iki mektup, her hafta…
Yaşanamayan, kavuşulamayan kim bilir ne özlemler anlatıyor mektuplar, hayal bile edemiyorum. Kimseye göstermeden gözü gibi koruyormuş mektupları…
Babasının hikayesini öğrendikten sonra büyük de bir jest yapıyor babasına. İlk fırsatta atlayıp onun okuduğu okula gidiyor. Oradaki arşivlerden babasının bir kaç eski arkadaşını buluyor, eşeleniyor eskiler tozlanmış resimler ortaya çıkıyor. Birlikte çekildikleri sararmış bir resim buluyor izin alarak çoğaltıp babasına götürüyor. Mutluluğu tahmin etmek zor olmasa gerek, o resim de mektuplarla birlikte saklanıyor. Bu kadar erdemli bir adama da böyle bir evlat yakışır diyorum içimden ve hikayenin sonuna yaklaşıyorum…

“1997 senesinin son baharında öldü” diyor, yine bir sessizlik.
“Babam gitti cenazeye, elleri ile gömdü sevdiği kadını. Şiirler yazardı, mektuplar yüzlerce sayfa, meğersem hiç geçmemiş içinden.”
İşte bu satırlardan sonra hemen Edvard’a onu ne çok sevdiğimi söylemek için bir mesaj attım. Sahip olduklarımızın kıymetini bazen unutabiliyor ya da hayatın akışı alışkanlık haline getiriyor. Hiç kaybetmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz bazı duyguları…

“Sonra babamın çöküş dönemi başladı gittikçe içe kapandı, gittikçe çöktü. Bugün hayatta hala bizimle ama içinde yaşadığı gerçek de benimle. Hiç güldüğünü görmedim.” dediğinde ise acısını hissediyorum. Ve beni benden alacak hikayenin son cümleleri dökülüyor ekrana, donup kalıyorum…
“Bugün babam ölsün isterim. Sessiz sedasız acısını çekiyor
biliyorum ama acısı dinsin istiyorum. İnsan babası ölsün ister mi?
Ama ben sevdiği kadına kavuşsun istiyorum.” Kızamıyorum, hak veriyorum yazdıklarına. İnsan babasının gözünün önünde erimesi istemez hele ki sebebini bilince daha da acı gelir. Sevginin farklı yollardı vardı ve bence bu istek de sevgiden kaynaklanıyordu. Sadece haklı olduğunu söyleyebildim.

En sonunda özellikle belirtiyor, babasının bugüne kadar aileye hiç sesini yükseltmediğini, annesine hiç saygısızlık etmediğini. Tek bir cümle bile kırıcı sözler sarf etmediğini.
Ne engin ve terbiyeli bir insan olduğunu ve böyle bir babaya sahip olduğu için ne kadar şanslı olduğunu söylüyorum.
Dilimde acı bir tat var ama, o acı keşkelerin bıraktığı bir tat. Hayatımda keşkeleri istemediğime karar veriyorum tekrar ve hemen bir mesaj daha yazıyorum Edvard’a bu sefer “iyi ki hayatımdasın” diyorum.
Hemen bir kaç saniye içinde aynı karşılığı alıyorum, içimde buruk bir sevinç, arzularımı ve sevgimi yaşama şansına sahip olduğumu bilmemin rahatlığı ağır basıyor…

Tüm söylenmesi gereken cümlelerin söylenip bittiğini düşündüğüm anda, babasının yazdığı bir kupleyi paylaşıyor benimle. Herhangi bir yerde sadece okuyup geçeceğim satırlar beynime yerleşiyor, gözlerimde büyüyor sanki.
Çünkü ben artık hikayeyi biliyorum.
Artık siz de biliyorsunuz…

SON

“Yaşlanmak böyle bir şeymiş,
dışarının seslerini dinliyorum…
Ya bir düğün oluyor ya da bir mevlit okutuluyor,
arada çocuk sesleri.
Bazen pencereden bakıyorum, köpekler sürü halinde geziyor,
bazı yeni yetmeler de.
İlk gençliğimi hatırlayamıyorum, öyle çok geçmiş ki,
belki de hiç yaşanmadı,
hepsini ben uydurdum.
Bilmiyorum…
Kendi hayatıma yabancılaşmış gibiyim,
gece oldu mu yalnızlık çoğalıyor, sancılarım da…
İşte en çok o zaman özlüyorum seni,
karanlık en koyu olduğunda.
Senin ışığınla korkmuyorum geceden,
senin soluğunla nefes alıyorum.
Ancak böyle tahammül edebiliyorum geceye ki bilirsin,
yalnız bir gece benim sonumdur.
Senin nefesini hissetmediğim gün ben de yaşamıyorum,
yokluğunda yok oluyorum sevgili…”

RedGalia